resim yok
Caravaggio

dahi anlamındaki deli itinayla yazılır

Şubat 18th, 2009

Tümümüzün içinde zihinsel kulaçlar attığı bilgi ve imge-kabaca metin- havuzuna üç tür erişimimiz olduğunu düşünüyorum. Bunlardan biri daha çok gündelik bilgiyi de içeren “yatay erişim”. Yatay erişimde zihin bizi çevreleyen bir fanus gibi düşünebileceğimiz metin bulutunun şimdiki zamanına hakimdir. Verili olanla yetinilir, sorgulamaya gerek yoktur, zira anlamlandırdığımız metin parçalarının çoğu, verili halleriyle de fazlasıyla işe yarardırlar. Ancak küçük bir sakınca olarak arada gelen çöpler dikkatimizi çeker, bunları çöp haline getiren şey, aslında şimdiki zamana yani yatay erişime dahil olmamalarıdır. Bunlar bir snraki aşamadan yani “dikey erişim” aşamasından sızanlardır. Ancak dikey erişimle edinilen bilginin temel dinamiği olan “bedeli ödenmişlik” ten muaf oldukları için çöp veri olmaktan öteye geçemezler. Boşinanlar ve içeriklendirilememiş her tür bilgi bu kapsamda ele alınabilir. Medya, yatay erişim çöplüğü yaratmanın temel kaynaklarındandır.

Gelelim metin bulutuna dikey erişim sürecine: Bu tür erişimin bildiğimiz en eski kaynağı söylenceler ve anlatılardır, birldiğimiz en emin kaynağıysa okumak. Dikey erişimin kapısını aralayanlar, tarihlilik içerisinde kültürden beslenirler. Ustalıklı şairler, ressamlar, yazarlar, bilim aadamları bunlardan çıkar.

Son aşamaysa “doğrudan erişimdir” kültürden değil, kültürün beslendiği kaynaktan, ilksel olandan doyasıya beslenmek. Köklere dokunmak. Hem verili olanı hem de biriktirilmişi çabasızca aşmak. Dünya tarihinin gördüğü tüm dehaların yaptığı budur. Dallı budaklı tüm yolları aşıp, tarihin kökündeki imge memesinden, kendi bilinçaltlarındaki süt bezesinden doya doya emmek. Biraz da bu yüzden gerçeklikten kopuktur deha. Gerçeklik örtülere aldanmayı gerektirir, dehaysa kaldırmayı, o tüm çıplaklığıyla kendi özüne dokunmaktır. Kimi zaman silik geçici bir delilik, kimi zaman başını duvarlara vurarak özkafatasını parçalatacak onulmaz ve süreğen bir hal. Dahiyle deli arasındaki ana ortaklık budur. İkisi de gözünü içindeki gerçekliğe çevirmiştir istemeden. Ancak deli bizi umursamazken dahi buna bizi de ortak eder.

Dahi delinin kaprisli olanıdır.

Kırılgan sevişmeler

Şubat 18th, 2009

odanın duvarları gerilip ürperdi. yumuşak ışığın yarattığı dalgalı gölgeler sağa sola kaçıştı. bir koku sindi köşelerin keskin yamaçlarına. bir koku tavana asarak kendini kıydı canına. sessizliği derin bir soluk veriş bozdu. bıçak gibi ikiye yardı odanın havaküresini. yarıktan içeri sarı sıcak bir ışık sızdı ve kuytulara sığınmış iki bedende ışıdı. bir gölge kümesi cesaretini toplayıp yeniden döndü duvarın soğuk yüzüne . birbirlerine sarılmış bir erkekle bir kadının gölgesi. aralarında ışıklı boşlukta şehvetin imzası salınıyordu. gölgeler sokulup ayrıldıkça sesler bir girdap gibi yükseldi odanın tavanına. iki dudağın isteksiz ayrılışlarının ıslak çığlıkları… iki tenin arzulu temaslarının arsız ritmleri… baslarda başdöndüren inlemeler … ve adeta rengi bile kızıla dönmüş nefesler… duvarlar bir saniyeyi bile kaçırmamak için yeniden sokuldu iki aşığın bedenine. bir ter damlası süzülüyordu adamın bel oyuğunda, kadının elleriyse sıkıca kavramıştı adamın kalçalarını. örtülere bürünmüştü adam ve kadın, alev alev yanan temiz çarşaflara dolanmıştı birbirine sarılmış vücutları. kadın tavana baktı, sanki gülümsüyordu ona, sanki göz kırptı kasıkları kadına, bir ateş düştü kutsal tepedeki tüylerin arasına. bir anafor, bir çekilme… bir eldiven gibi bedeni çıkarılırken ters yüz oldu. ayak parmaklarına dek sarsılıyordu. yeniden tavana baktı… bu kez kızıl bir karanlık indi gözlerine. dudaklarını ısırması dahi engel olamadı ciğerlerinden kopan çığlığa. can çekişen bir yılan gibi, beli büzülüp kalktı zeminden. zaman durdu. tavan yoktu artık sadece yıldzlar… ve kemik kıran kasılmalar … kaskatı kesildi birden! tırnaklarını geçirdiği çarşafın serinliğini hissetti. karnının içinde yaşayan su aygırı derin derin yutkundu bir kaç kez. sırtında süzülen serinlikle gülümsedi, gözlerini araladı. geri gelen tavanla arasında mutlu bir erkek yüzü vardı. dudaklarından onay almaya geliyordu ya da bir teşekkür bir aşk sözcüğü kondurmaya. öpücüğün ardından bedeninin üzerindeki son ağırlık da devrildi üzerinden, sırtında yatağı bile hissetmiyordu artık hafiflemişti… duvarlar yerlerine geri döndü. gölgeler sessizleşti. sesler kirişlere yayıldı örümcekağları gibi. artık sesiizliğin sesi hakimdi odaya. bir de titrek bir mumumn dans eden alevi…

Su-1

Şubat 18th, 2009

boşlukta yüzüyordu… yüzmek değil, çabasızca süzülüyordu. keyifli bir uyuşukluk sarmıştı heryanını, eciş bücüş bedeninden sıyrılmış gibiydi. ağırlıksızdı. neşeli br yunus, ardında yıldız tozları bırakarak hızla geçti yanından. ilk kez görüyordu böylesini, oysa buradaki tüm yunusları tanırdı, hepsi arkadaşıydı. sarıldığı taşla boşlukta döne döne ilerleyen pembe karınlı bir mürekkep balığı gördü ardından. kapkara boşluğu denizyıldızları taçlandırmışdı sarışın adaşları yerine. ve şimdi tüm yaratıklar etrafını çevreliyordu, keyifli uyuşukluk bir felçlinin acziyetine bırakmıştı yerini, binlerce, milyonlarca küçük dokunuş, varoluşsal bir linç eylemine dönüşüyordu. koltukaltında kör bir bıçağın dişlerini hisetti. neredeyse kesilen etin sesini bile duyuyordu, kendini kuşatmış, kollara yüzgeçlere, dikenlere rağmen o acıyı açıkça ayırdedebiliyordu. sonunda boğazında düğümlenen çığlığı hoyratça savurdu dışarı…

göğüs kafesinde dev bir timpanı çalınıyor gibiydi. yaratıklar kaybolmuştu ancak hala bedenini saran bir şeyler vardı ve koltukaltında kesif bir acı. evindeydi, mavinin göbeğinde. yukarı doğru çekildiğini hissetti. dirseklerinden aşağısı olmayan kollarını kullanarak dibe inmek istediyse de başaramadı, anımsamaya başlamıştı. dün geceden beri bedenini kuşatan bu ağlardan, bu kafesten kurtulmaya çalışıyordu, çabalarken bayılmış olmalıydı. Şimdiyse cellatları onu yüzeye doğru çekiyordu. bedenini sarmalamış olan iplerin kestiği koltukaltından bir kan bulutu yükseliyordu yukarı, onunla yarışırcasına. yüzeye doğru baktı. çaresizliğini kabullenmişti artık, bilmediği bir dilde zafer çığlıkları titreştiriyordu dalgaları, ve o dalgalar arasından yuvarlak yüzlü güneş gülümsüyordu ona. gittikçe yaklaşıyordu yüzeye ve güneşe. yaklaştıkça bir yüz belirginleşti sarı çanağın dalgalarla sevişen kıvrımlarında. onun yüzü, keşke şimdi yanında olsaydı, belki kurtarırdı onu. son bir kez adını söylemek istedi, bilmemesine rağmen. kelimelere yni doğmuş bir bebek kadar uzak olmasına rağmen. yüzü adıydı işte, yüzünü fısıldadı bir kaç kere…

memed…

“lanet olsun!” diye tısladı, düştüğü yerden kalkmaya çalışırken. koltuk değneklerinden destek alarak yeniden doğruldu, yetişmeliydi, sahile vaktinde ulaşmalıydı. ne yapacağını kestiremiyordu ya, hiçbir şey yapamasa da orada olmalıydı. bu küçük adada her haber çabucak yayılırdı. tıpkı deniz cadısının sonunda yakalandığı haberinin yaşadığı mağaraya kanat çırparak gelmesi gibi. “deniz cadısı” diye acı acı gülümsedi, olmayan bacaklarına inat dörtnala koşarken. sahile yığılı kana susamış kalabalığı görüyordu artık. “su” yu çekiyorlardı yukarı. yıllarca görmezden geldikleri günahlarını yoketmek istercesine hırs ve hevesle çekiyorlardı. buradan bile görebiliyordu gözlerindeki korkuyu ve ruhlarındaki inancı. kimsenin birbirine itiraf edemediği sırları duyabiliyordu. koşmaya devam etti, bir yandan da duaya.

Rahim duvarında sülük

Şubat 18th, 2009

Git Elmira!… Nehrin serin suları söndürsün, teninin binbir erkeği kavuran ateşini. Bana cehennem olan mabedin, tatlısu yılanlarının cenneti olsun. Benden bir parçayı daha, bu kez seninle yolluyorum anneme. Git ve ona söyle! Benden çaldığı intiharımın ödencisin sen!

Lanetli bir oğulum ben. Bir bakirenin bacaklarının arasından taşıvermiş nefretiyim. Oysa içinde çürütmeliydi beni. Tüm erkeklerinden emdiği zehirle beni değil, kendini öldürmeliydi. İsa’dan daha kutsal bir oğulum ben! Vaadedilen cehenneme rağmen, insanlığın tüm günahlarını sırtımda taşıdım.

Hiç düşlenmemiş oğlunum senin. Gelişi kimseye müjde olmamış bir ucube. Efendilerin üzerinde inlerken, başının dik durmasını sağlayan bir günah keçisi… Ben çıkmak için çırpınırken, ellerinle, acı veren kadınlığını kapamış görürdüm seni düşlerimde. Başımdan içeri bastırırdın beni. Genzime kızıl kinin dolar, ağlayamazdım. Sonra, kasıklarını kemiren sıçanların uyandırdığı fahişeler gibi, bir çığlık atar, çekerdin ellerini. İrin olup gülünden püskürür, yayılırdım bacaklarının arasına. Düşlerimde bile hiç düşlemedin beni.

Cehennemin oğluyum ben! Ne bir cennetim oldu ne cennet hayalim. Tek dileğim; yakıcı alevin, bedenimi lime lime eden acısını bir an olsun dindirebilmekti. Göbek kordonumdan kıpkızıl lav, memelerinden köpüklü ağular emdim. Bana her bakışın köleliğini anımsattı sana, sen de beni köleleştirdin.

Kendi ölümümü bile çaldın benden. Lanetini ektiğin rahmine bıraktığım öç tohumları öldürdü seni, içini kemirerek. Oysa ben, seni öldürmeden ölemem ki. İçimden sana ait bir parçayı daha söktüm bugün, sen kokan bir başka bedenden. Onu sana yolluyorum şimdi.

Git, Elmira’m!… Yüzünde anemin gülümseyişi, memelerinde aynı zehir ama gözlerinde aşkla ışıyan ölüm. Seni ben öldürmedim, çünkü annem hiç doğurmadı beni. Sen, iffetini bir şeytana sunmanın bedelini ödedin.
Git…Sevgilim!

Her dem yeşil

Şubat 18th, 2009
- Kimin ne dediği hiç umrumda değil!

Kelimeler, inci taneleri gibi tek tek ve ışıldayarak döküldü dişlerinin arasından. Cümlesinden duyduğu hoşnutluğun belli belirsiz kıvırdığı dudaklarını dinleyicisinden gizlemek istercesine sağa, günbatımını konuklayan pencereye doğru çevirdi başını. Usulca yanağını okşayan güneş, bir anda kadının bakışlarıyla karşılaşınca utancından iyice kızardı.

- Hele ki bunları yüzüme karşı değil de arkamdan söylüyorlarsa… Sözden kancalarıyla etime asılmaya çalışan örümceklerden kurtulmak için, hergün süt banyosu yapıyorum. Benim iffetim, tenimin pürüzsüzlüğünde saklı; kötücül hiçbir şey barınamıyor üzerinde, akıp gidiyor.

Bu kez, sözlerinin yarattığı etkiyi tartmak için, dinleyicisine çevirdi başını ve akşam güneşinin tüm kızıl şuasını emmiş bakışlarını, hiç aramadan, tek seferde gözbebeklerine mıhlayıverdi berikinin. Gözlerindeki yeşil dalgalar arsızca birbirlerini kovalayarak, ışık yutan karadeliğin çevresinde toplanıyorlardı. Tüm sırları ışıldayan yüzeyinin altında saklı, dört yöne uzanan, bitimsiz bir gölde rengarenk, zehirli kurbağalar hoplayıp zıplayarak; hoplayıp zıpladıkça pürüzsüz koyu yeşil yüzeyi binbir renkle dalgalandırarak, çiftleşme şarkılarını söylüyorlardı. Kızıla doydukça yeşil şimşekler çakıyordu irislerinde.

Şimdi kızarma sırası doktordaydı. Hiç hazır olmadığı bir anda göz göze gelmişti kadınla. Kırk beş yaşındaki, dingin gri bakışlı bu adamın yaşam ve enerji dolu-ancak on beş yıldır üç parça takım elbiselerin boyunduruğunda disipline edilmiş kontrollü ve biçimli gövdesi, az sonra, enine çizgilerinin renklerinden zevksizliğini açık eden ipek kravatının mengenesinde, cansız, yere yığılıverecekti. Bakışlarını önündeki boş not kağıtlarına doğru indirdi. Kaşlarının üzerinde tomurcuklanıvermiş ter damlacıklarından biri, şakağından kendine bir yol bularak yanağına doğru süzüldü. Nemli izinden hafif bir koku sızdı. Doktor, küçük dilinin ardında yığılı kelimelerden hiçbirini, kontrollü ve etkili bir biçimde özgür bırakamayacağını anlayınca öksürmekle yetindi. Boş beyaz kağıtlara, boş gri bakarken geçmişi kurcalayarak işine yarayabilecek bir şeyler arıyordu. Birden bulduğunu sandı; başını önünden kaldırmadan, yumuşak bir ses ve ifadesiz bir tonda konuşmaya başladı:

- Geçen seans, erkeklerin sizi tanımlamasından hoşlandığınızı söylemiştiniz…

Kısa bir es verdi. Koltuğunda bacak bacak üstüne atış oturan kadınınhala üzerine atılıp, tırnaklarını göğsüne geçirmemiş olmasından cesaret alıp, başını kaldırarak bitirdi cümlesini:

- Yanılıyor muyum?

Yirmili yaşlarının ortasındaki, neredeyse saydam denecek kadar beyaz tenli, güzelkadın artık ona değil, masanın üzerindeki fotoğrafa bakıyordu.

- Sekiz yaşındaydı, değil mi?

Doktor, kontrolü yeniden hastasına kaptırmaktan çekindiğinden, başıyla belli belirsizonaylamakla yetindi.

- Gülüşünü ve gözlerini sizinkilerden almış. Yüzündeki çizgilerin tüm soğukluğunu eriten, sıcak ve içten bir gülümseyişi var. Ben de bir kızım olsun istiyorum. Gözleri ve gülüşü benimkilere benzesin. Böylece onu kuşatan kelimelerim, aslında beni de kuşatsın. Kendimden büyülenişim, haklılık kazansın. Erkeklerin beni anlatışını seviyorum. Ellerinden çok, sözleriyle okşanmak mutlu ediyor beni. Hepsinin başka başka sevişlerinde bir başka ben keşfediyorum.

Bu kez, sair zamanlarda doktoru ters ışıkta bırakarak olduğundan ihtişamlı gösteren pencereye dikti gözlerini. Doktor, bunu farkettiğinde “seansları artık öğlene almalıyım” diye düşündü. Tam da şu an, onu yıkayan kızıl ışıktansa, kendini koltukaltlarından kavrayıp yükseltecek olanına ihtiyacı vardı. Kırmızı açık mavi gözlerini griye çeviriyordu.

Bulutlar, kanlı et parçaları gibi saçılmıştı, kızıl-gri bir renk alan göğün örtüsüne. Pencere açılıverse, boğucu br çürüme kokusu içeri dolacak gibiydi.

- Hiç söylemiş miydim doktor? Erkekleri narin kelebekler gibi görüyorum.

Kadın, ansızın gelen kahkahasını bastırmak için zarif elleriyle örttü yumuşak ve pembe dudaklarının üzerini. Elleri çok güzeldi. Bedeninizde küçük turlar atmasını isteyeceğiniz türden; ince, zun ve biçimli parmakları vardı. Bakımlı tırnakları belli ki özenle renklendirilmişti. Bu güzel elin gölgesindeki hınzır gülüş, yaramaz bir kız çocuğuna çevirmişti onu.

- Afedersiniz, ama bu, gerçekten güldürüyor beni. Kendilerini tohumluk aygırlar
gibi gören narin kelebekler. Tek bir dokunuşumla alev alan zar gibi kanatlarıyla,
acemice süzülüyorlar gövdemin oylumlarının yarattığı anaforlarda. Ben de onlarınbaharıyım. Herbiri bir tırtıl olarak geliyorlar bana. Özenle çıkarıyorum kozalarından,temizleyip kanatlandırıyorum. Sonra, bir gün ya da biraz daha fazla bir zamankanatlarıyla okşuyorlar beni. Ardından, tam da olması gereken zamanda, ölüpgidiyorlar. Kimse sonsuza dek kelebek kalamaz. Ama ben, böylelikle “her dem yeşil”kalıyorum.

Kullandığı deyimden hoşnut, usulca indirdi gözkapaklarını. Kirpiklerinin arasından kozmik bir ışık süzülerek, odanın içinde yüzen toz zerrelerini kavuruverdi. Bir buğu kapladı ortalığı. Kadın, düşünde mırıldanırcasına yineledi.


- her dem yeşil…


Delik-1

Şubat 18th, 2009

Kimse ne olduğunu anlayamamıştı. Şehrin merkezinde, adına inat içerisinde sürekli aşıkların birbirlerine tatlı sözler fısıldayarak gezindiği “Yalnızlar Parkı”nın yerinde şimdi merkezinden dumanlar tüten bir krater duruyordu. İçinde mermer heykeller ve asırlık ağaçların rüzgarla fısıldaştığı koca park buhar olup uçmuştu sanki. Olay muhtemelen sabaha karşı, kimsenin ortalarda olmadığı bir saatte gerçekleşmişti. Kimse hiçbir şey görmemişti: Ne bir görgü tanığı, ne bir mağdur… Polis gece yarısı parkta yatan evsizleri de topladığından bomboş kalmıştı park.

İlk şaşkınlık anı geçmiş ve kolluk kuvvetleri kraterin çevresinde bir güvenlik şeridi oluşturmuştu. Sarı naylon surların içerisinde çevresinden merkezine yaklaştıkça toprağın sıcaklığının arttığı, merkezinde sıcaklığın kükürt kokulu bir duman olarak cisimleşip güneşin kucakladığı berrak temmuz göğüne yükseldiği krater, dışındaysa sıcaklığı çevreden merkeze azalan, polisler, basın mensupları, canlı yayın araçları ve meraklı kalabalıkların oluşturduğu bir et denizi hazırda beklemekteydi. Devingen kalabalıktan pek çok mesnetsiz uğultu bir ses anaforu halinde cisimleşip kükürt kokusunun kucakladığı temmuz göğüne yükseliyordu.

- kesinlikle bir bomba olmalı bu. savaş çıktı sonunda işte.
- e bomba olsa ses olurdu yahu, patlama falan duymadık hiç.
- yeni bomba bulmuşlar, nötron muymuş neymiş, sessiz atom şeysi.
- yok yok gök taşı bu, meksikada görmüştüm aynından.
- dairenin kusursuzluğunu görmüyor musunuz, bir ufo inmiş buraya.
- deprem olmalı, sanki sallandık gece biraz.
- kıyamet kopuyor kıyamet.
- homur hımır
- aaa, uuu, iii…

Bu söylentilerinin tümünün tıkandığı nokta mutlak sessizlikti. Ortada ne bir görgü ne duy’gu tanığı vardı. Yalnızlar parkı, varken yok olmuştu, bir anda ve sessizce, yerini dev bir yarığa bırakarak. Uğuldayan kalabalık bir minibüs tarafınfan yarıldı. Araçtan, ortaçağ şovalyeleri gibi zırhlara bürünmüş adamlar-belki de kadınlar, indiler, ellerindeki cihazlarla kratere girip toprak ölçümleri yapacaklardı. Radyoaktif bir serpinti olup olmadığı denetlenecekti. Güvenlik şeridinin öte yanına geçtiler, Bir helikopterin palleri, tedirginliğin kucakladığı tekinsiz temmuz göğünü tıokatlayarak gümbür gümbür dönüyordu. Bir karga hızla havalandı alaycı kanat çırpışlarıyla. Kraterin üzerinden geçti kükürtlü dumanı soluyarak. Gagasını kuzeybatıya çevirdi, gözlerini de kendi uçuşuyla 70 km lik mesafede olan otoyol kıyısındaki bir arsaya. Orada iki ata koşulmuş park halinde duran karavanda bir başka heyecan vardı.

Başında kukuletası, göğsüne dek uzanan saçak saçak sakallarını eliyle sıvazlayan adam karavanın önünden duran adama bakarak, tütün pası oturmuş, kanlı hırıltılarla bezeli kükürt kokulu nefesine sırt vermiş sesiyle konuşmaya başladı. “Ey erkişi, belinden tatlı sular eksik olmasın.” Adam bıyığının sol kanadıyla yanağındaki beni okşayarak onayladı berikini. Konuşmacı adamın solunda bıyığının hizasında erguvani duvağıyla başdöndüren geline döndü. “Ve sen hatun kişi, rahmin erinin tatlı sularıyla şerbetlendikçe yeni bebeler tomurcuklandırasın orada.” Kadın başını öne eğdi. Sizleri avcumdaki toprağın bana bağışladığı sırların yüzüsuyu hürmetine, bir ömür düzüşmeye mahkum ediyorum.” çevrelerinde toplanmış kalabalık üç kez haykırdı.

- hurraaaa!
- hurraaaa!
- hurraaaaa!

devam edecek…

Animal Triste Post Coitum II

Şubat 18th, 2009

Toplanın gidiyoruz deniz fenerleri.
ışık olsun dedi babamız.

günahları aydınlatacağız.
göz kamaştırsınlar diye…



bir salkım yıldız düştü dalgaya
köpük üşüdü,iyot titredi
burnumun gecesinde…



dün gece memelerin öldü
ama ellerin hep göğümde
bulutların yükü kadar hafif ellerin
üşür kışın çıplaklığına değince

kundağı-ıtırlı yıldızsaçan
kendini bilmez ellerin
çamurla tanrıyı oynar
umutla şeytanı

bakışın görmeyi erteledikçe
göz göz olurdu ellerin
parmak uçları koklardı ışığı
yasemin mevsiminde

dün gece memelerin öldü
senden damıttığım ellerimle
kazdığım cennete gömdüm
gözlerinin kıyısında
yakaran ellerinin arasına
ya ellerin de ölseydi?

Evrenkıyım

Şubat 18th, 2009

Orpheus ve eurydike

güneşin yıkadığı gölgeler arınırken lekelerinden,
ufkun eteklerinden tüten bir ağıtta sesim
eklem yerleri toza bulanmış bir alev girdabı göğün bağrında
yaşam çekiliyor tırnaklarımdan, gidenlere inat, gelen güne doğuyorum
bu beden
yokluğun avret yerinde biten tüyler kadar kötü kokan bu beden
dokundukça etine karışan bu eller
herbirini terkediyorum
kızıl çamura gömüyorum silüetimi

çivi gibi tabanlarıma batıyor
döküp saçtığım anılar
azgın kediler gibi böğürüyorum anımsadıkça
ölüm unutmaktır, unutulmanın gölgesinde…
ölüm şimdisiz bir düne hapsolmaktır.

Ve ben gderken
tırnaklarımla sökeceğim, korteksinizden gölgemi
kokumu sinüslerime gizleyip çökeceğim bir karadeliğin sonsuz tekilliğine

günün sindirdiği gece hançereme çöktü şimdi
yayıldı, okkalı bir osuruk koyverdi
günahkar yastığına
değirmentaşı gibi hırıltımı öğütüyor yıldızsız yanakları
kasıklarının buğusu eski düşlerimi çağırıyor ötelerden
şimdinin yarınla seviştiği günlerden.

godoşlar, pezevenkler, gök bakışlı tüysüz yeniyetmeler…
rahimlerine para saçtığım arsız fahişeler…
götümü kolladığım yiğit erkekler..
kamışları pörsüyüp buruşmuş kulamparalar
sülük gibi yapışırken yaşamın ar damarına
onun ılık avurtlarını döllediğim günlerden

Ve ben sırtımda silemediklerimin yüküyle gidiyorum
ben yokken, bana dair varolacak demek.
Dilin kayığında styx e gidiyorum
Eurydike’nin kollarına
içine sığacağım tek bir anın sınırlarındayım
O’na gidiyorum…

Lir ve Flüt / Atinalı Pezevenk

Şubat 18th, 2009

Eski bir heykel gibi dağılıyorum. Bu kış son kışım olacak, farkındayım. Baharı göremeyeceğim. Arkamı döndüğüm anda fısıldaşmaya başlayan kölelerim, gücümü gitgide yitirdiğimi; öksürdükçe ağzıma dolan kansa zorlu bir ölümü müjdeliyor bana. Doğduğum topraklardan bunca uzakta ölmek, doğduğum andan bunca uzağa sürmüşken zaman beni; sürgünde ölmek…

Artık ileride bakacak bir şey yok. Ben de uzağı iyiden görmez olan gözlerimi geçmişe çevirdim. Süngerleşen beynime yardımcı olması için gençliğimde yazdıklarımı okutuyorum Etiyopyalı gözdeme.Etli dudaklarından şanlı geçmişimi dinlemek, huzur veriyor bana. İnsan, ölmeden önce neler bıraktığını, nelerle anılacağını bilmek istiyor.

“Oku Bentara! Yaşlı efendine yaşam ve umut ver genç sesinle.”

Güneşin ışıkla suladığı dağlara takılı kalmıştı gözüm. Birbirinin içine geçmiş, hiç bitmeyecekmiş gibi duran, bulutlara çakılı üçgen çiviler. Yığım yığım kütleleri buradan bakınca ne kadar da küçük görünüyor. Uzaklaştıkça her şey küçülüyor insanın gözünde; anılar, aşklar, masumiyet ve dağlar… Hangisi Tanrıların evi Olympos acaba? Neden bilmem, her zaman en yükseğidir derler. Nedendir Tanrıların yüksekleri bunca sevmesi? Uzaklaştıkça küçüleceklerini bilmiyorlar mı? Belki sevmezler de, biz onları kendimizden uzak tutmak için zirvelere hapsederiz.Şehirlerimiziyse yamaçlara ve vadlere kurarız. Belki de buraları fazla bildiğimizden; bilinmeze, bulutlara gömeriz onları. Ya da tam tersi yerin altına, toprağın rahmine gömeriz.

Ben bunları düşünürken, hafif bir rüzgar, ezilmek üzere beklerken güneşe teslim olmuş zeytin ve üzümlerin dumanını taşıdı burnuma. Kokuları bir aşk gecesi sonrası odama sinen kokuyu düşletiyor. Üzerimde kuruyan meni ve ter karışımı esansın zihnimi uyuşturan buğusunu.

Köle olmama rağmen çok şanslı bir genç olduğumu inkar edecek değilim. Belki de Tanrıların soyundan geliyorumdur. On sekiz yaşındayım ve Hellasın en nüfuzlu adamının gözdesiyim. Şu anda çalışmakta olduğum atelyeye de onun forsuyla girdim. Biliyorum, burada da herkesin gözü bende. Sudaki aksine aşık olan Narkissosunki gibi benim de aklımı çeliyor yüzüm. Perslerinki gibi sürmeli ve iri gözlerimi çevreleyen kirpikler, Erosun okları misali gözüme değen gözleri kör ediyorlar. Bakışlarım, bereketli kamışları taşlaştırıp; çölde açılmış dipsiz kuyuları suya doyuruyorlar. Boynum Phyreneninki kadar zarif, omuzlarım Akhilleusunkiler kadar geniş. Bacaklarım, Spartalı kadınlarınkinden daha düzgün ve Zeus aralarına ateş saçan kamçısını gizlemiş. Efendimin yüreğine aşk, tenine haz yıldırımları düşüren bir kamçı… Ben, Kuzeyli Savaşçı Temonun oğlu Hermenides; Tanrılar şahidimdir ki Attikanın en güzel erkeğiyim!

Futbol kültürü

Şubat 18th, 2009

Halihazırda sürmekte olan, Avrupa Futbol Şampiyonası nedeniyle bu sıralar özellikle aklımı kurcalayan futbol konusunda aslında epeydir bir şeyler yazmak istiyordum. Ancak konuyla pek de yakından ilgilenmeyen biri olarak, nasıl bir yaklaşım geliştireceğime dair açık ve net fikirlerden yoksun oluşum bana engel oldu. Futbol dendiğinde sözkonusu olan sadece, belli kuralları, sınırlanmış bir zamanı ve alanı olan, belli bir amaca yönelik bir oyun olmadığından, başlıkta da ifade edildiği gibi, futbol bir kültür, bir sektör, bir fenomen, sosyal, kültürel ve ekonomik bir olgu olduğundan, odaklanılacak konular ve onlara yaklaşılacak bakış açısı hayli önemli görünüyor gözüme.

Örneğin bu tip br yazı, oldukça zengin istatistiklerle desteklenebilir. Futbol pastasının likit hacmi, reklam bütçeleri, yatırımcıların katkıları, takımların sermayeleri, ortada dönen yıllık gelir, oyuncuların kazançları, futbolun tarihi ve gelişimi içinde bu rakamların değişimi, ve artık neredeyse küresel bir onay almış olan bu oyunun kültür tarihine etkisi…

Ya da konu, doğrudan tarihsel bir olgu gibi ele alınarak, oyunun tarihiyle popüler kültür tarihi arasındaki koşutluklara dayalı bir okuma yeğlenebilir. Özellikle son zamanlarda bu konuda yaşanan paradima değişimleri ve futbolun neredeyse entelektüel bir uğraş haline gelişi, böylesi bir okumayı daha da ilginç kılacaktır.

Geliştirilebilecek diğer bakış açıları, psikolojik ve sosyolojik olanlardır. İçerisinde hatırı sayılır miktarda komplo teorisi bulunduranlar da gözden kaçırılmamalı tabi. Kitleleri peşinden sürükleyen bu oyun, aynı zamanda iyi br gündem değiştirici, nabız ölçücü, yükseltici ve düşürücüdür. Gündelik dilin çeşitli alt kıvrımlarıyla arasında dönem dönem kurulan koşutluklar bunun en büyük göstergesidir. Özellikle askeri dil ve futbol dili arasında pek çok örtüşme dikkatli gözlerden kaçmaz. Aynı zamanda, yönetimsel örgütlenmeler, taraftara sağlanan ait olma duygusu, kendine ait bir dedikodu ağı, transfer dönemi magazin yürüteçleri, futbolcuların özel hayatları gibi renkli diğer yan unsurlarla bu konu oldukça geniş bir değerlendirme ve analiz çerçevesini hakeder niteliktedir.

Tüm bu sayılanlar, hatıra gelmeyip gözden kaçanlarla birlikte ele alınınca, konunun aslında kitaplık çapta olduğu ortaya çıkıyor. Benim asıl sorunum da bu zaten. Bu konuyu kitaplık çapa etirmiş olan nedenler. Diğer bir deyişle, futbolun bir kültür haline gelişinin tarihi. Burada kaçınılmaz olarak oyunun tarihine kısa bir bakış atmak gerekiyor.

Bu konuda derli toplu ve özetlenmiş bir türkçe kaynak olarak,turkfutbolu.net‘e başvurabilirsiniz. Vurmam diyenlere kısa satırbaşlarıyla geçersek;

Eski Mısır, Mezopotamya’da topa ayakla uvurmak suretiyle oynanan oyunlara rastlanmış, hatta kimi toplar günümüze dek korunmuştur. Yine Antik Yunan ve Roma’da da Futbolun atası sayabileceğimiz oyunlara rastlanmaktadır. Türklerde de futbola benzer bir oyun tepük adıyla oynanmaktaymış. Yine çin, moğollar da bu tipten oyunlara sahiptiler. Tüm bu oyunlar arasındaki ortak nokta, sadece eğlence ya da rekabet amaçlı olmayıp askeri amaçlara da hizmet etmeleridir. Talim amaçlı olarak kullanılan oyunlardır.

Bugünkü Futbolun beşiği saydığımız İngiltere’de halk tarafından çok sevilen bu oyun, neredeyse iç savaşa yol açtığından, bir dönem yasaklanmış. Sonra yeniden serbestliğine kavuştuğu gibi, ilk yazılı kurallarını, turnuva standartlarını ve federasyonunu da yine bu ülkede kazanmış. Bugünkü anlamıyla futbol kültürüne dair diğer ilkler de İngilizlerin tekelinde. Bunlara örnek olarak, ilk transfer, ilk milli maç gibilerini sayabiliriz. Tüm bunların bugünkü haline kavuşmasını 19. yy’a tarihlemek mümkün. 20. yy’ın başlarındaysa futbol topraklarımızda oynanmaya başlıyor ve ilk kulüpler kuruluyor. Bunlarda genelde yine İngiliz parmağı var. Takımlarımız, kurtuluş savaşı ve işgal döneminde, işgal kuvvetleriyle yaptıkları karşılaşmalarla halkın sevgisini kazanıyorlar.

Dünya kupalarının tarihçesiyse bir başka alem. Futbolun tarihin her döneminde siyasetle iç içeliğini gösterir nitelikte. Futbolun savaş çıkardığını iddia edecek değilim ancak iki ülke arasındaki gerilimlerin savaşa doğru çözülmesinde katkı sağladığı da yadsınamaz.(1970, El Salvador-Honduras) 1958′de işin içine televizyon da giriyor, sonra 60′lı yıllarda yıldız futbolcularla Futbol bugünkü gelişimine doğru evrimini tamamlıyor.

Yönetilen sınıflar, futbolsayesinde başarı duygusunu tadar. Birlik bütünlük, aidiyet gibi duygularla kendi ezilen ve değersiz benliklerini daha üst bir kaynağı referre etmesini sağlarlar. Yöneten sınıflarsa futbolun bu özelliklerini toplumun nabzını tutmak için kullanırlar. Tıpkı roma imparatorlarının düzenledikleri gösteriler gibi. Ancak gnümüz konjonktüründe medyanın yarattığı farklılıklar, bu ayrımı ortadan kaldırmaya başlamıştır. Artık futbol klüpleri kendi sermayelerine sahiptir, menkul kıymet olarak değerlenmekte, para kazanmakta ve bağlı sektörlere kazandırmaktadırlar. Artık futbol basit bir yöneten-yönetilen sınıf formülüne sığmaz. Futbol klüplerinin yönetimi, gerek nüfuz gerek servet sağlayıcı olarak, işadamlarının doğrudan ilgisini çekmektedir.

Medyanın günümüzde üstlendiği işlevselliklerden biri kadim zamanlarda mitlerin üstlendiği toplumsal anlamı yaratma işlevidir. Daha doğrudan bir deyişle medya, mitolojik yapı kurucu haline gelmiştir. Mitlerin yerini almıştır. Bu konuyu bir başka yazıda tartışmak üzere cebimize koyup, bu işlevin kendisini gösterdiği alanlardan biri olan futbola dönelim.

Mücadele, mucize, yengi, yenilgi, azim, ter, vazgeçmemek, destan, zafer…

Bu kavramlar, başrolünü kahramanın oynadığı bir anlam dizgesinin yapıtaşlarıdır. Futbol oyunu ya da sektörü, bizim için kendi kahramanlarını yaratmıştır. Özellikle ulusal maçlarda toplumun her kesimini sarar bu duygu. Kahraman sozsuz yolculuğuna yeşil sahalarda devam etmektedir.

Yine bu alanda, belki ilerde yeniden değinmek üzere birkaç konu başlığı saptamanın da faydalı olacağını düşünüyorum.

Birincisi, bir oyun olarak futbolun diğerlerinden farkı. Bundan kastettiğim şey, bunca taktik ve stratejik dinamiği olan, verimli bir istatistik veri kaynağı da sunan bu oyunun basitliğinin yükselişine olan etkisi. Çoğu zaman futbol tutkunluğunun eleştirisine de temel kılınan bu basitlik aslında bu oyunun yükselişinin ardındaki sırrı taşır kucağında. Günümüzde entelektüel bir uğraş kılındıkça bu basitlik arka planda matematiksel veriler ve benzeri teorik yığınlarla karmaşıklaştırılmakta ancak oyunun özündeki yalınlık baki kalmaktadır. Evet, 22 adam bir topun peşinde koşturur. Bu basitlik oyunun açık her alanda birkaç kişi tarafından bile oynanabilmesini sağlar. Bazen gerçek bir topa dahi ihtiyaç duyulmaz.

Diğer oyunlardan futbolu ayıran bir başka nitelikse, oyunun amacını oluşturan sayı mekanizmasının değerliliğidir. Futbolda gol değerlidir. Diğer oyunlarda, her atılımda elde edilme ihtimali olan sayı, futbolda nadirliği ve belirleyiciliğiyle muhteşem bir coşkunun kaynağıdır. Golün bu değerinin futbol coşkusu ve tutkusunu oluşturmadaki yeri ve değeri büyüktür.

Basitlik, yalınlık, gerektiğinde karmaşıklaştırılabilirlik, geniş alanlar, yuvarlanan ya da hareket eden cisimlere tutkumuz, oyunun siyasi kullanımı, kendine has estetiği, günümüze taşınan nadir “erkek” uğraşlarından biri oluşu, kendi kahramanlık söylemi-ki bu söylem, bu mitolojik dil özellikle askeri dille de pek çok koşutluk taşır- futbolu günümüzde bulunduğu yere taşımıştır.

Bu yazı vesilesiyle buradan ulusal takımımıza Avrupa şampiyonası yolunda başarılar diliyorum.

felsefe dükkanı
Arka plan resmi :
Tasarım: Meme-Dini