Gözbebeği ve yalanlar
Şubat 27th, 2009
Yeni bir yüzle ve artık kendi evinde yayınlanan bu küresel ağ oyuncağında sizlerle eski yazılarımı paylaşmayı sürdüreceğim, fırsat buldukça yeni metinler üretmeye de devam edeceğim elbet. Bu geceyse bir başka ruh haliyle oturuyorum klavyenin başında. Bir dostumun isteği ve önerisiyle, oldukça köhne hatta artık neredeyse klişe olmuş bir kavram üzerine yazmaya karar vermiştim. Öyle bir kavram ki bu, klişeliği yarattığı en doğrusal anlam uzayına bile taban tabana zıt düşecek bir ruh haline sokuyor insanı. Onu yeniden okuma çabasını bir tarafa bırakın,tek nefeste ezberden üzerine binlerce kelime yazıp söyleyebileceğim bir kavram Bu da açıkça ortaya koyuyor ki, üzerine çok da düşünmediğim, düşünülenin köhneliğini kabullenmekle yetindiğim bir kavram. Bilgelikten bahsediyorum ve bu bahse girmeden önce böylesi bir itirafı da oldukça faydalı buluyorum. Zira bu itiraf, bilgelik kavramı ve komşulukları çevresinde dönen klişelerin akıntısına kapılıp yolumu doğrudanlaştırdıkça,Sokratesin demonu gibi ensemde boza pişirsin istiyorum. Şimdi belki bir yeniden keşif ya da yeniden okuma için derin bir soluk ve yeni bir paragraf…
Bilgelik, genellikle belli türden bir bilginin sahibi ya da izleyicisi olmak ama çok zaman da aslında ulaşılmaz olan bu türden bilginin peşinde olmak olarak anlaşılagelmiştir. Hatta bilgeliği sağlayacak bilginin peşindelik ve onu sevmek, az sonra bu yazının yayında olacağı kategorinin adının da yaratıcısı olmuştur, yani felsefenin. Malumunuz felsefe de bilgelik-hikmet sevgisi demek..(philo-sophia) Peşinde olunan bu bilgi, diğer bilgi türlerinden farklı olarak, hakikat diye isimlendirilmiş, değişmez bilgi, değişmez olanın, ezeli ve ebedi olanın bilgisidir. Görüngüler dünyasının sürekli değişen ve aldatıcı sanılarının gerisinde yatan değişmez ilkelerin ve özün bilgisi.
Bu kısa metinde böylesi bir bilginin imkanı, bilinebilirliğinin imkanı, aktarılabilirliğinin imkanı gibi konuları ilgi alanımdan uzak tutacağım. Bunun ilk sebebi, çekindiğim klişelerin çoğunun bu çatallı yollarda pusuya yatmış olması, diğeriyse yerimin zamanımın darlığı. Yine, bir yaşama biçimi olarak bilgelik efsanesinden de bahsetmeyeceğim. Bu konuda hepimizin zihninde oldukça sğlam imgeler mevcut, bir çırpıda bir bilge prototipi tanımlayamayacak olanımız yoktur sanırım.
Kurgulayacağım şey daha çok bilgeliğe dair bir başka imkanın düşünülmesi olacak. Tür olarak, bilgi nesnesiyle aramıza giren, bir kısmı bizden bir kısmı doğadan kaynaklanan dolayımları aşmanın bir imkanı. Bilginin değerini artıran niteliklerden biri de onun doğrudanlığıdır. Burada bilginin değerinden kastımın onun doğruluk değeri olduğu sanılmasın, ancak şimdilik sadece bunu belirtip geçeceğim. Değer konusu daha tatminkar bir açıklamayı ilerleyen satırlarda kendiliğinden bulacaktır. Doğrudanlıktan kastettiğim-yine bunun mümkün olup olmadığını dışarda tutarak- bilginin nesneden özneye doğru, hiçbir dolayım ve aracı olmaksızın akışıdır. Her aracının bu bilgiyi bir çarpıtmaya uğratacağını gönül rahatlığıyla varsayabiliriz. Duyular, dil ve başkaları bu çarpıtıcıların en bilindikleridir. Burada yatan örtük ve sinsi bir varsayıma dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu çarpıtıcıların dışında bir bilgilenme yöntemini varsaymak, aynı zamanda şeylerin, uzamsal, kavramsal ve anlatısal içeriklerinin dışında da bir tür bilgilerinin olduğunu varsaymak demektir. Herhangi bir şeyin, tadı, kokusu, adı, sesi hatta tanımı dışında da bir bilgisi olduğuna inanmak demektir. Şeyi şey yapan her ne ise onun bilgisi… Ancak bu konuyla ilgilenmeyeceğimizi belirtmiştik, o yüzden diğer kriterimize dönelim. Yani çarpıtıcılardan uzak bilgilenen insana. Öncelikle bu çarpıtıcıların en büyüğünü ele alalım, yani dili. Dilin çarpıtıcıların en büyüğü olduğu savımı daha önce bir başka makalemde detaylandırdığımdan burada buna değinmeyeceğim. Dili ele almadan doğrudan dil-dışı deneyim alanına gireceğim. Prometheus ve isa başlıklı metinde değindiğimiz gibi hepimiz dil-dışı bir dönem ve süreçten geçiyoruz. Bebeklik… Henüz ben ve öteki kavramlarının dahi gelişmediği, insanlığın altın çağıyla özdeş, en büyük ana tanrıçayla bir bütün olunduğu dönemler.
Tüm mitlerde insanlar tanrılarla birarada oldukları, şeylerin bilgisine doğrudan sahip oldukları bir altın çağ yaşamışlardır. Ardından şölen biter ve insan cennetten kovularak, dolayımın doğasını oluşturduğu dünyaya atılır. Artık tanrılarla sadece bir kısım şanslı insanlar ve deliler biradadır. Bilgiye sadece onlar doğrudan ulaşabilir. İnsan saflığını yütürmiştir, çamura ve kana bulanmıştır. Bitimsiz bir çile, koşulsuz bir inanmışlık ve seçilmiş olmak ancak onu hakikate eriştirebilir. Zaman içerisinde sekülerleşen çile kavramı yerini çabaya, inanmışlık ahlaka bırakmıştır. Ancak bu durumda da hala bilgelik ve hakikat kavramlarına dair tüm motifleri bu hikayede bulabiliriz. Amaç hala değişmez bilgiyi bulabilmektir. En bilinemezci bile bilinemezliğin değişmezliğinde diretir. Ancak her an değişim içinde olan görüngülere bu değişmezliği atfedebilmenin tek yolu onları dil içine hapsedip, dondurup, genelleyip kavramlaştırmaktır ve az evvel de değindiğimiz gibi bu, aslında bizi dolayımsız bilgiden en çok uzaklaştıran şeydir.
İlgimizi dil-dışı deneyim alanı diye nitelendirdiğimiz bebeklik çağına çevirip, yeni bilgelik tanımımızın ilk motiflerini keşfe çıkalım. Öncelikle “ben” ve “öteki” kavramlarının henzü oluşmadığı, içine doğduğu ortamla neredeyse “bir”, edimsiz bir “tabula rasa” fikriyle karşı karşıyayız. Pek çok mitolojide, tekil olan tanrının “ben” deyişi, kendinin farkına varışı ilk bölünmeyi ve engellenemez yaratma sürecini başlatır. Yine doğu türünden bilgeliklerin tümü, yukarıda özelliklerini saydığımız bebeklik çağına dönmek için pek çok yöntem geliştirmişlerdir.(örn. meditasyon) Sonrasında insan yavrusunun sonsuz merakı ve keşfetme süreci başlar, tüm değişkenliğiyle dünyayı, her “şeyi” her nesneyi, her seferinde yeniden ve ilk kez deneyimleyerek. Onun için tek bir nesnenin bile sürekliliği söz konusu değildir. Önünden alıp ardınıza sakladığınız oyuncak puf olmuştur. Görmüyorsa yoktur, ellerinizin arasında varlığını sürdürmez. Çünkü henüz onu ölümsüz kılacak, soyutlayacak tutarlı bir adı yoktur. Her şey salt imgedir. Kavramlara hapsolmamış imgeler…
Tüm bu bilgilenme ediminin bir diğer özelliği, burada bilginin doğruluk değerinden söz etmenin mümkün olmayışıdır. Sözkonusu olan, keşifler, hayaller , oyunlar ve imgelerdir. Şeylere, ezberden değil, klişelerden uzak bir biçimde doğrudan yaklaşmaktadır dil-dışı alanın küçük ve doğal ustası. Altın çağın insanları, onların torunları şamanlar, ve günümüzdeki mirasçıları sanatçılar gibi.
Kimilerine bir sözlü anlatı üzerine oturup düşünmektense, onu bir ezgiyle mırıldanıp ayaklarını yere vura vura dans etmek daha bilgilendirici gelir, zira bu onu anlatının yaşandığı ruh haline evriltir. Kökenlerine döndürür. Kimileriyse bir metni yazanından tamamen bağımsız olarak, kendi yaşam dizgesi içinde, tüm olumladıklarını keşfetmek için okur. Her seferinde yeniden ve yeni bir anlam dizgesiyle. Bir başkası gözlerini kısıp bakar doğaya, renkleri çarpıtır, konturları eritir, sertleştirir. Ezgilerin dizgesini yıkar, çirkinin sırlarını deşer. Bilgeliğin büyüğüne göz dikeniyse, öncüllerinin yarattığı kavramların içini boşaltıp, yenilerini yaratır. Daha çok anlam mühendisliği diye adlandırmayı sevdiğim felsefe de aslen bir sanattır. O, bir analiz olmanın ötesinde kavram yaratma sanatıdır. Her felsefeci, kendi eseri olan, devşirdiği ya da yarattığı kavramlarla bilinir.
Artık ortaya koyduklarımıza aykırı olsa da belki küçük bir tanımla-ma-ma cüretini gösterebiliriz. Bilgelik, sınırlarını sadece öznenin belirlediği bir yaratma cüretinin adıdır. Burada yine bir başka yerde yazdığım bir metni alıntılayarak yazımı sonlandırmak istiyorum:
“alaycı kuşları diğer kuşlardan çaldıkları sesleri taklit ederler. art arda birleştirip düzenleyerek, bitimsiz bir senfoni içerisinde sunarlar ve bunu yaparken yaşama dair hiçbir kaygıları yoktur. alaycı kuşları doğanın en büyük sanatçılarıdır.
Sanatçı gözü, gerçeği olduğundan farklı algılar ve eserinde bize bunu dayatır. eriyen konturlar, olmayan renkler, evrenle arasındaki sınırları yitirmiş figürler, tersyüz olarak içindeki duygu çorbasını kusan tenler… sanatçı, gerçekliği yeniden düzenler. O, numenle arasındaki dolayımı çok zaman yitirerek fenomenleri aşar. bilim adamı gibi, şeyi her ne ise o olarak görmek derdinde değildir. şeylerle umarsızca oynar. sanatçının gözbebeği, lunapark aynaları gibidir. oraya baktığınızda göreceğiniz şey, o sizi nasıl görmek istiyorsa odur. sanatçının gözbebeği bir düş kapanıdır. ruhunuzu ve düşlerinizi çalmaya çalışır.
Deliler gerçeği olduğundan farklı algılar ve bunu yaşamlarında bize dayatmaya çalışır…”
Gözümün Kıyısı
Şubat 25th, 2009O ve ben başbaşa kalmıştık. Bir de 108 milyon yıl önce, kendi cazibesiyle özkıyıma uğramış bir yıldızın mirasçısı karadeliğin, ışığı yutan gözlerinden evren dikizliyordu bizi. Karadeliklerle karadullar arasındaki ortak noktaya takıldı bir an aklım. Gözlerim yuvalarında, gözkapaklarımın içindeki “encyclopedia britannica”yı taramak için şöyle bir turladı.
“Kadın“- daha ileride olmalı, alfabe öyle diyor.
“Kazık“- offf, çok gittim.
“Kaput“- birkaç sayfa daha…
“Kasık“- ahh! Yine kaçırdım.
Dikkatimi toplayabilmek için, kaygan ve yumuşak yorganlarıyla örttüm gözlerimin üzerini. Ilık bir nem perdesi ve içinde yıldızlar uçuşan, kızıl bir karanlık yorganın altına sızabilmek için yarıştılar. Nem ve karanlık fotofiniş… Vaktim olsaydı, sonucu öğrenmek için beklerdim ya o ve ben başbaşaydık ve sessizlik, “kıtaya bir demir perde gibi” inmek üzereydi.
Sessizlik… Sesin olmayışı; yokluğa bir atıf. Omzuma dokundu. İçerledim. Dışarıdan dokundu, bana dokundu. Artık içimde olmayışına, bendeki yokluğuna bir atıf. Fotofiniş sonucu: Nem, buhar farkıyla kazandı. Öylesine sevindi ki bu haksız galibiyete, taşkınlıklarından dolayı, bazı damlaları dışarı atmak zorunda kaldım. Gururla yanaklarımdan süzüldüler. Yerçekimi olmasaydı, uçmak ya da akmak konusunda bir seçim yapabilirdi, muhtemelen ışığı ve göğü seçerdi, sevinçten uçuyordu ne de olsa. Çenemden üzerine eğildiğim masaya serbest düşüşünü tamamlayınca, buharlaşıp havaya karıştı yine. Doğa adildir.
Cevaplanmamış çok soru var.
Karadelik ve karadul arasındaki ortak nokta nedir?
Tercih hakkı olsaydı gözyaşı akmayı mı seçerdi, uçmayı mı?
Sensizlik çığlık atar mı?
O, ben, omzumda elinin bıraktığı sıcaklık, sandalyesinin ağırlığından kurtulurken çıkardığı gıcırtı, hızlı yürüyüşüne ayak uydurmak için nefes nefese kalmış ayak sesleri, kapının az evvel çarpıldığı menteşesi içinde, fizik kurallarına gönül vermiş titreyişi, uzaklaşan kokusu, Yo Yo’nun Taango yorumunun havaya yaydığı titreşimler… başbaşa kalmıştık. Yapacak çok iş vardı. Gözlerimi açtım. Işık, bir karıncayiyenin dili gibi, umarsızca retinamı yokladı. O an, gözlerimi her yumduğumda gördüğüm yıldızların, ışık toplayıp renk ören karıncalar olduğunu anladım. Çubuk ve konilerime yapışmış son birkaç görüntüyü de yutmuştu karıncayiyen. Artık yıldız görmeyecektim.
Gidişini hiç görmedim. Gözlerim açık olsaydı, sadece uzaklaşan görüntüsü kalırdı zihnimde. Yaşadıklarımızı içinde saklayan memeye bir baş olurdu gidişi. Özledikçe emerdim. Üzerine yorum yapar, sonuçlar çıkartırdım. Oysa, görmediğim gidişi, limbik sistemimden vurdu beni. Ardında savaş çığlıkları, ayin tamtamları, kan kokusu, sessizlik ve dokunuşlardan kurulu, gözlerimi yumdukça hücum eden bir ordu bıraktı. Günde yaklaşık 24.000 saldırı. Bir de uyumak için çabaladığım dört beş saate sığdırılan meydan savaşları… Gittiğini görmeyi reddedişim yüzünden, o ve ben, sonsuza dek başbaşa kaldık.
Kavramlar: deneme
edebiyat bölümünde yayınlanmıştır | 1 kez eleştirilmiş »
Vajinanın Keşfi
Şubat 24th, 2009Çıplak kadın bedenine karşıdan baktığımda, bir eksiklik hissettim her zaman.(Bu eksikliği gözünde canlandırabilmek için, deneyimsiz okur, gösterişsiz gravürlerle süslenmiş eski bir ansiklopedide yan yana, cepheden ve varoluş karşısında tüm çıplaklıklarıyla esas duruşta-hoş, cansız da olsalar, birbirlerine karşı bu ilgisizliklerinde art niyet aramışımdır hep- resmedilmiş, kadın ve erkek figürlerini göz önüne getirebilir.) Bir şeyler yoktu. Kökünden koparılmış, sökülüp alınmış bir erkeklik.
Şimdiyse başka bir şey görüyorum bu manzarada. Vajina gizlenmiştir. Kadının bacaklarının arasından, merkezi sinir sisteminin merkezine doğru sır dolu bir yaşam atılımıdır o. Bir kara delik, dipsiz kuyu. İçinde rengarenk ve zehirli kurbağaların gece şarkıları söylediği, üçgen başlı bir engereğin az evvel çiğnemeden yuttuğu hamile kemirgeni keyifle sindirdiği, Afrika yaban arılarının ağaçlardan topladığı reçineyi tatlı öz olarak sakladığı, evrenin bağrına uzanan bereketli bir korku tünelidir. Hiçbir erkeğin, içindeyken kendini güvende hissedemediği (bebekler ve aşıklar-bu da bir başka konu- cinsiyet dışıdır, erkeklik kültürel bir entitedir.) karanlık ve nemli bir hücre. Pembe kanatlarını alabildiğine açmış bir melek. Evrenin sırlarını ihtiyatla dillendiren bir ağız. Arsızca ortalıkta dolaşarak, varlığıyla böbürlenen kamışımla kıyaslanınca, vajina bir buz dağı gibidir. Görünen yüzüyle tenimi ayartıp, ruhumu, formülleri mühürlü zarflar içinde nesilden nesile aktarılan büyülü karışımların hazırlandığı şaman çadırları gibi kokan yüreğine hapseden bir buzdağı. (>Bunu yazara iki kez yaptı. İnkar edecek değilim, ikisinde de pek bir şefkatliydi. Ancak her iki cennetten de kovuldum. İlki hiç hatırlanmayan unutulmaz bir deneyimdi-rahim- ikinciyse hep hatırlanacak ancak unutulmaya mahkum bir olgu-aşk…) Mistik keşiflerin en büyüğü vajinanın keşfidir.(her iki cins içinde…) Ne ironi! Dil-dışı yaşamımızın cennetini (ilk evimiz-rahim-beledü’l emin) eril karşıtlıklarla dokuduğumuz dilin içine hapsolur olmaz reddedişimiz.
Kavramlar: aşk, deneme, erkek, eros, kadın, seks, vajina
edebiyat bölümünde yayınlanmıştır | Henüz eleştirilmemiş »
Michel Tournier
Şubat 18th, 2009Fransız yazar… Romanları ağırlıklı olarak, iki dünya savaşı arasındaki dönemin karmaşık, çözülmeye ve çözümlemeye açık, felsefece zengin atmosferini arkaplan olarak- hoş, zaman zaman kurgu ve karakterler bu dönemin başrolde olduğu bir anlatının arkaplanı haline gelir- alır ve adeta bir belgesel gibi işler. Bu dönemi onun için önemli kılan özelliklerin başında; heteroseksüel eril söylemin kendini karşıtıyla, açıkça düşman ve rakip olarak tanımlama gayreti gelir. (Nasyonel Sosyalizm, Faşizm, K. Afrika islam toplumunun kapalı yapısına rağmen yoğu eşcinsellik temayülü…)
Yapıtında -tüm romanlarından oluşan anlam ağını dev bir yapıt olarak görüyorum- tekrarlanan oldukça güçlü imgeler vardır. Hilkat garibeleri ve normal olan fikriyle ya da isanın tenine yapışık katolik inancı ve onun ikonalarıyla doyasıya oynar. Buradan hareketle cinselliğin doğasını ve doğallığını kurcalar. Bebek-çocuk İsa sübyancılığa, çarmıhta İsa sapkınlık ve eşcinselliğe dönüşür. Heteroseksüel söylemi sıklıkla karşısına almaktan çekinmez. Anlatısı eşcinsel ilişki ya da sübyancılığı heteroseksüel imgelere bezeyerek sunar bize. Eserleri duyusal bir şölen yeri gibidir. Özellikle tensel ve burunsal betimlemelerle okurun en ilkel reseptörlerini kaşır. Karakterlerinin “soylu vahşi” ye öykünüşüyle özdeşim kurmamızı, ilkelimize erişmemizi teşvik ederek sağlar.
Karakterlerinin mutlak yalnızlığını toplumsal değerleri ve normları sorgulamak konusunda bir silah gibi kullanır. Hikayeleri özetlenebilirlikten uzaktır. Tournier, modernizmin söylemini oluşturan metinleri tersten okuyarak, bu söylemin oluşturduğu toplumun karmaşık bir analizini ve eleştirisini yapan bir mit yazarıdır. Karakterleri mitsel çağlardan kopup gelmiştir. ( ya da metin içinde sıklıkla çağlarından koparılıp oraya döndürülürler.) Ancak toplum içerisinde kendilerine yer bulamayaran antikahramanlara dönüşürler. Onun toplum ve tarihe yönelik kurgusunu okurkenki tepkimi, “kızılağaçlar kralı” romanında geçen bir cümle özetlemeye yetecektir: “Nestor’un anlattıklarının tarihte gerçekten olup olmadığını soruşturmayı hiç düşünmedim. Hem zaten gerçek olmuş olmamış, ne önemi var ki? Olayların gerçeğini fersah fersah aşan bir insansal gerçek var.”
Tournier’yi bana eline aldığı her metni gerçekten hakkını vererek okuyan biri tanıttı. Metni yaşama dönüştürmeyi bilen biri. Buradan ona teşekkürü borç bilirim. Bu yazıyı da, kendimi aralarına hapsettiğim iki satırı bir solukta okuyarak içine sıkıştığım metinle beraber beni de yaşamsallaştıran bu insana ithaf ediyorum…
Kavramlar: deneme, edebiyat, felsefe
edebiyat bölümünde yayınlanmıştır | Henüz eleştirilmemiş »
Djivan Gasparian dinlerken / Ruh ve Beden
Şubat 18th, 2009Üflemeli çalgılar her daim etkilemiştir beni. İnsanın içinden bir parçayı -ona hayat vereni - bir objeye teslim ederek sese dönüştürmesi bana oldukça mistik gelir. Bu anlamda üflemeli çalgıları (özellikle; Ney, duduk, Klarinet, Flüt…) dinlemek ayrı bir keyif verir bana. Üflemek hem insanın kendi bedeninden bir parçayı sese dönüştürmesi açısından en candan olanı hem de ikonografisi bakımından en Tanrısal olanıdır. Usta; nefesini sese dönüştürürken, çamuru insana dönüştüren Tanrı’ya öykünür.
Dün gece Djivan Gasparian’ı (Ermeni duduk virtiözü) dinlerken de bunları düşünüyordum. Sonra düşünüşüm başka bir mecraya kaydı. Ruh ve Beden karşıtlığı… Derrida’ya göre karşıt kavram çiftlerinin karşıtlığı birbirine eşit mevkilerdeki karşıtlık değildir. Daima kavramlardan birinin öncülüğüyle ve onun lehine tanımlıdırlar. Ruh-Beden karşıtlığında da bu karşıtlık ruh lehine tanımlanmıştır. Bunu biraz inceleyelim. Beden bu dünyaya ait olandır. Maddi yapıdadır. Oluş ve bozuluşa tabidir. Diğer taraftan Ruh her zaman insanın özniteliği olan(onu diğer canlılardan ayıran) akılla ilişkilendirilmiş Tanrısal olan parçamızdır. Ölümsüzdür.
Burada biraz terminolojiye girelim. İnsana canlılık veren şey ilkel topluluklarda nefes olarak görülür. Ruh ve can kelimeleri pek çok dilde kıyısından köşesinden nefesle ilişkilidir. Hatta ses olarak da solumaya öykünen kelimelerdir bunlar. Örneğin; Hay, Psykhe, Chi, Nefs, Ruh… Yani maddeye hareket kabiliyeti veren, ona can veren şey soluktur. (Bizim kullandığımız; “Son nefesini vermek” deyişinde de bunun net bir örneğini görüyoruz.)
Kavram çiftlerine dönersek; bu çiftler arasında baskın olarak tanımlanan daima karşıtına tahakküm gücüne sahiptir. Ruh ve beden örneğinde olduğu gibi. Tanrısal olanın doğal olana hakimiyeti, ya da yeni bir karşıtlıkla, doğal olmayanın doğal olana hakimiyeti. Karşıtlıkların en ilkellerinden birinin bu karşıtlık olduğunu düşünüyorum. Diğerleri bir anlamda bunun izdüşümleridirler. Erkek-Kadın (burada kadın doğal olandır), Kültür-Doğa vs.
Özellikle Erkek- Kadın karşıtlığının pek çok sinsi yönü vardır. Ancak uzatmak istemiyorum. Bu konuyu da başka bir yazımda inceleyeceğim.
Kavramlar: deneme, felsefe, kültür, kültür tarihi, müzik, sanat
Makale, sanat bölümünde yayınlanmıştır | Henüz eleştirilmemiş »
Mi(s)tik Deneyim!
Şubat 18th, 2009Evrenle bir olmak, esrimek ve şimdinin farkındalığı…
Dinin, iksirlerin, astral seyahatlerin, büyücü ve şamanların, çürük kokulu mantarların ve daha nicelerinin hayatlarımızdan el çektiği; beton hücreler içinde, ışığa boğulmuş yıldızsız gecelerimizi tütsülerle gizemli hale getirmeye çalıştığımız modern zamanlarda; kendimizi doğadan ayırarak içine hapsettiğimiz şehirlerimizde, aklın sözde hakimiyetini ilan ederek iman ettiğimiz yeni bilim diniyle; içimizdeki ilksel imgelerle bezeli mitolojik boşluğu dolduracak, onun kendine her daim av arayan iştahını dindirecek tek çare, mistik deneyimin yegane örneği olarak aşk kalmıştır elimizde.
Mistik deneyimin ana hedefi her zaman tanrısal olanla birleşmek, evrenin özüne dokunmaktır. Olgusal olanın eriyip, anlamla aramızda kavramın yarattığı dolayımın kaybolup yerine, imgenin başdöndürücü ve sorgulanamaz apaçıklığının geçişidir. Mistik deneyim ilkelliği açısından çok zaman dil-dışı yaşanır ve dile getirilmesi de mümkün değildir.
Mistik deneyim öteki’ni içermez. Öteki ve “ben” bir olmuştur artık, dolayımın kaybolduğu an da tam olarak bu andır.
Aşık, esridiği ölçüde çevresinden soyutlandığı gibi-o, gerçekliği yeniden şekillendirmekte ve yeni bir anlamlandırma oyunu kurgulamaktadır- bir yandan da dış dünyaya karşı yeni bir farkındalık geliştirir. Duyuları, ben içinde erittiği dış dünyaya karşı hassaslaşmıştır, artık o dışındaki değil içindekidir. Yarattığı cennet kurgusunun statikliğini sağlayacak yegane yol aklı terk etmektir. Deliliğe geçiştir. Çünkü gerçeklikle er ya da geç yüzleşilecek- bu toplumsal bir dayatmadır- ve yaratılan cennetten dünyaya kovulacaktır aşıklar.
Ölümsüz aşklar; kendilerine sınırlarını yataklarının belirlediği bir evren kuran aşıklarınkilerdir.
Kavramlar: Anlam, deneme, felsefe
Anlam, Makale bölümünde yayınlanmıştır | 2 kez eleştirilmiş »
Sarışın / Umut
Şubat 18th, 2009Rüzgar, uğultular ve hırıltılar çıkararak topuğuna dişlerini geçirmişti. Buzdan bir rende baldırlarını kıyıyordu. Soğuk tüm bedenini işgal ediyordu. Kayıtsızlığın her türlüsü ölümü bekler. Hatta biraz da beklediğine benzer. Bu yüzden tanrılar ölüdür aslında. Yalnızlık ve çaresizlik öldürür onları. Bebek yüz de bir ölü kayıtsızlığıyla hem titremeyi hem de zamanla şişip katılaşmış, güzelliğinden eser kalmamış ellerini ovuşturmayı bırakmış, başına gelecekleri bekliyordu.
Rüzgarın her darbesiyle, iyiden sönmeye yüz tutmuş olan ateş, bir daha kaldırmayacakmışçasına küllerine gömüyordu başını. Dansı, yaşlı bir şamanın titreyen bedeniyle yaptığı acınası ayine benziyordu. Sonunda pes etti. Gece kadar kara ve kükürtlü ruhunu, bir tıslama eşliğinde rüzgara bırakarak söndü. Tıslamanın ardından bir kükreme duydu bebek yüz. Arkadaşları -arkadaşlarıydı değil mi? bir garip geliyordu kulağına bu sözcük- aralarına ilk katıldığı zamanlar sahip olduğu salon çocuğu görünümünden dolayı bu adı takmışlardı ona. Şimdiyse bembeyaz yüzü iyiden ise pasa bürünmüş, yeşil gözleri sarı-yeşil çapaklarla örtülmüştü. Yine de zekası bu sümüksü perdenin altında ışımayı sürdürüyordu.
Sağ tarafından duyduğu kükremeyle irkildi bebek yüz. Artık onu yaşama bağlayan tek şey, farelerin kemire kemire açtığı yaraları soğuğun ateşiyle dağlanmış olan, küçük ve biçimsiz kulaklarıydı. Sesin kaynağını düşündü. Kısa bir çabalamadan sonra anımsadı. Gittikçe yaklaşan ses, sıranın kendisine gelmekte olduğunun habercisiydi. İlk kez dudakları, sarışının dudaklarına değecekti. Bu güne dek hep korkmuştu bunu yapmaktan ama bu gece ya ölümün kollarına bırakacaktı kendini ya da sarışının dudaklarına.
Kükreme bir kez daha duyuldu. Sanki tüm evren kendi içine büzülüyordu. Mantonun magmaya gömülüşünü andırıyordu ses. Sonunda sıra ondaydı. Sarışın ellerinin arasındaydı. Kimileri ballı börek derdi ona. Hem adına bir göndermeydi bu hem de öpüşme sonrası ağızda bıraktığı tada. Bebek yüz korkuyordu korkmasına ya, sıradakileri de fazla bekletemezdi. Ciğerlerindeki tüm havayı son nefesiymişçesine bıraktı. Dudaklarını sarışının dudaklarına dayadı. Derin ve sert bir nefes çekti. Bu kez tüm vahşetiyle onun içine kükrüyordu sarışın, onun içine büzülüyordu. Bir daha! Bir daha… Art arda üç ölümcül öpücük. Birden dudaklarında karıncalar turlamaya başladı. Ardından tüm yüzünü kapladılar. Bedenini göğüs kafesinin sağ yanına doğru hafifçe esnetti. O anda sağ yarısını sol yarısına bağlayan kalın ve gergin teller, yukardan aşağıya doğru sırayla ve sertçe kopuyormuşçasına kasılıp kıvranmaya başladı. Seslerini bile duyuyordu. Ça-ça-ça-çaaat! İkiye ayrılıyordu adeta, bedenini birarada tutan düğmeler patlayıp fırlıyordu. Hiç tatmadığı bir haz dalgası sarıyordu tenini. Merkezden dışa doğru bir sıcaklık ve kızıllık yayılıyordu. Çığlık atmak istedi. Ancak sadece bir hırıltı sızmıştı hançeresinden. Herkesi kanlı ve kızıl gölgeler olarak görüyordu.
Yavaşça doğruldum. Bata çıka ilerlemeye devam ediyordum. Yumuşak ve yapışkandı her şey. Kırmızı ve rahimdi. Sıcak ve kollayıcıydı. Neden sonra fark ettim ki kendi göz kapaklarımın içinde yürüyor, konjüktüvama batıp çıkıyordum. Bu güne dek gördüğüm her şey, gözlerimin göğüne asılıydı. Küçücüktüm. Devler ülkesinde bir kahkaha. Annemin tiz kahkahası. Yoksa hıçkırıkları mı? Gözümün kıyısında yaşamalıyım artık. Gördüğüm her şeye kendimi katmalıyım.
Arkadaşının dokunmasıyla sıçradı bebek yüz. Uyumamıştı ya, yine de bir düş görmüştü işte. Kafasının içinde zamana dair ne varsa yitip gitmişti. Bedeni yanıyordu adeta. Soğukla arasına ateşli bir sevgili girmişti. Sarışın!
Eline aldığı poşeti usulca açtı. Koyulaşan bali, üzerine yapışan salyalarla kusmuğa dönmüştü. Bir dakika-yoksa bir saat miydi, kim bilir?- önce olsaydı asla o poşetin içindeki düş saçan sıcak dumanı çekmezdi içine ya, şimdi ballı börek denmesinin hikmetini anlamıştı. Bal gibi geliyordu gözüne ateşli kusmuk. Derin bir nefes daha çekti, boynunu büzerek ağzına dayadığı poşetten. Ciğerlerini ve karnını aşan bu sıcak soluk, bir anda kamışına ve erbezlerine dolmuştu. Öyle hızlı ve ani bir tahrikti ki yaşadığı… Benli Ablasının verdiği iki beden küçük pantolonun ağı patlayacaktı neredeyse.
Benlinin kucağındaydım. Yanaklarımı okşuyordu. Ben de memelerini. Sonra bir tanesinin başını dudaklarımın arasına alıp kemirmeye başladım. Benli, hiç görmediğim annem miydi, hiç olmamış sevdiğim mi? Sağ eli, uyluklarımdan kasıklarıma kaydı. Sanırım sevdiğimdi. “Ben”li oluvermiştim. Erkekliğime dolmuş, avuçlarına sığıvermiştim.
Kamışına düşen bir ateşle irkildi bebek yüz. Kabarmış pantolonunun üzerinde bir el gidip geliyordu. Bir diğeri de tişörtünün altından sırtını okşamaya başlamıştı. İtiraz edemedi. Gittikçe daha fazla teslim oluyordu, bedenini saran yerçekimsizlik hissine. Soğuğa ve üzerindekileri tek tek çıkaran ellerin çıplak bıraktığı narin bedenine rağmen, zihni dalga dalga tüm evreni kucaklıyordu. Az evvel onunla beraber sarışını öpen dudaklardan biri şimdi kamışında geziniyordu. Kirli ve nasırlı iki avuç, dar ama biçimsiz kalçalarını yoğuruyordu. Bir acı hissetti. Bir bıçakla ikiye bölünüyormuş gibi… Ardından bedeninin tam ortasında bir kamaşma. Sürekli bir boşalma hissi duyuyordu ya, boşalmıyordu. Acının ve doluluğun eşlik ettiği bu haz, önce tüm karın bölgesini hissedilir kılıyor, oradan ayak parmaklarına dek zonklamalar halinde yayılıyordu.
Bebek yüz tecavüze uğruyordu ama haline ağlayacak durumda değildi. Gözü yerine organından süzüldü yaşlar. Titredi, uzun uzun kasıldı. Koltıukaltlarına dek her yanı nabız gibi atıyordu. Bedenimizde dışarı açık pek çok kapı vardır ve bunların her biri iki yönlüdür. Bebek yüz, reddettiği kapıda hissettiği ıslaklık ve yapışkanlık hissiyle idrak etmişti bunu. Artık kendine yeten bu küçük komünün tam bir üyesi, gerçek anlamda suç ortağıydı. İşlemediği tüm suç ve günahları, o ana dek içinde tuttuğu her şeyi bir anda sarışını öperek gerçekleştirmişti. Yaşadığı sokaklarda, özgürlüğün sırrını keşfetmişti. Orada olmamanın ve katlamanın tek yolu, bedenini uyuşturup, benini evrenin merkezinde eritmekti. Bebek yüz erginlenmiş ve yeni bir de isim almıştı. Artık bir erkekti. Adı da Umut konmuştu.
Kavramlar: deneme
edebiyat bölümünde yayınlanmıştır | Henüz eleştirilmemiş »
Animal Triste Post Coitum
Şubat 18th, 2009sabi teninde bir aşk damlası gibi süzülmek,
kokunu dinleyerek
…
ellerim yoktu
senden damıttım ellerimi
şimdi bir sen dokunuyor bileklerimden evrene,
bir sen sevişiyor geceleri seninle.
…
yeniden doğur beni
önce rahminde öldür
kızın filizlensin toprağımda
…
üzerime yığılmasın diye
ufuk omuz vermiş geceye
hüznü karabasanlarımda saklı
kini dudaklarımda
…
uyku, katile bile huzur çeşmesi
benim için kara bir cehennem
oysa gözbebeklerime ninniler üflerdi sesin
ölüm peşimize düşmeden önce
geceye mi saçıldın bahar gözlüm?
…
kokunu çalsaydım keşke pembedüşünden
“bir”leştiğimiz son gece
…
sensizlik esiyor ölüm titriyor içimde
ölüm bir kirpi göğsümde
…
dört mevsim yayılı tenine
ilkbahar gözlerinde
dilinde kara kış
yüreğinde sonbahar
ve kasıklarında yaz
…
Kavramlar: deneme, edebiyat, şiir
edebiyat bölümünde yayınlanmıştır | Henüz eleştirilmemiş »
Düşsel İnim / Memed-İni
Şubat 18th, 2009İlk adlandırmalar ibranice yapılmışmış ve şeylerin özünü sırtlanmışmış adları olan kelimeler. Şeylerin özünde gözüm yok. Benim derdim kişi adlarıyla. Şehrazat olmak nasıl bir duygudur acaba? Adı Yasemin olunca, aşk kokar mı bir kadın? Umut olunca adam, kendini yarına gizler mi? İsimlerde iki boyut var sanırım, biri etiket diğeri de içerik boyutu. Bir de bunları aşan kimlik boyutu. Adıyla kendini özdeşleştiren bebek, “benlik” duygusunun yarattığı şoktan sonra “kimlik” boyutuyla ikinci şoku yaşar. Şık da bir şoktur bu hani. Ardından ismin etiket olmaklığı gelir. Kulağa hitap eden kısmı, diğerleriyle kıyaslanması, sık rastlanılırlığı, bayağılığı üzerinden genel bir isimden hoşnutsuzluk çıkar ortaya. Sonra içerik boyutuna geçilir çok zaman. İsmin anlamının öğrenildiği ve içselleştirildiği dönem. Kimi zaman ismin anlamıyla özdeşleşildiği dönem, kimliğin bu ayrılmaz parçasıyla barıştığımız dönemdir bu bir anlamda da… Biriyle ilk karşılaştığımızda sıklıkla ona ilk sunduğumuz ismimizdir. O kadar alelade bir durumdur ki bu, kimilerinde ilk duydukları isimleri akıllarında tutamama hastalığı vardır.
Kimi zaman da geçmişe götürür bizi isimler, bazen kendisi değil de söylenişi, tonlanışı ya da içerdiği harfler bile yeter bunu yapmaya. Bazı isimler çarpar bizi, bazıları komik gelir, kiminin anlamını bilmeyiz de merak ederiz. Yine de kişileri isimlerle paketleriz nihayetinde. Yaşamın içinde tüm gürlüğüyle akan ve hep yeşil kalan olur o kadın artık ya da her daim uçucu bir gülüş olur sizi ya da onun dudaklarında. Kat kat pembe giysilerinin ardında sakladığı hazineyi burnunuzla aradığınız bir aşk kokusu olur. Ya da zeka timsali ve yüce bir adam our o adam, hayallerinizin anahtarı olur, hayatın içinde savrulan özgür bir ruh olur. Dalgalı bir okyanus olur, güzel ve hoş olur, sonsuzluk olur, birkaç harfe sığan ve bir kaç harften taşan olur; artık kısaltmalar, genişletmeler, imgeler ve imgeler vardır o adam/kadın yerine. Sonra bir gün ağzınızdan kaçıverir;
Yılan sevmeyen kadınla da sevişilmez ki…
Kavramlar: deneme
edebiyat bölümünde yayınlanmıştır | Henüz eleştirilmemiş »
Pan’ın ikincil sırrı /Evet-Hayır (Bölüm 1)
Şubat 18th, 2009Pan’ın ilk sırrını herkes bilir. Ben size onun görünmeyen ikincil sırrını anlatacağım bu makalede. Çapkınlık Sanatı! Çapkınlık en iyi tanrılardan öğrenilir. Düşünsenize Zeus’u, cima eyleyebilmek için sinek kılığına bile girmişliği vardır. Peki ya Meryem? Hiçbir ölümlüye nasib olmamış bu bakireyi kim gebe bıraktı?
Yavaş yavaş sırları deşmeye başlayacağız ama önce birkaç açıklama: Çapkınlık erkek sanatıdır. “Bir erkeğin neyi ne kadar çabuk istediğini herkes bilir.” Çapkınlığın zirvesi, çapkın bir kadını elde tutabilmektir. Çapkın kadın dedim de hatırıma geldi. Ne ironidir yarabbi! Kadının çapkınına orospu erkeğin orospusuna da çapkın deyişimiz… Kadınları elde etmek ve onları elde tutmak asla birbirine karıştırılmaması gereken iki olgudur. Kesinlikle farklı dinamikleri vardır. Bir ilişkide her ne eksikse o şey ilişkinin %80′ini oluşturur. Bu sırları paylaşıyorum çünkü onlarla bir alıp veremediğim kalmadı. Diğer deyişle Casanova’dan Don Juan’a geçiş yaptım… Başlayalım…
Önce kesinlikle yapılmaması gerekenler:
Bir çapkın gibi bir yazarın da aslolarak kaçınması gereken şey sıkıcı olmaktır. Bu yüzden diğer konulara ikinci yazımda değineceğim…
Kavramlar: deneme
Makale bölümünde yayınlanmıştır | Henüz eleştirilmemiş »