resim yok
Caravaggio

Archive for the ‘edebiyat’ Category

Pembeydi gölgesi yalnızlığın

Pazartesi, Mart 2nd, 2009

Tekrarlandıkça anlamını yitirilen kelimeler vardır, içleri, kokuşmuş ağızların salyalarıyla doldukça ince kıvrımlarını yitiren, çirkef bulamacı suların ayaklarını kemirdiği toprak gibi içine çöküveren kelimeler. İsa anlamını çarmıha gerilerek buldu, ya bir kelime? Zihnimin çarmıhında kendi çaresizliğiyle hançerlenip kutsal bedeni tutkularımın leşyiyenlerince dişlenen kelimelerden biri öz deliliğimin çıplak ve kanlı etine dokundu. Yapışkan ve kaygan kızıllık arsızca titredi önce. kıvamlı şerbetleri kucaklayan pembe bir dil gibi uzandı sonra ileri. Lokmasını sağdan sola geçirdi, büyüttükçe büyüttü. Köklerinden kopardı onu. Kelimem havada asılı kaldı. Bir el matkabı gibi önce kendi içini sonra tüm geçmişimi döne döne oydu. Bir kelime, dilimde isyan başlattı. Yandaşlarını da kendi özgürlüğüne özendirip onların da içini boşalttı… Ve ben şimdi, kelimelerimi nereye bağlayacağım. Bir kelime, peşine tüm inandıklarımı katıp, evrenin kıyısından aşağı yuvarlandı…

Adların yokluğuna bir kez alışınca, işaret ettiklerinden de tiksinir oluyor insan. Bir adsız varolamayan her şeye lanet olsun.

Şişman bir kadının kasıklarında, pörsüyüp gevşemiş derisinin altındaki büklüm büklüm yağlarca kuşatılmış, adeta boğulmuş küçük, kutsal, kanatlı pembe gibi insan. Kutsal yalnızlığı etdeşlerinin biraradalığının kütlesiyle kuşatılmış.

Mutlak bir yalnızlık ve tanrısal bir delilik, bu ikisi ana bir kardeştirler. Gerçekten tanrısal olanın babası olmaz. Mutlak ve efendisiz birdoğurganlığın ürünüdür o. Kendini doğurtur. Karanlığı, izbeyi ve nemi sever. Kendi dışkısında yuvarlanmayı sever. Yapışkan alacakaranlıkların pezevengi, esritici buhurları sever. Düşleri ve masalları sever. Ötekinin olmadığı yerde aklın dizginleri deliliğin farelerince kemirilir.

Geçmişim, “ben”imin, anılarımın ve kelimelerimin teminatını yitirdim. Yaşamım hükümsüzdür!

Not( bu not yalnızca akıllı insanların görebileceği piksellere iliştirilmiştir) :


Devamını okumak için tıklayınız...

Gözümün Kıyısı

Çarşamba, Şubat 25th, 2009

O ve ben başbaşa kalmıştık. Bir de 108 milyon yıl önce, kendi cazibesiyle özkıyıma uğramış bir yıldızın mirasçısı karadeliğin, ışığı yutan gözlerinden evren dikizliyordu bizi. Karadeliklerle karadullar arasındaki ortak noktaya takıldı bir an aklım. Gözlerim yuvalarında, gözkapaklarımın içindeki “encyclopedia britannica”yı taramak için şöyle bir turladı.

Kadın“- daha ileride olmalı, alfabe öyle diyor.

Kazık“- offf, çok gittim.

Kaput“- birkaç sayfa daha…

Kasık“- ahh! Yine kaçırdım.

Dikkatimi toplayabilmek için, kaygan ve yumuşak yorganlarıyla örttüm gözlerimin üzerini. Ilık bir nem perdesi ve içinde yıldızlar uçuşan, kızıl bir karanlık yorganın altına sızabilmek için yarıştılar. Nem ve karanlık fotofiniş… Vaktim olsaydı, sonucu öğrenmek için beklerdim ya o ve ben başbaşaydık ve sessizlik, “kıtaya bir demir perde gibi” inmek üzereydi.

Sessizlik… Sesin olmayışı; yokluğa bir atıf. Omzuma dokundu. İçerledim. Dışarıdan dokundu, bana dokundu. Artık içimde olmayışına, bendeki yokluğuna bir atıf. Fotofiniş sonucu: Nem, buhar farkıyla kazandı. Öylesine sevindi ki bu haksız galibiyete, taşkınlıklarından dolayı, bazı damlaları dışarı atmak zorunda kaldım. Gururla yanaklarımdan süzüldüler. Yerçekimi olmasaydı, uçmak ya da akmak konusunda bir seçim yapabilirdi, muhtemelen ışığı ve göğü seçerdi, sevinçten uçuyordu ne de olsa. Çenemden üzerine eğildiğim masaya serbest düşüşünü tamamlayınca, buharlaşıp havaya karıştı yine. Doğa adildir.

Cevaplanmamış çok soru var.

Karadelik ve karadul arasındaki ortak nokta nedir?

Tercih hakkı olsaydı gözyaşı akmayı mı seçerdi, uçmayı mı?

Sensizlik çığlık atar mı?

O, ben, omzumda elinin bıraktığı sıcaklık, sandalyesinin ağırlığından kurtulurken çıkardığı gıcırtı, hızlı yürüyüşüne ayak uydurmak için nefes nefese kalmış ayak sesleri, kapının az evvel çarpıldığı menteşesi içinde, fizik kurallarına gönül vermiş titreyişi, uzaklaşan kokusu, Yo Yo’nun Taango yorumunun havaya yaydığı titreşimler… başbaşa kalmıştık. Yapacak çok iş vardı. Gözlerimi açtım. Işık, bir karıncayiyenin dili gibi, umarsızca retinamı yokladı. O an, gözlerimi her yumduğumda gördüğüm yıldızların, ışık toplayıp renk ören karıncalar olduğunu anladım. Çubuk ve konilerime yapışmış son birkaç görüntüyü de yutmuştu karıncayiyen. Artık yıldız görmeyecektim.

Gidişini hiç görmedim. Gözlerim açık olsaydı, sadece uzaklaşan görüntüsü kalırdı zihnimde. Yaşadıklarımızı içinde saklayan memeye bir baş olurdu gidişi. Özledikçe emerdim. Üzerine yorum yapar, sonuçlar çıkartırdım. Oysa, görmediğim gidişi, limbik sistemimden vurdu beni. Ardında savaş çığlıkları, ayin tamtamları, kan kokusu, sessizlik ve dokunuşlardan kurulu, gözlerimi yumdukça hücum eden bir ordu bıraktı. Günde yaklaşık 24.000 saldırı. Bir de uyumak için çabaladığım dört beş saate sığdırılan meydan savaşları… Gittiğini görmeyi reddedişim yüzünden, o ve ben, sonsuza dek başbaşa kaldık.


Devamını okumak için tıklayınız...

Vajinanın Keşfi

Salı, Şubat 24th, 2009

Çıplak kadın bedenine karşıdan baktığımda, bir eksiklik hissettim her zaman.(Bu eksikliği gözünde canlandırabilmek için, deneyimsiz okur, gösterişsiz gravürlerle süslenmiş eski bir ansiklopedide yan yana, cepheden ve varoluş karşısında tüm çıplaklıklarıyla esas duruşta-hoş, cansız da olsalar, birbirlerine karşı bu ilgisizliklerinde art niyet aramışımdır hep- resmedilmiş, kadın ve erkek figürlerini göz önüne getirebilir.) Bir şeyler yoktu. Kökünden koparılmış, sökülüp alınmış bir erkeklik.

Şimdiyse başka bir şey görüyorum bu manzarada. Vajina gizlenmiştir. Kadının bacaklarının arasından, merkezi sinir sisteminin merkezine doğru sır dolu bir yaşam atılımıdır o. Bir kara delik, dipsiz kuyu. İçinde rengarenk ve zehirli kurbağaların gece şarkıları söylediği, üçgen başlı bir engereğin az evvel çiğnemeden yuttuğu hamile kemirgeni keyifle sindirdiği, Afrika yaban arılarının ağaçlardan topladığı reçineyi tatlı öz olarak sakladığı, evrenin bağrına uzanan bereketli bir korku tünelidir. Hiçbir erkeğin, içindeyken kendini güvende hissedemediği (bebekler ve aşıklar-bu da bir başka konu- cinsiyet dışıdır, erkeklik kültürel bir entitedir.) karanlık ve nemli bir hücre. Pembe kanatlarını alabildiğine açmış bir melek. Evrenin sırlarını ihtiyatla dillendiren bir ağız. Arsızca ortalıkta dolaşarak, varlığıyla böbürlenen kamışımla kıyaslanınca, vajina bir buz dağı gibidir. Görünen yüzüyle tenimi ayartıp, ruhumu, formülleri mühürlü zarflar içinde nesilden nesile aktarılan büyülü karışımların hazırlandığı şaman çadırları gibi kokan yüreğine hapseden bir buzdağı. (>Bunu yazara iki kez yaptı. İnkar edecek değilim, ikisinde de pek bir şefkatliydi. Ancak her iki cennetten de kovuldum. İlki hiç hatırlanmayan unutulmaz bir deneyimdi-rahim- ikinciyse hep hatırlanacak ancak unutulmaya mahkum bir olgu-aşk…) Mistik keşiflerin en büyüğü vajinanın keşfidir.(her iki cins içinde…) Ne ironi! Dil-dışı yaşamımızın cennetini (ilk evimiz-rahim-beledü’l emin) eril karşıtlıklarla dokuduğumuz dilin içine hapsolur olmaz reddedişimiz.


Devamını okumak için tıklayınız...

Michel Tournier

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Fransız yazar… Romanları ağırlıklı olarak, iki dünya savaşı arasındaki dönemin karmaşık, çözülmeye ve çözümlemeye açık, felsefece zengin atmosferini arkaplan olarak- hoş, zaman zaman kurgu ve karakterler bu dönemin başrolde olduğu bir anlatının arkaplanı haline gelir- alır ve adeta bir belgesel gibi işler. Bu dönemi onun için önemli kılan özelliklerin başında; heteroseksüel eril söylemin kendini karşıtıyla, açıkça düşman ve rakip olarak tanımlama gayreti gelir. (Nasyonel Sosyalizm, Faşizm, K. Afrika islam toplumunun kapalı yapısına rağmen yoğu eşcinsellik temayülü…)

Yapıtında -tüm romanlarından oluşan anlam ağını dev bir yapıt olarak görüyorum- tekrarlanan oldukça güçlü imgeler vardır. Hilkat garibeleri ve normal olan fikriyle ya da isanın tenine yapışık katolik inancı ve onun ikonalarıyla doyasıya oynar. Buradan hareketle cinselliğin doğasını ve doğallığını kurcalar. Bebek-çocuk İsa sübyancılığa, çarmıhta İsa sapkınlık ve eşcinselliğe dönüşür. Heteroseksüel söylemi sıklıkla karşısına almaktan çekinmez. Anlatısı eşcinsel ilişki ya da sübyancılığı heteroseksüel imgelere bezeyerek sunar bize. Eserleri duyusal bir şölen yeri gibidir. Özellikle tensel ve burunsal betimlemelerle okurun en ilkel reseptörlerini kaşır. Karakterlerinin “soylu vahşi” ye öykünüşüyle özdeşim kurmamızı, ilkelimize erişmemizi teşvik ederek sağlar.

Karakterlerinin mutlak yalnızlığını toplumsal değerleri ve normları sorgulamak konusunda bir silah gibi kullanır. Hikayeleri özetlenebilirlikten uzaktır. Tournier, modernizmin söylemini oluşturan metinleri tersten okuyarak, bu söylemin oluşturduğu toplumun karmaşık bir analizini ve eleştirisini yapan bir mit yazarıdır. Karakterleri mitsel çağlardan kopup gelmiştir. ( ya da metin içinde sıklıkla çağlarından koparılıp oraya döndürülürler.) Ancak toplum içerisinde kendilerine yer bulamayaran antikahramanlara dönüşürler. Onun toplum ve tarihe yönelik kurgusunu okurkenki tepkimi, “kızılağaçlar kralı” romanında geçen bir cümle özetlemeye yetecektir: “Nestor’un anlattıklarının tarihte gerçekten olup olmadığını soruşturmayı hiç düşünmedim. Hem zaten gerçek olmuş olmamış, ne önemi var ki? Olayların gerçeğini fersah fersah aşan bir insansal gerçek var.”

Tournier’yi bana eline aldığı her metni gerçekten hakkını vererek okuyan biri tanıttı. Metni yaşama dönüştürmeyi bilen biri. Buradan ona teşekkürü borç bilirim. Bu yazıyı da, kendimi aralarına hapsettiğim iki satırı bir solukta okuyarak içine sıkıştığım metinle beraber beni de yaşamsallaştıran bu insana ithaf ediyorum…


Devamını okumak için tıklayınız...

Sarışın / Umut

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Rüzgar, uğultular ve hırıltılar çıkararak topuğuna dişlerini geçirmişti. Buzdan bir rende baldırlarını kıyıyordu. Soğuk tüm bedenini işgal ediyordu. Kayıtsızlığın her türlüsü ölümü bekler. Hatta biraz da beklediğine benzer. Bu yüzden tanrılar ölüdür aslında. Yalnızlık ve çaresizlik öldürür onları. Bebek yüz de bir ölü kayıtsızlığıyla hem titremeyi hem de zamanla şişip katılaşmış, güzelliğinden eser kalmamış ellerini ovuşturmayı bırakmış, başına gelecekleri bekliyordu.

Rüzgarın her darbesiyle, iyiden sönmeye yüz tutmuş olan ateş, bir daha kaldırmayacakmışçasına küllerine gömüyordu başını. Dansı, yaşlı bir şamanın titreyen bedeniyle yaptığı acınası ayine benziyordu. Sonunda pes etti. Gece kadar kara ve kükürtlü ruhunu, bir tıslama eşliğinde rüzgara bırakarak söndü. Tıslamanın ardından bir kükreme duydu bebek yüz. Arkadaşları -arkadaşlarıydı değil mi? bir garip geliyordu kulağına bu sözcük- aralarına ilk katıldığı zamanlar sahip olduğu salon çocuğu görünümünden dolayı bu adı takmışlardı ona. Şimdiyse bembeyaz yüzü iyiden ise pasa bürünmüş, yeşil gözleri sarı-yeşil çapaklarla örtülmüştü. Yine de zekası bu sümüksü perdenin altında ışımayı sürdürüyordu.

Sağ tarafından duyduğu kükremeyle irkildi bebek yüz. Artık onu yaşama bağlayan tek şey, farelerin kemire kemire açtığı yaraları soğuğun ateşiyle dağlanmış olan, küçük ve biçimsiz kulaklarıydı. Sesin kaynağını düşündü. Kısa bir çabalamadan sonra anımsadı. Gittikçe yaklaşan ses, sıranın kendisine gelmekte olduğunun habercisiydi. İlk kez dudakları, sarışının dudaklarına değecekti. Bu güne dek hep korkmuştu bunu yapmaktan ama bu gece ya ölümün kollarına bırakacaktı kendini ya da sarışının dudaklarına.

Kükreme bir kez daha duyuldu. Sanki tüm evren kendi içine büzülüyordu. Mantonun magmaya gömülüşünü andırıyordu ses. Sonunda sıra ondaydı. Sarışın ellerinin arasındaydı. Kimileri ballı börek derdi ona. Hem adına bir göndermeydi bu hem de öpüşme sonrası ağızda bıraktığı tada. Bebek yüz korkuyordu korkmasına ya, sıradakileri de fazla bekletemezdi. Ciğerlerindeki tüm havayı son nefesiymişçesine bıraktı. Dudaklarını sarışının dudaklarına dayadı. Derin ve sert bir nefes çekti. Bu kez tüm vahşetiyle onun içine kükrüyordu sarışın, onun içine büzülüyordu. Bir daha! Bir daha… Art arda üç ölümcül öpücük. Birden dudaklarında karıncalar turlamaya başladı. Ardından tüm yüzünü kapladılar. Bedenini göğüs kafesinin sağ yanına doğru hafifçe esnetti. O anda sağ yarısını sol yarısına bağlayan kalın ve gergin teller, yukardan aşağıya doğru sırayla ve sertçe kopuyormuşçasına kasılıp kıvranmaya başladı. Seslerini bile duyuyordu. Ça-ça-ça-çaaat! İkiye ayrılıyordu adeta, bedenini birarada tutan düğmeler patlayıp fırlıyordu. Hiç tatmadığı bir haz dalgası sarıyordu tenini. Merkezden dışa doğru bir sıcaklık ve kızıllık yayılıyordu. Çığlık atmak istedi. Ancak sadece bir hırıltı sızmıştı hançeresinden. Herkesi kanlı ve kızıl gölgeler olarak görüyordu.

Yavaşça doğruldum. Bata çıka ilerlemeye devam ediyordum. Yumuşak ve yapışkandı her şey. Kırmızı ve rahimdi. Sıcak ve kollayıcıydı. Neden sonra fark ettim ki kendi göz kapaklarımın içinde yürüyor, konjüktüvama batıp çıkıyordum. Bu güne dek gördüğüm her şey, gözlerimin göğüne asılıydı. Küçücüktüm. Devler ülkesinde bir kahkaha. Annemin tiz kahkahası. Yoksa hıçkırıkları mı? Gözümün kıyısında yaşamalıyım artık. Gördüğüm her şeye kendimi katmalıyım.

Arkadaşının dokunmasıyla sıçradı bebek yüz. Uyumamıştı ya, yine de bir düş görmüştü işte. Kafasının içinde zamana dair ne varsa yitip gitmişti. Bedeni yanıyordu adeta. Soğukla arasına ateşli bir sevgili girmişti. Sarışın!

Eline aldığı poşeti usulca açtı. Koyulaşan bali, üzerine yapışan salyalarla kusmuğa dönmüştü. Bir dakika-yoksa bir saat miydi, kim bilir?- önce olsaydı asla o poşetin içindeki düş saçan sıcak dumanı çekmezdi içine ya, şimdi ballı börek denmesinin hikmetini anlamıştı. Bal gibi geliyordu gözüne ateşli kusmuk. Derin bir nefes daha çekti, boynunu büzerek ağzına dayadığı poşetten. Ciğerlerini ve karnını aşan bu sıcak soluk, bir anda kamışına ve erbezlerine dolmuştu. Öyle hızlı ve ani bir tahrikti ki yaşadığı… Benli Ablasının verdiği iki beden küçük pantolonun ağı patlayacaktı neredeyse.

Benlinin kucağındaydım. Yanaklarımı okşuyordu. Ben de memelerini. Sonra bir tanesinin başını dudaklarımın arasına alıp kemirmeye başladım. Benli, hiç görmediğim annem miydi, hiç olmamış sevdiğim mi? Sağ eli, uyluklarımdan kasıklarıma kaydı. Sanırım sevdiğimdi. “Ben”li oluvermiştim. Erkekliğime dolmuş, avuçlarına sığıvermiştim.

Kamışına düşen bir ateşle irkildi bebek yüz. Kabarmış pantolonunun üzerinde bir el gidip geliyordu. Bir diğeri de tişörtünün altından sırtını okşamaya başlamıştı. İtiraz edemedi. Gittikçe daha fazla teslim oluyordu, bedenini saran yerçekimsizlik hissine. Soğuğa ve üzerindekileri tek tek çıkaran ellerin çıplak bıraktığı narin bedenine rağmen, zihni dalga dalga tüm evreni kucaklıyordu. Az evvel onunla beraber sarışını öpen dudaklardan biri şimdi kamışında geziniyordu. Kirli ve nasırlı iki avuç, dar ama biçimsiz kalçalarını yoğuruyordu. Bir acı hissetti. Bir bıçakla ikiye bölünüyormuş gibi… Ardından bedeninin tam ortasında bir kamaşma. Sürekli bir boşalma hissi duyuyordu ya, boşalmıyordu. Acının ve doluluğun eşlik ettiği bu haz, önce tüm karın bölgesini hissedilir kılıyor, oradan ayak parmaklarına dek zonklamalar halinde yayılıyordu.

Bebek yüz tecavüze uğruyordu ama haline ağlayacak durumda değildi. Gözü yerine organından süzüldü yaşlar. Titredi, uzun uzun kasıldı. Koltıukaltlarına dek her yanı nabız gibi atıyordu. Bedenimizde dışarı açık pek çok kapı vardır ve bunların her biri iki yönlüdür. Bebek yüz, reddettiği kapıda hissettiği ıslaklık ve yapışkanlık hissiyle idrak etmişti bunu. Artık kendine yeten bu küçük komünün tam bir üyesi, gerçek anlamda suç ortağıydı. İşlemediği tüm suç ve günahları, o ana dek içinde tuttuğu her şeyi bir anda sarışını öperek gerçekleştirmişti. Yaşadığı sokaklarda, özgürlüğün sırrını keşfetmişti. Orada olmamanın ve katlamanın tek yolu, bedenini uyuşturup, benini evrenin merkezinde eritmekti. Bebek yüz erginlenmiş ve yeni bir de isim almıştı. Artık bir erkekti. Adı da Umut konmuştu.


Devamını okumak için tıklayınız...

Animal Triste Post Coitum

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

sabi teninde bir aşk damlası gibi süzülmek,

kokunu dinleyerek

ellerim yoktu

senden damıttım ellerimi

şimdi bir sen dokunuyor bileklerimden evrene,

bir sen sevişiyor geceleri seninle.

yeniden doğur beni

önce rahminde öldür

kızın filizlensin toprağımda

üzerime yığılmasın diye

ufuk omuz vermiş geceye

hüznü karabasanlarımda saklı

kini dudaklarımda

uyku, katile bile huzur çeşmesi

benim için kara bir cehennem

oysa gözbebeklerime ninniler üflerdi sesin

ölüm peşimize düşmeden önce

geceye mi saçıldın bahar gözlüm?

kokunu çalsaydım keşke pembedüşünden

“bir”leştiğimiz son gece

sensizlik esiyor ölüm titriyor içimde

ölüm bir kirpi göğsümde

dört mevsim yayılı tenine

ilkbahar gözlerinde

dilinde kara kış

yüreğinde sonbahar

ve kasıklarında yaz


Devamını okumak için tıklayınız...

Düşsel İnim / Memed-İni

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

İlk adlandırmalar ibranice yapılmışmış ve şeylerin özünü sırtlanmışmış adları olan kelimeler. Şeylerin özünde gözüm yok. Benim derdim kişi adlarıyla. Şehrazat olmak nasıl bir duygudur acaba? Adı Yasemin olunca, aşk kokar mı bir kadın? Umut olunca adam, kendini yarına gizler mi? İsimlerde iki boyut var sanırım, biri etiket diğeri de içerik boyutu. Bir de bunları aşan kimlik boyutu. Adıyla kendini özdeşleştiren bebek, “benlik” duygusunun yarattığı şoktan sonra “kimlik” boyutuyla ikinci şoku yaşar. Şık da bir şoktur bu hani. Ardından ismin etiket olmaklığı gelir. Kulağa hitap eden kısmı, diğerleriyle kıyaslanması, sık rastlanılırlığı, bayağılığı üzerinden genel bir isimden hoşnutsuzluk çıkar ortaya. Sonra içerik boyutuna geçilir çok zaman. İsmin anlamının öğrenildiği ve içselleştirildiği dönem. Kimi zaman ismin anlamıyla özdeşleşildiği dönem, kimliğin bu ayrılmaz parçasıyla barıştığımız dönemdir bu bir anlamda da… Biriyle ilk karşılaştığımızda sıklıkla ona ilk sunduğumuz ismimizdir. O kadar alelade bir durumdur ki bu, kimilerinde ilk duydukları isimleri akıllarında tutamama hastalığı vardır.

Kimi zaman da geçmişe götürür bizi isimler, bazen kendisi değil de söylenişi, tonlanışı ya da içerdiği harfler bile yeter bunu yapmaya. Bazı isimler çarpar bizi, bazıları komik gelir, kiminin anlamını bilmeyiz de merak ederiz. Yine de kişileri isimlerle paketleriz nihayetinde. Yaşamın içinde tüm gürlüğüyle akan ve hep yeşil kalan olur o kadın artık ya da her daim uçucu bir gülüş olur sizi ya da onun dudaklarında. Kat kat pembe giysilerinin ardında sakladığı hazineyi burnunuzla aradığınız bir aşk kokusu olur. Ya da zeka timsali ve yüce bir adam our o adam, hayallerinizin anahtarı olur, hayatın içinde savrulan özgür bir ruh olur. Dalgalı bir okyanus olur, güzel ve hoş olur, sonsuzluk olur, birkaç harfe sığan ve bir kaç harften taşan olur; artık kısaltmalar, genişletmeler, imgeler ve imgeler vardır o adam/kadın yerine. Sonra bir gün ağzınızdan kaçıverir;

Yılan sevmeyen kadınla da sevişilmez ki…


Devamını okumak için tıklayınız...

Su-1

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

boşlukta yüzüyordu… yüzmek değil, çabasızca süzülüyordu. keyifli bir uyuşukluk sarmıştı heryanını, eciş bücüş bedeninden sıyrılmış gibiydi. ağırlıksızdı. neşeli br yunus, ardında yıldız tozları bırakarak hızla geçti yanından. ilk kez görüyordu böylesini, oysa buradaki tüm yunusları tanırdı, hepsi arkadaşıydı. sarıldığı taşla boşlukta döne döne ilerleyen pembe karınlı bir mürekkep balığı gördü ardından. kapkara boşluğu denizyıldızları taçlandırmışdı sarışın adaşları yerine. ve şimdi tüm yaratıklar etrafını çevreliyordu, keyifli uyuşukluk bir felçlinin acziyetine bırakmıştı yerini, binlerce, milyonlarca küçük dokunuş, varoluşsal bir linç eylemine dönüşüyordu. koltukaltında kör bir bıçağın dişlerini hisetti. neredeyse kesilen etin sesini bile duyuyordu, kendini kuşatmış, kollara yüzgeçlere, dikenlere rağmen o acıyı açıkça ayırdedebiliyordu. sonunda boğazında düğümlenen çığlığı hoyratça savurdu dışarı…

göğüs kafesinde dev bir timpanı çalınıyor gibiydi. yaratıklar kaybolmuştu ancak hala bedenini saran bir şeyler vardı ve koltukaltında kesif bir acı. evindeydi, mavinin göbeğinde. yukarı doğru çekildiğini hissetti. dirseklerinden aşağısı olmayan kollarını kullanarak dibe inmek istediyse de başaramadı, anımsamaya başlamıştı. dün geceden beri bedenini kuşatan bu ağlardan, bu kafesten kurtulmaya çalışıyordu, çabalarken bayılmış olmalıydı. Şimdiyse cellatları onu yüzeye doğru çekiyordu. bedenini sarmalamış olan iplerin kestiği koltukaltından bir kan bulutu yükseliyordu yukarı, onunla yarışırcasına. yüzeye doğru baktı. çaresizliğini kabullenmişti artık, bilmediği bir dilde zafer çığlıkları titreştiriyordu dalgaları, ve o dalgalar arasından yuvarlak yüzlü güneş gülümsüyordu ona. gittikçe yaklaşıyordu yüzeye ve güneşe. yaklaştıkça bir yüz belirginleşti sarı çanağın dalgalarla sevişen kıvrımlarında. onun yüzü, keşke şimdi yanında olsaydı, belki kurtarırdı onu. son bir kez adını söylemek istedi, bilmemesine rağmen. kelimelere yni doğmuş bir bebek kadar uzak olmasına rağmen. yüzü adıydı işte, yüzünü fısıldadı bir kaç kere…

memed…

“lanet olsun!” diye tısladı, düştüğü yerden kalkmaya çalışırken. koltuk değneklerinden destek alarak yeniden doğruldu, yetişmeliydi, sahile vaktinde ulaşmalıydı. ne yapacağını kestiremiyordu ya, hiçbir şey yapamasa da orada olmalıydı. bu küçük adada her haber çabucak yayılırdı. tıpkı deniz cadısının sonunda yakalandığı haberinin yaşadığı mağaraya kanat çırparak gelmesi gibi. “deniz cadısı” diye acı acı gülümsedi, olmayan bacaklarına inat dörtnala koşarken. sahile yığılı kana susamış kalabalığı görüyordu artık. “su” yu çekiyorlardı yukarı. yıllarca görmezden geldikleri günahlarını yoketmek istercesine hırs ve hevesle çekiyorlardı. buradan bile görebiliyordu gözlerindeki korkuyu ve ruhlarındaki inancı. kimsenin birbirine itiraf edemediği sırları duyabiliyordu. koşmaya devam etti, bir yandan da duaya.


Devamını okumak için tıklayınız...

Rahim duvarında sülük

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Git Elmira!… Nehrin serin suları söndürsün, teninin binbir erkeği kavuran ateşini. Bana cehennem olan mabedin, tatlısu yılanlarının cenneti olsun. Benden bir parçayı daha, bu kez seninle yolluyorum anneme. Git ve ona söyle! Benden çaldığı intiharımın ödencisin sen!

Lanetli bir oğulum ben. Bir bakirenin bacaklarının arasından taşıvermiş nefretiyim. Oysa içinde çürütmeliydi beni. Tüm erkeklerinden emdiği zehirle beni değil, kendini öldürmeliydi. İsa’dan daha kutsal bir oğulum ben! Vaadedilen cehenneme rağmen, insanlığın tüm günahlarını sırtımda taşıdım.

Hiç düşlenmemiş oğlunum senin. Gelişi kimseye müjde olmamış bir ucube. Efendilerin üzerinde inlerken, başının dik durmasını sağlayan bir günah keçisi… Ben çıkmak için çırpınırken, ellerinle, acı veren kadınlığını kapamış görürdüm seni düşlerimde. Başımdan içeri bastırırdın beni. Genzime kızıl kinin dolar, ağlayamazdım. Sonra, kasıklarını kemiren sıçanların uyandırdığı fahişeler gibi, bir çığlık atar, çekerdin ellerini. İrin olup gülünden püskürür, yayılırdım bacaklarının arasına. Düşlerimde bile hiç düşlemedin beni.

Cehennemin oğluyum ben! Ne bir cennetim oldu ne cennet hayalim. Tek dileğim; yakıcı alevin, bedenimi lime lime eden acısını bir an olsun dindirebilmekti. Göbek kordonumdan kıpkızıl lav, memelerinden köpüklü ağular emdim. Bana her bakışın köleliğini anımsattı sana, sen de beni köleleştirdin.

Kendi ölümümü bile çaldın benden. Lanetini ektiğin rahmine bıraktığım öç tohumları öldürdü seni, içini kemirerek. Oysa ben, seni öldürmeden ölemem ki. İçimden sana ait bir parçayı daha söktüm bugün, sen kokan bir başka bedenden. Onu sana yolluyorum şimdi.

Git, Elmira’m!… Yüzünde anemin gülümseyişi, memelerinde aynı zehir ama gözlerinde aşkla ışıyan ölüm. Seni ben öldürmedim, çünkü annem hiç doğurmadı beni. Sen, iffetini bir şeytana sunmanın bedelini ödedin.
Git…Sevgilim!


Devamını okumak için tıklayınız...

Her dem yeşil

Çarşamba, Şubat 18th, 2009
- Kimin ne dediği hiç umrumda değil!

Kelimeler, inci taneleri gibi tek tek ve ışıldayarak döküldü dişlerinin arasından. Cümlesinden duyduğu hoşnutluğun belli belirsiz kıvırdığı dudaklarını dinleyicisinden gizlemek istercesine sağa, günbatımını konuklayan pencereye doğru çevirdi başını. Usulca yanağını okşayan güneş, bir anda kadının bakışlarıyla karşılaşınca utancından iyice kızardı.

- Hele ki bunları yüzüme karşı değil de arkamdan söylüyorlarsa… Sözden kancalarıyla etime asılmaya çalışan örümceklerden kurtulmak için, hergün süt banyosu yapıyorum. Benim iffetim, tenimin pürüzsüzlüğünde saklı; kötücül hiçbir şey barınamıyor üzerinde, akıp gidiyor.

Bu kez, sözlerinin yarattığı etkiyi tartmak için, dinleyicisine çevirdi başını ve akşam güneşinin tüm kızıl şuasını emmiş bakışlarını, hiç aramadan, tek seferde gözbebeklerine mıhlayıverdi berikinin. Gözlerindeki yeşil dalgalar arsızca birbirlerini kovalayarak, ışık yutan karadeliğin çevresinde toplanıyorlardı. Tüm sırları ışıldayan yüzeyinin altında saklı, dört yöne uzanan, bitimsiz bir gölde rengarenk, zehirli kurbağalar hoplayıp zıplayarak; hoplayıp zıpladıkça pürüzsüz koyu yeşil yüzeyi binbir renkle dalgalandırarak, çiftleşme şarkılarını söylüyorlardı. Kızıla doydukça yeşil şimşekler çakıyordu irislerinde.

Şimdi kızarma sırası doktordaydı. Hiç hazır olmadığı bir anda göz göze gelmişti kadınla. Kırk beş yaşındaki, dingin gri bakışlı bu adamın yaşam ve enerji dolu-ancak on beş yıldır üç parça takım elbiselerin boyunduruğunda disipline edilmiş kontrollü ve biçimli gövdesi, az sonra, enine çizgilerinin renklerinden zevksizliğini açık eden ipek kravatının mengenesinde, cansız, yere yığılıverecekti. Bakışlarını önündeki boş not kağıtlarına doğru indirdi. Kaşlarının üzerinde tomurcuklanıvermiş ter damlacıklarından biri, şakağından kendine bir yol bularak yanağına doğru süzüldü. Nemli izinden hafif bir koku sızdı. Doktor, küçük dilinin ardında yığılı kelimelerden hiçbirini, kontrollü ve etkili bir biçimde özgür bırakamayacağını anlayınca öksürmekle yetindi. Boş beyaz kağıtlara, boş gri bakarken geçmişi kurcalayarak işine yarayabilecek bir şeyler arıyordu. Birden bulduğunu sandı; başını önünden kaldırmadan, yumuşak bir ses ve ifadesiz bir tonda konuşmaya başladı:

- Geçen seans, erkeklerin sizi tanımlamasından hoşlandığınızı söylemiştiniz…

Kısa bir es verdi. Koltuğunda bacak bacak üstüne atış oturan kadınınhala üzerine atılıp, tırnaklarını göğsüne geçirmemiş olmasından cesaret alıp, başını kaldırarak bitirdi cümlesini:

- Yanılıyor muyum?

Yirmili yaşlarının ortasındaki, neredeyse saydam denecek kadar beyaz tenli, güzelkadın artık ona değil, masanın üzerindeki fotoğrafa bakıyordu.

- Sekiz yaşındaydı, değil mi?

Doktor, kontrolü yeniden hastasına kaptırmaktan çekindiğinden, başıyla belli belirsizonaylamakla yetindi.

- Gülüşünü ve gözlerini sizinkilerden almış. Yüzündeki çizgilerin tüm soğukluğunu eriten, sıcak ve içten bir gülümseyişi var. Ben de bir kızım olsun istiyorum. Gözleri ve gülüşü benimkilere benzesin. Böylece onu kuşatan kelimelerim, aslında beni de kuşatsın. Kendimden büyülenişim, haklılık kazansın. Erkeklerin beni anlatışını seviyorum. Ellerinden çok, sözleriyle okşanmak mutlu ediyor beni. Hepsinin başka başka sevişlerinde bir başka ben keşfediyorum.

Bu kez, sair zamanlarda doktoru ters ışıkta bırakarak olduğundan ihtişamlı gösteren pencereye dikti gözlerini. Doktor, bunu farkettiğinde “seansları artık öğlene almalıyım” diye düşündü. Tam da şu an, onu yıkayan kızıl ışıktansa, kendini koltukaltlarından kavrayıp yükseltecek olanına ihtiyacı vardı. Kırmızı açık mavi gözlerini griye çeviriyordu.

Bulutlar, kanlı et parçaları gibi saçılmıştı, kızıl-gri bir renk alan göğün örtüsüne. Pencere açılıverse, boğucu br çürüme kokusu içeri dolacak gibiydi.

- Hiç söylemiş miydim doktor? Erkekleri narin kelebekler gibi görüyorum.

Kadın, ansızın gelen kahkahasını bastırmak için zarif elleriyle örttü yumuşak ve pembe dudaklarının üzerini. Elleri çok güzeldi. Bedeninizde küçük turlar atmasını isteyeceğiniz türden; ince, zun ve biçimli parmakları vardı. Bakımlı tırnakları belli ki özenle renklendirilmişti. Bu güzel elin gölgesindeki hınzır gülüş, yaramaz bir kız çocuğuna çevirmişti onu.

- Afedersiniz, ama bu, gerçekten güldürüyor beni. Kendilerini tohumluk aygırlar
gibi gören narin kelebekler. Tek bir dokunuşumla alev alan zar gibi kanatlarıyla,
acemice süzülüyorlar gövdemin oylumlarının yarattığı anaforlarda. Ben de onlarınbaharıyım. Herbiri bir tırtıl olarak geliyorlar bana. Özenle çıkarıyorum kozalarından,temizleyip kanatlandırıyorum. Sonra, bir gün ya da biraz daha fazla bir zamankanatlarıyla okşuyorlar beni. Ardından, tam da olması gereken zamanda, ölüpgidiyorlar. Kimse sonsuza dek kelebek kalamaz. Ama ben, böylelikle “her dem yeşil”kalıyorum.

Kullandığı deyimden hoşnut, usulca indirdi gözkapaklarını. Kirpiklerinin arasından kozmik bir ışık süzülerek, odanın içinde yüzen toz zerrelerini kavuruverdi. Bir buğu kapladı ortalığı. Kadın, düşünde mırıldanırcasına yineledi.


- her dem yeşil…



Devamını okumak için tıklayınız...
felsefe dükkanı
Arka plan resmi :
Tasarım: Meme-Dini