Antropontoloji
Pazar, Nisan 5th, 2009
Uzun zamandır felsefe adına bir şey yapmadığımı farkedip geçtiğimiz hafta sonu bunu kırmaya karar verdim. Verdiğim bu karar, doğru mecrasını Maltepe üniversitesinin düzenlediği felsefe konuşmaları adlı etkinliğin 9.’sunda bularak, beni cumartesi sabahı Maltepe Üniversitesi Dragos kampüsüne sürükledi. Etkinliğin ana konusu bu yıl “ontoloji” olarak belirlenmiş. Konunun 9 haftalık bir süreçte Maltepe Üniversitesi’nin akademik kadrosunda da görevli değerli alademisyenlerce yapılacak sunumlarla inceleneceği hoş bir etkinlik söz konusu.
İlk Haftanın konuşmacısı, pek çok çalışmasından da yakınen tanıdığımız Profesör Betül Çotuksöken‘di. Her zamanki etkileyici ve pedogojik üslubuyla, varlık felsefesinde yeni bir açılım sağlayacağını düşündüğü “antropontoloji” kavramını da içeren bir sunum gerçekleştirdi.
Antropontoloji kavramı Çotuksöken’in kendi deyişiyle “Antropoloji ve Ontoloji kavramlarının bir kelime oyunuyla birleştirilmesi” sonucu yaratılmış. Kavramın arka planı ve komşulukları, pek çok tanıdık öğe içeriyor ancak kavram yeni, hatta sunumun ertesinde google’da yaptığım aramada, her şeyi bilen yeniçağ bilgesinin bile cahili olduğu bir kavramla karşı karşıya olduğumu anladım. (şimdi arama yapanlar Çotuksöken’in konuyla ilgili bir metniyle karşılaşabilir)
Çotuksöken işe varolanların varlık düzlemlerini ayrımlandırarak başlıyor. “dilde varolan”, “düşüncede varolan”, ve “dış dünyada varolan” olarak üçlü bir ayrım çıkıyor ortaya. Burada hemen dikkati çeken, bu ayrımlandırmanın iki ayağının insanı ya da özneyi varsayması. Zira dil ve düşünce özne olmadan üzerine çok da fazla konuşamayacağımız iki kavram.
Nicolai Hartmann ve Takiyyeddin Mengüşoğlu isimleri de sunumda sıkça geçiyor. Ben burada Heidegger’i de anmadan geçemeyeceğim. Zira Çotuksöken’in bu kavramı kurarken geçirdiği süreçte, en azından sunum açısından önemli bir yer tutan “felsefi söylem” adlı çalışmasında ortaya attığı varolanın varlığının dil-dışı belirsizliği durumu bize Heiddeger’den de hayli tanıdık geliyor. Biraz daha edebi bir üslupla ve Heidegger’in deyişiyle varolanın öksüzlüğü diyeceğimiz bu durum, özneye ya da insana bağlı bir ontolojiyi meşrulaştıran ana argümanlardan.
Şöyleşi de gelen sorulardan biri de, antropontoloji kavramının bir özne-merkezciliğe ya da solipsizme yol açıp açmayacağı konusuydu. Çotuksöken bu soruyu Kant’ı alıntılayarak yanıtladı. Bildiğimiz gibi Kant’da varolanın varlığıyla ilgilenmez. Numen kavramının kanatları altında onun insan-dışı varlığını stabilize eder, ancak insan tarafından bilinemez kılar. İnsanın ilgi alanına giren burada fnomenlerdir. Varolanın varlığının bilgisi insanda fenomenler üzerinden tezahür eder. İnsan sadece uzam ve zaman gibi kategorilerle yoğurulmuş fenomenleri bilebilir. Ötesi transandentaldir. Aslında bu noktada bir şeye aklım takılıyor. Tırnak içinde tu kaka diye itelenen solipsizmden kaçınmak için yapılan bu dilsel manevra aslında çok da bir şey söylemiyor. Evet, varolanın varlığı doğrudan özneye bağlanmıyor, ancak özne dışında bu varlığın bilgisine ulaşacak bir yol da tanımlanmıyor. O halde varolanın kendi özne-dışı varlığı umursanmazken ya da konu-dışı bırakılırken aslında yok sayılabilecek bir hale de geliyor. En azından bu konu asli önemini yitiriyor.
Gelelim Antropontolojiye. Bu kavram kendi ifadesinin de bize muştuladığı gibi, antropolojik bir ontoloji yöntemi ortaya koyuyor. Hartmann’ın dile getirdiği, “insanın bölünemezliği” ilkesinden hareketle insanı bir bütün olarak ele alıp varlığın ondaki bilgisini ilgi alanına sokuyor. Bu yönüyle asıl ilgi alanı dildeki ve düşüncedeki varolanlar gibi duruyor. Zira dil/düşünce/özne-dışı varolan Kant’ın Numen’i gibi insan bilgisinin ötesinde kalıyor. Bu konuyu ileride daha detaylı irdelemek üzere şimdilik kenara bırakalım ve söyleşide üzerine uzunca tartışılan konulardan biri olan sanal varolanlar’a kısaca değinelim.
Çotuksöken yeni bir varoluş biçimi olarak sanal varolanlar’ı ortaya koyuyor. Özellikle uzam ve zaman farklılığıyla diğer varoluş tarzlarından ayırdedebildiğimiz bu varolanlar, içinde yaşadığımız dönemde ve sonrasında sıklıkça tartışılacak yeni bir varlık alanını oluşturuyorlar. Bu konuda pekçok çağdaş düşünürün yanısıra özellikle Baudrillard’ın çalışmaları dikkatle incelmeye değer. Ancak günden güne bilim-kurgu olmaktan çıkıp hayatımızın daha çok içine giren bu entiteler her geçen gün daha yoğun bir ilgiyi özellikle de akademik bir ilgiyi hakeder hale geliyorlar.
Önümüzdeki haftasonu söyleşiyi izlemeye gideceğim yeniden. Bu kez Sevgi İyi’nin öz’le ilgili bir sunumu var. Bu konuyu da yeniden irdeleyecek olmakla birlikte sizleri önümüzdeki haftadan da habersiz bırakmayacağım. Muhakkak ilginç şeyler çıkacaktır. Bu tip etkinliklerin, akademi içi ve dışı felsefecilerin kucaklaştığı ortamların daha sıklaşması dileklerimi de buradan kamuya iletmek isterim.
Devamını okumak için tıklayınız...
Tags: antropontoloji, felsefe, heidegger, kant, ontoloji, türk felsefesi, varlık
Posted in Anlam, haber | No Comments »