resim yok
Caravaggio

Posts Tagged ‘sanat’

Gözbebeği ve yalanlar

Cuma, Şubat 27th, 2009

Yeni bir yüzle ve artık kendi evinde yayınlanan bu küresel ağ oyuncağında sizlerle eski yazılarımı paylaşmayı sürdüreceğim, fırsat buldukça yeni metinler üretmeye de devam edeceğim elbet. Bu geceyse bir başka ruh haliyle oturuyorum klavyenin başında. Bir dostumun isteği ve önerisiyle, oldukça köhne hatta artık neredeyse klişe olmuş bir kavram üzerine yazmaya karar vermiştim. Öyle bir kavram ki bu, klişeliği yarattığı en doğrusal anlam uzayına bile taban tabana zıt düşecek bir ruh haline sokuyor insanı. Onu yeniden okuma çabasını bir tarafa bırakın,tek nefeste ezberden üzerine binlerce kelime yazıp söyleyebileceğim bir kavram Bu da açıkça ortaya koyuyor ki, üzerine çok da düşünmediğim, düşünülenin köhneliğini kabullenmekle yetindiğim bir kavram. Bilgelikten bahsediyorum ve bu bahse girmeden önce böylesi bir itirafı da oldukça faydalı buluyorum. Zira bu itiraf, bilgelik kavramı ve komşulukları çevresinde dönen klişelerin akıntısına kapılıp yolumu doğrudanlaştırdıkça,Sokratesin demonu gibi ensemde boza pişirsin istiyorum. Şimdi belki bir yeniden keşif ya da yeniden okuma için derin bir soluk ve yeni bir paragraf…

Bilgelik, genellikle belli türden bir bilginin sahibi ya da izleyicisi olmak ama çok zaman da aslında ulaşılmaz olan bu türden bilginin peşinde olmak olarak anlaşılagelmiştir. Hatta bilgeliği sağlayacak bilginin peşindelik ve onu sevmek, az sonra bu yazının yayında olacağı kategorinin adının da yaratıcısı olmuştur, yani felsefenin. Malumunuz felsefe de bilgelik-hikmet sevgisi demek..(philo-sophia) Peşinde olunan bu bilgi, diğer bilgi türlerinden farklı olarak, hakikat diye isimlendirilmiş, değişmez bilgi, değişmez olanın, ezeli ve ebedi olanın bilgisidir. Görüngüler dünyasının sürekli değişen ve aldatıcı sanılarının gerisinde yatan değişmez ilkelerin ve özün bilgisi.

Bu kısa metinde böylesi bir bilginin imkanı, bilinebilirliğinin imkanı, aktarılabilirliğinin imkanı gibi konuları ilgi alanımdan uzak tutacağım. Bunun ilk sebebi, çekindiğim klişelerin çoğunun bu çatallı yollarda pusuya yatmış olması, diğeriyse yerimin zamanımın darlığı. Yine, bir yaşama biçimi olarak bilgelik efsanesinden de bahsetmeyeceğim. Bu konuda hepimizin zihninde oldukça sğlam imgeler mevcut, bir çırpıda bir bilge prototipi tanımlayamayacak olanımız yoktur sanırım.

Kurgulayacağım şey daha çok bilgeliğe dair bir başka imkanın düşünülmesi olacak. Tür olarak, bilgi nesnesiyle aramıza giren, bir kısmı bizden bir kısmı doğadan kaynaklanan dolayımları aşmanın bir imkanı. Bilginin değerini artıran niteliklerden biri de onun doğrudanlığıdır. Burada bilginin değerinden kastımın onun doğruluk değeri olduğu sanılmasın, ancak şimdilik sadece bunu belirtip geçeceğim. Değer konusu daha tatminkar bir açıklamayı ilerleyen satırlarda kendiliğinden bulacaktır. Doğrudanlıktan kastettiğim-yine bunun mümkün olup olmadığını dışarda tutarak- bilginin nesneden özneye doğru, hiçbir dolayım ve aracı olmaksızın akışıdır. Her aracının bu bilgiyi bir çarpıtmaya uğratacağını gönül rahatlığıyla varsayabiliriz. Duyular, dil ve başkaları bu çarpıtıcıların en bilindikleridir. Burada yatan örtük ve sinsi bir varsayıma dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu çarpıtıcıların dışında bir bilgilenme yöntemini varsaymak, aynı zamanda şeylerin, uzamsal, kavramsal ve anlatısal içeriklerinin dışında da bir tür bilgilerinin olduğunu varsaymak demektir. Herhangi bir şeyin, tadı, kokusu, adı, sesi hatta tanımı dışında da bir bilgisi olduğuna inanmak demektir. Şeyi şey yapan her ne ise onun bilgisi… Ancak bu konuyla ilgilenmeyeceğimizi belirtmiştik, o yüzden diğer kriterimize dönelim. Yani çarpıtıcılardan uzak bilgilenen insana. Öncelikle bu çarpıtıcıların en büyüğünü ele alalım, yani dili. Dilin çarpıtıcıların en büyüğü olduğu savımı daha önce bir başka makalemde detaylandırdığımdan burada buna değinmeyeceğim. Dili ele almadan doğrudan dil-dışı deneyim alanına gireceğim. Prometheus ve isa başlıklı metinde değindiğimiz gibi hepimiz dil-dışı bir dönem ve süreçten geçiyoruz. Bebeklik… Henüz ben ve öteki kavramlarının dahi gelişmediği, insanlığın altın çağıyla özdeş, en büyük ana tanrıçayla bir bütün olunduğu dönemler.

Tüm mitlerde insanlar tanrılarla birarada oldukları, şeylerin bilgisine doğrudan sahip oldukları bir altın çağ yaşamışlardır. Ardından şölen biter ve insan cennetten kovularak, dolayımın doğasını oluşturduğu dünyaya atılır. Artık tanrılarla sadece bir kısım şanslı insanlar ve deliler biradadır. Bilgiye sadece onlar doğrudan ulaşabilir. İnsan saflığını yütürmiştir, çamura ve kana bulanmıştır. Bitimsiz bir çile, koşulsuz bir inanmışlık ve seçilmiş olmak ancak onu hakikate eriştirebilir. Zaman içerisinde sekülerleşen çile kavramı yerini çabaya, inanmışlık ahlaka bırakmıştır. Ancak bu durumda da hala bilgelik ve hakikat kavramlarına dair tüm motifleri bu hikayede bulabiliriz. Amaç hala değişmez bilgiyi bulabilmektir. En bilinemezci bile bilinemezliğin değişmezliğinde diretir. Ancak her an değişim içinde olan görüngülere bu değişmezliği atfedebilmenin tek yolu onları dil içine hapsedip, dondurup, genelleyip kavramlaştırmaktır ve az evvel de değindiğimiz gibi bu, aslında bizi dolayımsız bilgiden en çok uzaklaştıran şeydir.

İlgimizi dil-dışı deneyim alanı diye nitelendirdiğimiz bebeklik çağına çevirip, yeni bilgelik tanımımızın ilk motiflerini keşfe çıkalım. Öncelikle “ben” ve “öteki” kavramlarının henzü oluşmadığı, içine doğduğu ortamla neredeyse “bir”, edimsiz bir “tabula rasa” fikriyle karşı karşıyayız. Pek çok mitolojide, tekil olan tanrının “ben” deyişi, kendinin farkına varışı ilk bölünmeyi ve engellenemez yaratma sürecini başlatır. Yine doğu türünden bilgeliklerin tümü, yukarıda özelliklerini saydığımız bebeklik çağına dönmek için pek çok yöntem geliştirmişlerdir.(örn. meditasyon) Sonrasında insan yavrusunun sonsuz merakı ve keşfetme süreci başlar, tüm değişkenliğiyle dünyayı, her “şeyi” her nesneyi, her seferinde yeniden ve ilk kez deneyimleyerek. Onun için tek bir nesnenin bile sürekliliği söz konusu değildir. Önünden alıp ardınıza sakladığınız oyuncak puf olmuştur. Görmüyorsa yoktur, ellerinizin arasında varlığını sürdürmez. Çünkü henüz onu ölümsüz kılacak, soyutlayacak tutarlı bir adı yoktur. Her şey salt imgedir. Kavramlara hapsolmamış imgeler…

Tüm bu bilgilenme ediminin bir diğer özelliği, burada bilginin doğruluk değerinden söz etmenin mümkün olmayışıdır. Sözkonusu olan, keşifler, hayaller , oyunlar ve imgelerdir. Şeylere, ezberden değil, klişelerden uzak bir biçimde doğrudan yaklaşmaktadır dil-dışı alanın küçük ve doğal ustası. Altın çağın insanları, onların torunları şamanlar, ve günümüzdeki mirasçıları sanatçılar gibi.

Kimilerine bir sözlü anlatı üzerine oturup düşünmektense, onu bir ezgiyle mırıldanıp ayaklarını yere vura vura dans etmek daha bilgilendirici gelir, zira bu onu anlatının yaşandığı ruh haline evriltir. Kökenlerine döndürür. Kimileriyse bir metni yazanından tamamen bağımsız olarak, kendi yaşam dizgesi içinde, tüm olumladıklarını keşfetmek için okur. Her seferinde yeniden ve yeni bir anlam dizgesiyle. Bir başkası gözlerini kısıp bakar doğaya, renkleri çarpıtır, konturları eritir, sertleştirir. Ezgilerin dizgesini yıkar, çirkinin sırlarını deşer. Bilgeliğin büyüğüne göz dikeniyse, öncüllerinin yarattığı kavramların içini boşaltıp, yenilerini yaratır. Daha çok anlam mühendisliği diye adlandırmayı sevdiğim felsefe de aslen bir sanattır. O, bir analiz olmanın ötesinde kavram yaratma sanatıdır. Her felsefeci, kendi eseri olan, devşirdiği ya da yarattığı kavramlarla bilinir.

Artık ortaya koyduklarımıza aykırı olsa da belki küçük bir tanımla-ma-ma cüretini gösterebiliriz. Bilgelik, sınırlarını sadece öznenin belirlediği bir yaratma cüretinin adıdır. Burada yine bir başka yerde yazdığım bir metni alıntılayarak yazımı sonlandırmak istiyorum:

alaycı kuşları diğer kuşlardan çaldıkları sesleri taklit ederler. art arda birleştirip düzenleyerek, bitimsiz bir senfoni içerisinde sunarlar ve bunu yaparken yaşama dair hiçbir kaygıları yoktur. alaycı kuşları doğanın en büyük sanatçılarıdır.

Sanatçı gözü, gerçeği olduğundan farklı algılar ve eserinde bize bunu dayatır. eriyen konturlar, olmayan renkler, evrenle arasındaki sınırları yitirmiş figürler, tersyüz olarak içindeki duygu çorbasını kusan tenler… sanatçı, gerçekliği yeniden düzenler. O, numenle arasındaki dolayımı çok zaman yitirerek fenomenleri aşar. bilim adamı gibi, şeyi her ne ise o olarak görmek derdinde değildir. şeylerle umarsızca oynar. sanatçının gözbebeği, lunapark aynaları gibidir. oraya baktığınızda göreceğiniz şey, o sizi nasıl görmek istiyorsa odur. sanatçının gözbebeği bir düş kapanıdır. ruhunuzu ve düşlerinizi çalmaya çalışır.

Deliler gerçeği olduğundan farklı algılar ve bunu yaşamlarında bize dayatmaya çalışır…”


Devamını okumak için tıklayınız...

Djivan Gasparian dinlerken / Ruh ve Beden

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Üflemeli çalgılar her daim etkilemiştir beni. İnsanın içinden bir parçayı -ona hayat vereni - bir objeye teslim ederek sese dönüştürmesi bana oldukça mistik gelir. Bu anlamda üflemeli çalgıları (özellikle; Ney, duduk, Klarinet, Flüt…) dinlemek ayrı bir keyif verir bana. Üflemek hem insanın kendi bedeninden bir parçayı sese dönüştürmesi açısından en candan olanı hem de ikonografisi bakımından en Tanrısal olanıdır. Usta; nefesini sese dönüştürürken, çamuru insana dönüştüren Tanrı’ya öykünür.

Dün gece Djivan Gasparian’ı (Ermeni duduk virtiözü) dinlerken de bunları düşünüyordum. Sonra düşünüşüm başka bir mecraya kaydı. Ruh ve Beden karşıtlığı… Derrida’ya göre karşıt kavram çiftlerinin karşıtlığı birbirine eşit mevkilerdeki karşıtlık değildir. Daima kavramlardan birinin öncülüğüyle ve onun lehine tanımlıdırlar. Ruh-Beden karşıtlığında da bu karşıtlık ruh lehine tanımlanmıştır. Bunu biraz inceleyelim. Beden bu dünyaya ait olandır. Maddi yapıdadır. Oluş ve bozuluşa tabidir. Diğer taraftan Ruh her zaman insanın özniteliği olan(onu diğer canlılardan ayıran) akılla ilişkilendirilmiş Tanrısal olan parçamızdır. Ölümsüzdür.

Burada biraz terminolojiye girelim. İnsana canlılık veren şey ilkel topluluklarda nefes olarak görülür. Ruh ve can kelimeleri pek çok dilde kıyısından köşesinden nefesle ilişkilidir. Hatta ses olarak da solumaya öykünen kelimelerdir bunlar. Örneğin; Hay, Psykhe, Chi, Nefs, Ruh… Yani maddeye hareket kabiliyeti veren, ona can veren şey soluktur. (Bizim kullandığımız; “Son nefesini vermek” deyişinde de bunun net bir örneğini görüyoruz.)

Kavram çiftlerine dönersek; bu çiftler arasında baskın olarak tanımlanan daima karşıtına tahakküm gücüne sahiptir. Ruh ve beden örneğinde olduğu gibi. Tanrısal olanın doğal olana hakimiyeti, ya da yeni bir karşıtlıkla, doğal olmayanın doğal olana hakimiyeti. Karşıtlıkların en ilkellerinden birinin bu karşıtlık olduğunu düşünüyorum. Diğerleri bir anlamda bunun izdüşümleridirler. Erkek-Kadın (burada kadın doğal olandır), Kültür-Doğa vs.

Özellikle Erkek- Kadın karşıtlığının pek çok sinsi yönü vardır. Ancak uzatmak istemiyorum. Bu konuyu da başka bir yazımda inceleyeceğim.


Devamını okumak için tıklayınız...

Chihiro harikalar diyarında

Salı, Şubat 17th, 2009

Eliade’nin deyişiyle, toplum içinde yaşayan bir insanın her davranışı “kutsal”a ilişkin bir dizgeye göndermede bulunur. Böylesi bir kültürel kodlanmışlık, bir anlamda birlikte yaşayışımızın ve birbirimize güven duymamızın da ön koşulu gibidir. Büyüyen şehirlerimiz, kimliksizleşen görünümlerimizle artık bu güven duygusunun oldukça uzağındayız. Bu yüzden büyük şehirlerde dev bir paranoya örgüsünün içinde yaşıyoruz belki de. Ancak yine de bu kültürel kodlanmışlık, en derin korkularımızda, düşlerimizde, ya da kendisine en çok ihtiyacımız olduğu diğer anlarda çıkıveriyor karşımıza. İçimizde başka bir şeyle yerinin doldurulması imkansız bir mitolojik boşluk var.

Bir başka yerde, elimizde kalan yegane mistik deneyimlerden birinin de aşk olduğunu ifade etmiştim. Neyse ki, bu doğal, kendiliğinden ve teklifsiz deneyimin bizi bulmasını, bize vurmasını beklemek zorunda da değiliz. Fazla olmasa da hala masal anlatıcılar var aramızda. Esritici ozanlar, köklerinden kopmamış, onları okumayı ve yeniden okumayı bilen ustalar. Miyazaki de bunlardan biri.

Ada kültürü olmanın ayrıksı tüm özelliklerini fazlasıyla taşıyan bir toplumun rengarenk mitolojisindeki tekmil tanrıya ve ruha hizmet veren bir hamam işletmek ister miydiniz? Ya da orada köle olarak çalışmak? Sorularıma yanıt vermekte aceleci davranmayın. Karar vermeden önce izleyip bir kez daha düşünün.

Mitlerin popüler kültürle harmanlanıp yeniden sunulmasına dair pek çok örnek izledik geçtiğimiz dönemlerde. İlerleyen zamanlarda da birçoklarını izleyeceğimize eminim. Kahramanın sonsuz yolculuğu sürüyor. Çünkü ona ihtiyacımız var. İçimizdeki boşluğu, onun varlığına dair inançla doldurmaya ihtiyacımı var. Gündelik yaşamımızın ritüellerden ve kutsal olandan bu denli kopuşunun bedelini katlanılır kılmanın bir başka yolu yok. Yazılan her kelimede, çekilen her karede, resmedilen her imgede tanrıların sarhoş edici ayinlerine tanıklık etmeyi sürdüreceğiz. Ta ki onlar aramıza yeniden dönene dek. Bitimsiz bir yas çalışması bu.

Bu belli belirsiz ve yeniden okumaya muhtaç sunuşların yanında, zaman zaman da şimşekler çakacak, tamtamlar yeniden duyulup savaş baltaları gömüldükleri yerlerden çıkarılacak. Masal olmaktan utanmayan yapıtlarla tanrılar kısa süreli konukluklar için gelecekler dünyamıza. Yeni biçimlerle ama kendi öz adlarıyla. Ya da biz beyaz tavşanların peşinden deliklere süzülüp, zihnimizin rahimlerine, türümüzün köklerine döneceğiz. Kovulduğumuz cennetten küçük ve kesik soluklar alma şansımız olacak.

Masallardan uzak kalmamanız temennisiyle size Miyazaki‘nin Sen To Chihiro No Kamikakushi’sini önererektamamlıyorum yazımı.


Devamını okumak için tıklayınız...

Poseidon’un kucağında / Hellas’a bir bakış

Pazartesi, Ekim 27th, 2008

Arsız çığlığından tanıdım seni
Hala avurtlarında saklıyorsun
Eski düşlerden çalıntı cennetini
Kenetlenmiş kirpiklerime rağmen
Var diyorsun, hakikat diyorsun, yaşıyorsun diyorsun…
Göz bebeklerimi mesken etmiş
“Gerçek” adlı Yalancı…

Türümüz, kendini dünyanın hakimi yapan pek çok varoluşsal avantajına karşın; hakimi olduğu dünyayı anlamlandırmak için, mahkumu olduğu duyularının aldatıcılığıyla boğuşmak gibi yaman bir çelişkiyle mücadele etmekten uzunca bir süre hakimiyet alanına “Episteme” yi sokamamıştır. Bunun sonucu olarak da Kopernikus’un matematiksel ispatına dek ( Tamamıyla metafizik bir yaklaşımı içerdiğinden Pythagorasçıları dışarıda tutuyoruz) Dünya’yı evrenin merkezinde konumlanmış , Güneş’i de onun çevresinde dönüyor sanmıştır. Bununla da yetinmemiş; Güneş’in görünmesi ve ardından gözden yitmesine bağlı olarak küreyi “Doğu” ve “Batı” olmak üzere ikiye ayırmıştır. Doğu; güneşin doğduğu, bir dönemin popüler tabiriyle ışığın yükseldiği yerdir. Sözde ışığın söndüğü yer olan Batı’ysa, daha Doğu doğum sancıları çekmekteyken, dünyaya nur topu gibi bir hakim kültür getirerek “uçlu bucaklı” Avrupa topraklarında at koşturmaya başlamıştır. Yazımın asıl konusu da bu hakim kültürü besleyen köklerdir. Şöyle üstün körü bir kazıya başladığımızda; malum sebeplerden dolayı aydınlanmayı aştıktan sonra, köklere yakın bir yerde Hristiyan Kültürü çıkar karşımıza. Burada çok fazla oyalanmadan bir yargıya varırsak, aklımıza ilk gelecek şey Batı’nın ahlakı olur ki o hala Hristiyandır. Çok değil bir iki kürek daha atarsak Roma’ya varırız. Hani şu dillere destan düzeniyle Roma. Ve Batı’nın düzeni hala Romendir. Üşenmeyip biraz daha kazarsak da asıl hazineye ulaşırız. Batı’nın beyin kıvrımlarında turlamaya başlarız. Batı’nın aklına, ruhuna; bir anlamda diğerlerinin de yaratıcısı olduğu için Batı’nın her şeyi olan asıl kültüre ulaşırız. Bu kültürün adı “Antik Yunan”dır…

Tarihin gördüğü en ilginç Medeniyettir, Yunan Medeniyeti. Hegel’in de söylediği gibi, gereken tüm şartlar gereken oranlarda bir araya gelmiş ( ve bir daha da bu altın oranı asla yakalayamamıştır) ardından Yunan anakarası, çevresindeki adacıklar ve Batı Anadolu da insanlığın tanrılarını halketmiştir. Gerçi günümüz kültür tarihçilerinin Yunan’a bakışı, ” miracle of Greece” tavrının ötesinde biraz daha temkinlidir, ancak ben onlara göre çok daha yeni tanıştığım ve her okumamda beni daha da şaşırtan bir medeniyet için böylesi bir ukalalık yapmayacağım. Felsefe, Demokrasi, bu gün kullandığımız anlamıyla Tiyatro, kuramsal matematik, doğa bilimleri ve daha sayamadığım nicelerini bize miras bırakan bu kültüre en azından kafamda hak ettikleri yeri vereceğim.

İncelememin ana eksenini, bir anlamda birbirine zıt sayabileceğimiz ( biri Hegel’in diğeri Marks’ın izinde) iki Kültür Tarihçisinin fikirleri oluşturacak. Egon Friedell ve George Thomson. Çok fazla sistemli olmayacak yolculuğum. Zaten söz konusu Yunansa eğer bu çok da mümkün değil. Çünkü kaldırdığınız her taşın altından onlarca solucan çıkacaktır. Daha ziyade içimdeki bilgeyi, Sokrates’in tabiriyle Daimon’umu dinleyeceğim ve Ege’nin şefkatli dalgaları beni nereye sürüklerse oradan çıkacağım karaya…

Yunan’ı anlamak için belki de önce Yunanlıyı biraz tanımak lazım. Açıkçası yolda yürürken rastlayacağımız biri değil o. Rastlasak bile en iyimser tabirle; arsız, çirkef, yalancı,tembel ya da güvenilmez biri diye nitelendirirdik onu. Tanrısına bak kulunu al yani. Olimposta ne varsa Poliste de aynısı. Güvensiz bir insan Yunan insanı. Felsefesi de biraz bunun ürünü zaten. Ancak bu güvensizliğin sebebi dış kuvvetler değil. Çağdaşı olan pek çok güçlü imparatorlukça kuşatılmış olmasına rağmen Ana kara, ana kucağı kadar güvenli bir yer. Üç tarafı denizlerle, kuzeyiyse dağlarla kapatılmış. Arazi merkezi yönetime müsait değil. Benzer sebeplerle Fenikelilerde de rastladığımız şehir devletleri yani Polisler ana yönetim birimleri. Günümüzde kullandığımız politika ve polis kelimeleri oradan yadigar. Dışarıya karşı güvenli bir yer de olsa asla sakin değil. Polisler arasında sürekli bir çekişme var. En sudan şeyler bile savaş sebebi olabiliyor. Bunların bilinen en hafiflerinden biri bir otlak ihlali. Gerisini varın siz düşünün artık. Ayrıca bu iç çekişmeler, ve kuşatılmışlığın içindeki yalnızlık, Hellas yöresinde kalıtsal bir paranoya geliştirmiş olmalı. Merkezi yönetimin kurulamayışı, bir süre sonra düşünce bazında da emperyalizmin aşağılanmasına yol açıyor. Kimsenin gözü bir diğerinin toprağında değil. Buna karşın gaddarlıkta öyle ilerideler ki zaferle girdikleri toprakları kurutup terk etmek gibi bir alışkanlıkları var. Bunların hepsi kapalı bir yapı olmasına karşın, benzeri durumdaki Mısır’ın donmuşluğunun aksine Yunan’da fikirsel gelişim için gerekli dinamizmi sağlayıcı unsurlar. Bir de üretimin getirdiği avantajlar var. Dağlık arazi tarıma çok müsait olmadığından, erkenden güçlü bir tacirler sınıfı oluşuyor. Bu da yeni yerler görmeyi, metaya dayalı ekonominin erken gelişimini, kolonileşmeyi ve aktivasyonu sağlıyor. Yunan da Mitostan Logosa geçiş tarihin bardağının taşması gibidir. Diogenes Leartius’un da belirttiği gibi Hellas, çevresindeki kültürlerin omuzlarında yükselmiştir. Kafa emeğiyle gövde emeği arasındaki net ayrım da orada kalmasını sağlamıştır. Aristoteles’in de kaçınılmaz dediği kölelik Yunan’da öylesine yaygındır ki en fakir ailelerin bile üç beş hizmetçi çalıştırması şaşırtmaz bizi.

Yunan dehası gerçekten bizimkinden farklıdır. Yeterince hakkını verebilmek için bir noktayı hep göz önünde tutmalıyız. Bu gün kullandığımız kavramların yarısından fazlası o topraklarda filizlenmiştir. Belki bu yüzden haddinden fazla tanıdık gelir bize Hellen. Aslında şeyler bile bir başka görünmektedir göze oralarda. Havasında nem yoktur yarımadanın. Puslu sabahları, ara renkleri, baş döndüren perspektifi bilmez Yunanlılar. Güneş hızlı doğup hızlı batar. Alacakaranlığa yabancıdırlar. Geceleri bulutsuzdur. Yıldızlara dostturlar. Cinleri bile bir başkadır. Gündüzün ortasında alevlerin arasından çıkıverir. Bizi değil onları korkutur sadece. Sıcak yerlerdir Yunan illeri. Bu yüzden çokça zamanını sokakta geçirir Yunanlı. Kölelerini denetler. Stoalarla çevrili çarşıda birkaç tur atar. Gymnasiumda tenini ve tinini ehlileştirir. Bolca dedikodu yapar. Ülkesinin yönetimiyle ilgili kararlara katılır. Erkeklerle oynaşır. Kalabalık hamamlarda yıkanır. Geceleri çatısında çıplak yatar. Yukarıda sayılanların her biri kitaplık çapta konulardır. Ben bunların bir kaçına kısaca değinmekle yetineceğim.
DEMOKRASİ
Atina demokrasisi kurbanı Sokrates’in son anları.

Yunanlının bize hediye ettiği en önemli kavramlardan biri “Demokrasi”dir. Demos tan gelir. Bu kelime halk demektir. Halkın yönetimi. Burada herhangi bir ansiklopediden bulunabilecek şeyler yazarak kavramı tarihsel kalıplara sıkıştırmaktansa, daha derinlere Yunanlının ve benim ruhumdaki açılımlarına değinmek istiyorum. Yunan toplumu sınıflı bir toplum. Egemen sınıflar Demokrasi devrimine dek pek çok yöntemle egemenliklerini sürdürmeyi başarıyorlar. Bunların en insaflıları arasında yedi bilgelerden sayılan Yasa koyucu Solon’un ince ayarları var. O zamana değin borç için kölelik çok yaygınken Solon buna çeşitli kısıtlamalar getiriyor. Böylece köle doğanlarla, sonradan köle olanların birleşerek isyan etmeleri engelleniyor. Bazen de ezilen sınıflar kendilerini avutacak çarelere baş vuruyor. Yunan Dinine çok da yakın olmayan öte dünya ve ruhun bedende hapsolduğu gibi fikirlerle kurtuluşu muştulayan mysterialardan orpheusçuluk bunların en yaygın olanlarından. Sınıf mücadelesinin bir ürünü olan Orpheusçuluk daha sonra Pythagoras, Empedokles ve Platon felsefelerini etkilemesi açısından da ayrı bir öneme sahip. Ancak sonunda egemen sınıfın korktuğu başına geliyor ve aristokratlarla zorbaların iktidarını yıkan demokrasi devrimi gerçekleşiyor. Düşün dünyasında birkaç yönden yankısını buluyor bu devrim. İlk tepki aristokratlardan geliyor. Devrim mağduru Ephesoslu Herakleitos, kitleyi aşağılayan bir tavırla evrenin ulaşılması zor gizli bilgisi “Logos”u açıklıyor. Hieratik bir üslupla yazmaktadır Herakleitos. Nietsche’ninki gibi kapalı bir dili vardır. Bunun temel sebebi rahipler kuşağından gelmesidir. Halk değişimin döngüsü içerisinde günü yaşamakta ve kökenlerine ait bilgiyi koruyamamaktadır. Halk değişimi fark edememektedir. Ancak rahipler bu arkaik bilgiyi korurlar ve değişimin her aşaması hafızalarındadır. Herakleitos’un öğretisi de tam olarak buna koşuttur. O değişimi her şeyin önüne koyar ve bundaki değişmeyen öğeyi arar. Bulduğu şey logostur. Yani değişimin kanunu. İkinci tepki devrim yanlılarından gelir. Bunun felsefedeki temsilcisi filozof ya da daha doğru bir tabirle peygamber Empedokles’tir. Tam da halkın yönetimi ilkesine yakışacak şekilde felsefede “plüralizm”in ilk temsilcisi olur. “Enasır ı erbaa” öğretisini kurgular. Yani”sevgi” ve “nefret” tarafından güdülenerek şeyleri oluşturan dört unsur: Ateş, hava, toprak, su… Daha önce Miletos okulunun kurucusu ilk filozof Thales; şeylerin ana ilkesi, yani arkhesi olarak suyu, Anaksimenes havayı, az evvel bahsi geçen Herakleitos da ateşi seçerek monistler kategorisini oluşturmuşlardı. Felsefeden gelen üçüncü tepkiye geçmeden evvel Tiyatroya uğramakta fayda var. Gerek mitostan logosa geçişin gerekse demokrasi devriminin etkileri kendini Sophokles’te belli eder. Aiskhylos’ta yapılan bir yarışın galibinin belirlenmesi için çok basit yöntemlerin varlığına rağmen tanrılara baş vurulurken, Sophokles’in Oidipus’unda, Oidipus’un yazgısını belirleyen bir anlamda şahitler olmuştur. Foucoult’a göre düşüncenin tarzında irrasyonelden rasyonele doğru bir geçiş vardır. Benim buna ilavem, meşhur halk jürilerinin yarattığı paradigma değişimidir.

Felsefeden gelen üçüncü tepki, bir anlamda demokrasiden yararlananların tepkisidir. Ancak bunu hakkıyla açıklayabilmek için önce kısa bir mukaddimeye ihtiyacımız var…

Yunan’da uygulamaya konan Demokrasi, bu gün anladığımız anlamda demokrasiden biraz farklıdır. Biz temsili demokrasi içerisinde beş yılda bir seçtiğimiz vekillerce temsil edilmekteyiz. Ancak orada her karar referandumla alınmakta idi. Bizde güçler ayrılığı ilkesiyle, yasama yürütme ve yargı farklı kurumlarca yönetilirken, Yunanda tüm bunları tek bir kurum yapmakta idi. Halk! Mahkemelerde herkes jüri olur( aynı anda değil) ve karar verirdi. Yürütme işini üstlenen memurluklar dönüşümlü olarak el değiştirirdi. Özellikle mahkemelerde ve yönetimle ilgili kararların alınacağı noktalarda hitabet çok önemli idi. Ayrıca bu tür bir demokrasi herkesin devletle ilgili konularla ilgilenmesini, iyi konuşabilmesini vs. gerektiriyordu. Başka türlü demokrasi doğru bir şekilde varlığını sürdüremezdi. Zaten her şey doğru da gitmiyordu. Demokrasinin yıldızı Atina; iyi hatiplerin halkı yanlış kararlara sürüklemesiyle pek çok badireler atlatmıştı. Halk demokrasinin ihtiyacı olan eğitim gereksinimini Gymnasiumlarda karşılıyordu. Daha önce değinildiği gibi buralarda hem bedensel hem de zihinsel bir eğitim vardır. Günümüzde gymnasium kelimesi Almanca da Liseyi karşılamaktadır. Örneğin Platon’un Akademi’si de bir gymnasium’dur. Kelime çıplak olarak yapılan anlamına gelmektedir. Belki de bu yüzden kadınlara kapalıdır buralar. ( Sparta hariç. )Bir anlamda Yunanlının kusursuz fizik, ideal vücut takıntısını da açıklar Gymnasium. Bu takıntı özellikle sanattaki ideal form arayışı ve Platon’un felsefesinde mantıksal sonucuna ulaşmıştır. Ancak Gymnasiumlar Demokrasinin yarattığı yeni ihtiyaca tam olarak cevap verememektedir. Yunanlı hemen çareyi yaratır. Sofistler! Sofist kelimesi asıl itibariyle bilgelik demektir ve felsefe kelimesinin içinde yatar. ( Philo sophia: Bilgelik sevgisi) Ancak birazdan anacağımız sebeplerden ötürü anlam kaymasına uğrayarak para için bilgisini satanları aşağılamak amaçlı kullanılır olmuştur. Yunanlı o adeta evrende ne varsa ifade edebilecek güçteymiş gibi duran diline karşı nankördür biraz. Kendi dinamik yapısının önüne geçilemez değişimleriyle başa çıkmaya çalışırken, başının üstünde taşıdığı bir kavramı acımadan ayaklarının altında eziverir. Sofistte bunlardan biridir. Sofistler Yunanlıları özellikle hitabet, hukuk, devlet işleyişi, erdem gibi konularda eğitirken çok önemli gerçeklerin de ayırdına varmış ve insanı düşünmenin nesnesi yaparak Yunan aydınlanma çağını başlatmışlardır. Bizim Roussou’dan aşina olduğumuz toplum sözleşmesi kavramını ilk ortaya atanlar onlardır. Protogoras, “Homo mensura” ( insan her şeyin ölçüsüdür) diyerek Descartes ve Berkeley öznelliğinin ilk sınırlarını çizmiştir. Gorgias daha da ileri gitmiş ve ” Hiçbir şey yoktur, varsa da bilemeyiz, bilsek de aktaramayız” diyerek insanın acziyetini idrakine yol açmıştır. Bu da Sofistleri iki alanda uzmanlaşmaya yöneltmiştir. Güncel sorunlar ve faydacı ahlakla, öznelliğin nesnelleştirilmesi haline gelen ikna sanatı, retorik. Bu gelişme sofistlerin adını “sofist”e çıkarırken felsefi tepki olarak da Atina şeytan üçgenini yaratmıştır. Yani Sokrates, Platon ve Aristoteles… Bu üç felsefecinin öğretileri adeta sofizme bir reddiyedir. Sofizmin tiyatrodaki karşılığı Euripides’tir. Artık sahnede de konu insandır. Kaderinin değil karakterinin mahkumu olan insan.

Atina’da demokrasi çok uzun sürmez. Büyük devlet adamı Perikles’in önderliğinde Spartalılarla Peleponnes savaşları başlar. Sparta Atina gerginliğinin kökleri eskiye dayanmakla birlikte savaşın nedeni oldukça tazedir. O dönemde Hellas’ın en güçlü komşusu olan Persler bir dünya imparatorluğu kurmak üzere yola çıkmışlardır. Önce Anadoludaki Yunan kolonilerini ve Miletos’u işgal edip gözlerini ana karaya dikerler. Savaş uzun ve kanlı geçer. Atina’nın denizde Sparta Hopplits lerinin karadaki insan üstü direnişiyle Persler geri püskürtülür. Ancak tehdit sürmektedir ve Perslerin karadaki ezici üstünlüğüne karşılık Yunanlılar denizde üstünlük sağlamaları gerektiğinin bilincindedirler. Bu amaçla Atina önderliğinde bir pakt ve fon kurulur. Ancak Perikles bu fonda biriken parayı Atina’nın özellikle savaşta yıkılan Akropolis’in yeniden yapılanması için kullanınca müttefikleri rahatsız olmaya başlar ve tek başlarına başarılı olamayacaklarını bildiklerinden Spartalıları kışkırtarak birleşirler. Perikles savaşın kaçınılmaz olduğunu görür. Peleponnes savaşları böyle başlar. Perikles’in erken ölümüyle ve ardıllarının beceriksiz yönetimiyle Atina yenilir. Spartalılar müttefiklerinin “Atinayı kurutalım” teklifini “hellası işgalden kurtaranlara bu cezayı veremeyiz” diyerek geri çevirirler ve Atina’yı başına getirdikleri kukla bir yönetimle yeniden Tiranlığa mahkum ederler. Ancak bu da uzun sürmez ve yeniden demokrasi ilan edilir ve tarihinin en büyük günahlarından birini işler. Sokrates’i idama mahkum eder. “Azgın kitlelerin, usta hatiplerin elinde oradan oraya sürüklendiği bir yönetim şeklidir” demokrasi… Sokrates baldıran zehirini içer ve ölümsüzleşir. Öğrencisi Platon, içindeki acıyla olması gereken ideal devleti tasarlar. Bilgelerin yönettiği, komünal eğilimleri olan katı sınıflara ayrılmış bir devlettir bu. Ayrıca Sokrates’in hayatı boyunca tanımlamak için uğraştığı kavramlara bir realite yükleyerek onları kutsar ve ölümsüzleştirir Platon. Ardından Parmenides’le başlayan ontolojik mantığı ve Platon’un kavram realizmini mantıksal sonucu olan mantık öğretisine taşıyan Sıkıcı Profesör gelir. Aristoteles!… Kapsamlı bir “Doğa Bilimi”nin de kurucusudur bu filozof. Aynı zamanda ilk Dünya imparatorluğunun kurucusu sayılabilecek Büyük İskender’in de hocasıdır. Durağanlaşmış yapısı ve tamamen kentleşerek uygarlaşmış kültürlü halkıyla, kuzeydeki az gelişmiş Makedon köylüleri için kolay lokma olur Yunan Polisleri. Ana karada ilk kez birlik sağlanmıştır. Philippe dışında kimse bundan hoşnut değildir, ne de olsa emperyalizme karşıdır Yunanlılar. Philippe, K. Afrika ve Persepolis’i istemektedir. Ömrü vefa etmez. Oğluysa onun hayal bile edemediklerini yapar. Hocasından aldığı dersleri pek dinlememişe benzeyen İskender- ne de olsa Aristoteles, yönetim için bir tepeden bakıldığında tamamı görülebilecek şehirlerin en iyisi olduğunu savunuyordu- atını tek solukta Ganj’ın ardına dek sürer ve Hindistan’ı da içine alan bir Hellen imparatorluğu kurar. Doğu Batı kültürlerinin bu kaynaşması Yunan biliminin ve sanatının büyük atılımlar yapmasını sağlamıştır. Dünya İskender’e de kalmaz ve onun ölümüyle birlikte bir anlamda himayesinde Atina’da yaşamakta olan ve tam da bu sebepten pek de sevilmeyen Aristoteles, yargılanacağını anlayınca, Atinalılar’ın felsefeye karşı ikinci kez suç işlemelerini engellemek için şehri terk eder ve kendi okulu olan Lykeon’u ( Lise) kurar. Onun da ölümüyle, İskenderiye de bilim devam etmekle birlikte Antik Yunan’da felsefe defteri kapanır.
SANAT
Yukarıda kendilerinden bahsetmekte olduğumuz Dor’ların Ana karayı, İyon’ların Anadoluyu istilasından evvel de Ege’de oldukça zengin bir kültür dünyası var idi. Mykene ve Girit ( Minos) uygarlıkları. Bu uygarlıklardan elimizde bolca arkeolojik veri bulunmaktadır. Bu uygarlıklar sanatta oldukça ileri olmalarına karşın ( Örneğin Knossos sarayı mimarisi ve Freskleri, Troya VI-VII deki buluntular) bahsedilen istilanın ardından Ege kıyılarına bir sessizlik çöker. Sanki Yunanlıların bu uygarlıklardan aldığı tek miras İlyadadır. Başlangıç itibariyle Yunan Sanatı oldukça primitif ve devşirmedir. Önce geometrik desenli vazolar, ardından geometrik insan figürleri ve sonrasında Mısırdan devşirme heykeller. Bu heykeller oldukça sevilmiş olacakki adeta seri üretilmektedir. Bunlara Kore ve Kuros denir. Ama sonunda Yunan dehasından beklenen devrim gelir. Doryphoros Genci, adı verilen heykel. Devrimin adı da kontroposta duruştur. Basitçe ağırlığın iki ayak arasında eşit olarak dağıtılmamasıyla oluşan “S” biçiminde duruş. Yunanlı bizim gördüğümüz gibi görmez, o daha net görür demiştik ya! İşte tam da onun bir yansıması. Yunanlı heykelde hareketi yakalamıştır. Bunun arkası da gelir tabi. Hastalık derecesindeki uyum ve idealizm düşkünlüğü, teorik bir kafayla birleşince hemen Altın oran takip eder bu devrimi. Heykellerde çıplaklık vardır çünkü Yunanlı zaten çıplaktır. Giyinikken de sadedir. Kısa kollu bir Khiton ve iğnelerle tutturulmuş bir khimation. Tek fark; Spartalı kadınların, Gymnasiumda incelttikleri güzel bacaklarını göstermek için khimationlarını bellerine bağlamalarıydı. Bu yüzden Atinalılarca bacak teşhircileri diye anılırlardı. Belki de basit bir kıskançlıktır bu, ne de olsa Ana karanın en güzel kadınları onlardı. Heykellerin konusu mitolojikti. Çünkü Olimpos gündelik yaşamı yansıtmaktaydı. Belki biraz daha arsız, biraz daha çirkef, biraz daha yalancı… Bu arada Mitoloji demişken iki önemli Ozan’a kısaca değinmemek olmaz. Homeros ve Hesiodos. Hristiyanlık için İncil yazarları ne ise Yunanlı için Homeros ve Hesiodos ondan daha fazlası demek. Aralarında ilginç benzerliklerin yanı sıra ilginç de bir karşıtlık var. En önemli benzerlik üslupta. Theogonia, işler ve günler, İlyada, Odyssea… Dördü de heksametron vezniyle yazılmış. Zaten üslup yönünden Hesiodos öncülü Homeros’un takipçisi. Temel farksa sınıfları ve bunun metinlerine yansıyışı. Hesiodos bir çiftçi, işler ve günler’i çiftçiler için bir rehber olarak kaleme almış. Homeros’unkilerse kahramanlık destanları. Yunanlı yazar, bizim divan edebiyatındakine benzer kısa hece uzun hece uyumu vezinleri kullanır. Heksametron bunlardan biri. Üstelik şiirde kafiyeye de pek yüz vermez. Şiirleri müziksiz düşünülemez. Tiyatroda üç ana tür vardı; Tragedya, Komedya ve Satiyr. Tiyatroda da konular genelde mitolojiden. Belirli aralıklarla yarışmalar düzenlenirdi. Bunların en önemlisi hala sürmekte olan olimpiyatlardı. Burada konuşmacılar kendini, tiyatrocular oyunlarını, Sporcular da güçlerini sunardı. Özellikle spor karşılaşmaları çok önemli idi. Kazananlar kahraman ilan edilir ve ölümsüzleşmeleri için heykelleri dikilirdi. Bunların en dikkat çekeni, yine Yunan dehasının bir yansıması olarak; kazanan sporcuyu vücudunu yağdan temizlemek gibi gündelik bir işteyken gösteren heykeldir. Ayrıca disk atan adam da bu kategorideki meşhur heykellerdendir.
Sonuç olarak bu dar platformda Yunan Medeniyetini hakkıyla vermek mümkün olmadığı gibi; kendisi bile kendi değişimini bilemeyen, durağanlaştığı anda çökecek kadar dinamizme muhtaç bir toplumun fotoğrafını çekmek de kolay değildir. Açıkçası böylesi yetersiz çapta bir yazıyı kronoloji rehberi ya da alıntılar abidesi haline getirmeye de benim içim elvermezdi. Bunu kendi adıma kabızlığın yarattığı hamallık olarak görürüm. O yüzden bilen bir dostumla eski bir arkadaşımızı yüzümüzde tebessümlerle anarcasına kaleme alınmış bir yazı okudunuz. Tek amacım, konuya zaten hakim insanları, ayrıntılara boğmaksızın ağızlarında hoş bir tatla sohbetimize katmaktı. Ancak söz konusu olan Yunan’ı tek bir alanda derinlemesine arkeolojik bir kazıya tabi tutmak olduğunda gözümde korkudan eser kalmaz. Çünkü Yunan parçalanmaya her şeyden daha müsaittir. O her şeyi parçalara ayırarak inceleyen insanların parça parça yarattığı bir toplumdur. Yunan kendini yaratan bununla da yetinmeyip bizim simgelerimizi yaratan toplumun hikayesidir. Saygılarımla…

Kaynaklar:

Egon Friedell; Antik Yunan’ın Kültür Tarihi.
George Thomson; İlk Filozoflar
Gombrich; Sanatın öyküsü
Macit Gökberk; Felsefe Tarihi
Diogenes Leartius; Filozoflar, yaşamları ve Öğretileri
Server Tanilli; Yüzyılların Gerçeği ve Mirası. C.1
Bertrand Russell; Batı Felsefesi Tarihi. C.1


Devamını okumak için tıklayınız...
felsefe dükkanı
Arka plan resmi :
Tasarım: Meme-Dini