resim yok
Caravaggio

Archive for the ‘edebiyat’ Category

Delik-1

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Kimse ne olduğunu anlayamamıştı. Şehrin merkezinde, adına inat içerisinde sürekli aşıkların birbirlerine tatlı sözler fısıldayarak gezindiği “Yalnızlar Parkı”nın yerinde şimdi merkezinden dumanlar tüten bir krater duruyordu. İçinde mermer heykeller ve asırlık ağaçların rüzgarla fısıldaştığı koca park buhar olup uçmuştu sanki. Olay muhtemelen sabaha karşı, kimsenin ortalarda olmadığı bir saatte gerçekleşmişti. Kimse hiçbir şey görmemişti: Ne bir görgü tanığı, ne bir mağdur… Polis gece yarısı parkta yatan evsizleri de topladığından bomboş kalmıştı park.

İlk şaşkınlık anı geçmiş ve kolluk kuvvetleri kraterin çevresinde bir güvenlik şeridi oluşturmuştu. Sarı naylon surların içerisinde çevresinden merkezine yaklaştıkça toprağın sıcaklığının arttığı, merkezinde sıcaklığın kükürt kokulu bir duman olarak cisimleşip güneşin kucakladığı berrak temmuz göğüne yükseldiği krater, dışındaysa sıcaklığı çevreden merkeze azalan, polisler, basın mensupları, canlı yayın araçları ve meraklı kalabalıkların oluşturduğu bir et denizi hazırda beklemekteydi. Devingen kalabalıktan pek çok mesnetsiz uğultu bir ses anaforu halinde cisimleşip kükürt kokusunun kucakladığı temmuz göğüne yükseliyordu.

- kesinlikle bir bomba olmalı bu. savaş çıktı sonunda işte.
- e bomba olsa ses olurdu yahu, patlama falan duymadık hiç.
- yeni bomba bulmuşlar, nötron muymuş neymiş, sessiz atom şeysi.
- yok yok gök taşı bu, meksikada görmüştüm aynından.
- dairenin kusursuzluğunu görmüyor musunuz, bir ufo inmiş buraya.
- deprem olmalı, sanki sallandık gece biraz.
- kıyamet kopuyor kıyamet.
- homur hımır
- aaa, uuu, iii…

Bu söylentilerinin tümünün tıkandığı nokta mutlak sessizlikti. Ortada ne bir görgü ne duy’gu tanığı vardı. Yalnızlar parkı, varken yok olmuştu, bir anda ve sessizce, yerini dev bir yarığa bırakarak. Uğuldayan kalabalık bir minibüs tarafınfan yarıldı. Araçtan, ortaçağ şovalyeleri gibi zırhlara bürünmüş adamlar-belki de kadınlar, indiler, ellerindeki cihazlarla kratere girip toprak ölçümleri yapacaklardı. Radyoaktif bir serpinti olup olmadığı denetlenecekti. Güvenlik şeridinin öte yanına geçtiler, Bir helikopterin palleri, tedirginliğin kucakladığı tekinsiz temmuz göğünü tıokatlayarak gümbür gümbür dönüyordu. Bir karga hızla havalandı alaycı kanat çırpışlarıyla. Kraterin üzerinden geçti kükürtlü dumanı soluyarak. Gagasını kuzeybatıya çevirdi, gözlerini de kendi uçuşuyla 70 km lik mesafede olan otoyol kıyısındaki bir arsaya. Orada iki ata koşulmuş park halinde duran karavanda bir başka heyecan vardı.

Başında kukuletası, göğsüne dek uzanan saçak saçak sakallarını eliyle sıvazlayan adam karavanın önünden duran adama bakarak, tütün pası oturmuş, kanlı hırıltılarla bezeli kükürt kokulu nefesine sırt vermiş sesiyle konuşmaya başladı. “Ey erkişi, belinden tatlı sular eksik olmasın.” Adam bıyığının sol kanadıyla yanağındaki beni okşayarak onayladı berikini. Konuşmacı adamın solunda bıyığının hizasında erguvani duvağıyla başdöndüren geline döndü. “Ve sen hatun kişi, rahmin erinin tatlı sularıyla şerbetlendikçe yeni bebeler tomurcuklandırasın orada.” Kadın başını öne eğdi. Sizleri avcumdaki toprağın bana bağışladığı sırların yüzüsuyu hürmetine, bir ömür düzüşmeye mahkum ediyorum.” çevrelerinde toplanmış kalabalık üç kez haykırdı.

- hurraaaa!
- hurraaaa!
- hurraaaaa!

devam edecek…


Devamını okumak için tıklayınız...

Animal Triste Post Coitum II

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Toplanın gidiyoruz deniz fenerleri.
ışık olsun dedi babamız.

günahları aydınlatacağız.
göz kamaştırsınlar diye…



bir salkım yıldız düştü dalgaya
köpük üşüdü,iyot titredi
burnumun gecesinde…



dün gece memelerin öldü
ama ellerin hep göğümde
bulutların yükü kadar hafif ellerin
üşür kışın çıplaklığına değince

kundağı-ıtırlı yıldızsaçan
kendini bilmez ellerin
çamurla tanrıyı oynar
umutla şeytanı

bakışın görmeyi erteledikçe
göz göz olurdu ellerin
parmak uçları koklardı ışığı
yasemin mevsiminde

dün gece memelerin öldü
senden damıttığım ellerimle
kazdığım cennete gömdüm
gözlerinin kıyısında
yakaran ellerinin arasına
ya ellerin de ölseydi?


Devamını okumak için tıklayınız...

Evrenkıyım

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Orpheus ve eurydike

güneşin yıkadığı gölgeler arınırken lekelerinden,
ufkun eteklerinden tüten bir ağıtta sesim
eklem yerleri toza bulanmış bir alev girdabı göğün bağrında
yaşam çekiliyor tırnaklarımdan, gidenlere inat, gelen güne doğuyorum
bu beden
yokluğun avret yerinde biten tüyler kadar kötü kokan bu beden
dokundukça etine karışan bu eller
herbirini terkediyorum
kızıl çamura gömüyorum silüetimi

çivi gibi tabanlarıma batıyor
döküp saçtığım anılar
azgın kediler gibi böğürüyorum anımsadıkça
ölüm unutmaktır, unutulmanın gölgesinde…
ölüm şimdisiz bir düne hapsolmaktır.

Ve ben gderken
tırnaklarımla sökeceğim, korteksinizden gölgemi
kokumu sinüslerime gizleyip çökeceğim bir karadeliğin sonsuz tekilliğine

günün sindirdiği gece hançereme çöktü şimdi
yayıldı, okkalı bir osuruk koyverdi
günahkar yastığına
değirmentaşı gibi hırıltımı öğütüyor yıldızsız yanakları
kasıklarının buğusu eski düşlerimi çağırıyor ötelerden
şimdinin yarınla seviştiği günlerden.

godoşlar, pezevenkler, gök bakışlı tüysüz yeniyetmeler…
rahimlerine para saçtığım arsız fahişeler…
götümü kolladığım yiğit erkekler..
kamışları pörsüyüp buruşmuş kulamparalar
sülük gibi yapışırken yaşamın ar damarına
onun ılık avurtlarını döllediğim günlerden

Ve ben sırtımda silemediklerimin yüküyle gidiyorum
ben yokken, bana dair varolacak demek.
Dilin kayığında styx e gidiyorum
Eurydike’nin kollarına
içine sığacağım tek bir anın sınırlarındayım
O’na gidiyorum…


Devamını okumak için tıklayınız...

Lir ve Flüt / Atinalı Pezevenk

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Eski bir heykel gibi dağılıyorum. Bu kış son kışım olacak, farkındayım. Baharı göremeyeceğim. Arkamı döndüğüm anda fısıldaşmaya başlayan kölelerim, gücümü gitgide yitirdiğimi; öksürdükçe ağzıma dolan kansa zorlu bir ölümü müjdeliyor bana. Doğduğum topraklardan bunca uzakta ölmek, doğduğum andan bunca uzağa sürmüşken zaman beni; sürgünde ölmek…

Artık ileride bakacak bir şey yok. Ben de uzağı iyiden görmez olan gözlerimi geçmişe çevirdim. Süngerleşen beynime yardımcı olması için gençliğimde yazdıklarımı okutuyorum Etiyopyalı gözdeme.Etli dudaklarından şanlı geçmişimi dinlemek, huzur veriyor bana. İnsan, ölmeden önce neler bıraktığını, nelerle anılacağını bilmek istiyor.

“Oku Bentara! Yaşlı efendine yaşam ve umut ver genç sesinle.”

Güneşin ışıkla suladığı dağlara takılı kalmıştı gözüm. Birbirinin içine geçmiş, hiç bitmeyecekmiş gibi duran, bulutlara çakılı üçgen çiviler. Yığım yığım kütleleri buradan bakınca ne kadar da küçük görünüyor. Uzaklaştıkça her şey küçülüyor insanın gözünde; anılar, aşklar, masumiyet ve dağlar… Hangisi Tanrıların evi Olympos acaba? Neden bilmem, her zaman en yükseğidir derler. Nedendir Tanrıların yüksekleri bunca sevmesi? Uzaklaştıkça küçüleceklerini bilmiyorlar mı? Belki sevmezler de, biz onları kendimizden uzak tutmak için zirvelere hapsederiz.Şehirlerimiziyse yamaçlara ve vadlere kurarız. Belki de buraları fazla bildiğimizden; bilinmeze, bulutlara gömeriz onları. Ya da tam tersi yerin altına, toprağın rahmine gömeriz.

Ben bunları düşünürken, hafif bir rüzgar, ezilmek üzere beklerken güneşe teslim olmuş zeytin ve üzümlerin dumanını taşıdı burnuma. Kokuları bir aşk gecesi sonrası odama sinen kokuyu düşletiyor. Üzerimde kuruyan meni ve ter karışımı esansın zihnimi uyuşturan buğusunu.

Köle olmama rağmen çok şanslı bir genç olduğumu inkar edecek değilim. Belki de Tanrıların soyundan geliyorumdur. On sekiz yaşındayım ve Hellasın en nüfuzlu adamının gözdesiyim. Şu anda çalışmakta olduğum atelyeye de onun forsuyla girdim. Biliyorum, burada da herkesin gözü bende. Sudaki aksine aşık olan Narkissosunki gibi benim de aklımı çeliyor yüzüm. Perslerinki gibi sürmeli ve iri gözlerimi çevreleyen kirpikler, Erosun okları misali gözüme değen gözleri kör ediyorlar. Bakışlarım, bereketli kamışları taşlaştırıp; çölde açılmış dipsiz kuyuları suya doyuruyorlar. Boynum Phyreneninki kadar zarif, omuzlarım Akhilleusunkiler kadar geniş. Bacaklarım, Spartalı kadınlarınkinden daha düzgün ve Zeus aralarına ateş saçan kamçısını gizlemiş. Efendimin yüreğine aşk, tenine haz yıldırımları düşüren bir kamçı… Ben, Kuzeyli Savaşçı Temonun oğlu Hermenides; Tanrılar şahidimdir ki Attikanın en güzel erkeğiyim!


Devamını okumak için tıklayınız...
felsefe dükkanı
Arka plan resmi :
Tasarım: Meme-Dini