resim yok
Caravaggio

Posts Tagged ‘öykü’

Pembeydi gölgesi yalnızlığın

Pazartesi, Mart 2nd, 2009

Tekrarlandıkça anlamını yitirilen kelimeler vardır, içleri, kokuşmuş ağızların salyalarıyla doldukça ince kıvrımlarını yitiren, çirkef bulamacı suların ayaklarını kemirdiği toprak gibi içine çöküveren kelimeler. İsa anlamını çarmıha gerilerek buldu, ya bir kelime? Zihnimin çarmıhında kendi çaresizliğiyle hançerlenip kutsal bedeni tutkularımın leşyiyenlerince dişlenen kelimelerden biri öz deliliğimin çıplak ve kanlı etine dokundu. Yapışkan ve kaygan kızıllık arsızca titredi önce. kıvamlı şerbetleri kucaklayan pembe bir dil gibi uzandı sonra ileri. Lokmasını sağdan sola geçirdi, büyüttükçe büyüttü. Köklerinden kopardı onu. Kelimem havada asılı kaldı. Bir el matkabı gibi önce kendi içini sonra tüm geçmişimi döne döne oydu. Bir kelime, dilimde isyan başlattı. Yandaşlarını da kendi özgürlüğüne özendirip onların da içini boşalttı… Ve ben şimdi, kelimelerimi nereye bağlayacağım. Bir kelime, peşine tüm inandıklarımı katıp, evrenin kıyısından aşağı yuvarlandı…

Adların yokluğuna bir kez alışınca, işaret ettiklerinden de tiksinir oluyor insan. Bir adsız varolamayan her şeye lanet olsun.

Şişman bir kadının kasıklarında, pörsüyüp gevşemiş derisinin altındaki büklüm büklüm yağlarca kuşatılmış, adeta boğulmuş küçük, kutsal, kanatlı pembe gibi insan. Kutsal yalnızlığı etdeşlerinin biraradalığının kütlesiyle kuşatılmış.

Mutlak bir yalnızlık ve tanrısal bir delilik, bu ikisi ana bir kardeştirler. Gerçekten tanrısal olanın babası olmaz. Mutlak ve efendisiz birdoğurganlığın ürünüdür o. Kendini doğurtur. Karanlığı, izbeyi ve nemi sever. Kendi dışkısında yuvarlanmayı sever. Yapışkan alacakaranlıkların pezevengi, esritici buhurları sever. Düşleri ve masalları sever. Ötekinin olmadığı yerde aklın dizginleri deliliğin farelerince kemirilir.

Geçmişim, “ben”imin, anılarımın ve kelimelerimin teminatını yitirdim. Yaşamım hükümsüzdür!

Not( bu not yalnızca akıllı insanların görebileceği piksellere iliştirilmiştir) :


Devamını okumak için tıklayınız...

Kırılgan sevişmeler

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

odanın duvarları gerilip ürperdi. yumuşak ışığın yarattığı dalgalı gölgeler sağa sola kaçıştı. bir koku sindi köşelerin keskin yamaçlarına. bir koku tavana asarak kendini kıydı canına. sessizliği derin bir soluk veriş bozdu. bıçak gibi ikiye yardı odanın havaküresini. yarıktan içeri sarı sıcak bir ışık sızdı ve kuytulara sığınmış iki bedende ışıdı. bir gölge kümesi cesaretini toplayıp yeniden döndü duvarın soğuk yüzüne . birbirlerine sarılmış bir erkekle bir kadının gölgesi. aralarında ışıklı boşlukta şehvetin imzası salınıyordu. gölgeler sokulup ayrıldıkça sesler bir girdap gibi yükseldi odanın tavanına. iki dudağın isteksiz ayrılışlarının ıslak çığlıkları… iki tenin arzulu temaslarının arsız ritmleri… baslarda başdöndüren inlemeler … ve adeta rengi bile kızıla dönmüş nefesler… duvarlar bir saniyeyi bile kaçırmamak için yeniden sokuldu iki aşığın bedenine. bir ter damlası süzülüyordu adamın bel oyuğunda, kadının elleriyse sıkıca kavramıştı adamın kalçalarını. örtülere bürünmüştü adam ve kadın, alev alev yanan temiz çarşaflara dolanmıştı birbirine sarılmış vücutları. kadın tavana baktı, sanki gülümsüyordu ona, sanki göz kırptı kasıkları kadına, bir ateş düştü kutsal tepedeki tüylerin arasına. bir anafor, bir çekilme… bir eldiven gibi bedeni çıkarılırken ters yüz oldu. ayak parmaklarına dek sarsılıyordu. yeniden tavana baktı… bu kez kızıl bir karanlık indi gözlerine. dudaklarını ısırması dahi engel olamadı ciğerlerinden kopan çığlığa. can çekişen bir yılan gibi, beli büzülüp kalktı zeminden. zaman durdu. tavan yoktu artık sadece yıldzlar… ve kemik kıran kasılmalar … kaskatı kesildi birden! tırnaklarını geçirdiği çarşafın serinliğini hissetti. karnının içinde yaşayan su aygırı derin derin yutkundu bir kaç kez. sırtında süzülen serinlikle gülümsedi, gözlerini araladı. geri gelen tavanla arasında mutlu bir erkek yüzü vardı. dudaklarından onay almaya geliyordu ya da bir teşekkür bir aşk sözcüğü kondurmaya. öpücüğün ardından bedeninin üzerindeki son ağırlık da devrildi üzerinden, sırtında yatağı bile hissetmiyordu artık hafiflemişti… duvarlar yerlerine geri döndü. gölgeler sessizleşti. sesler kirişlere yayıldı örümcekağları gibi. artık sesiizliğin sesi hakimdi odaya. bir de titrek bir mumumn dans eden alevi…


Devamını okumak için tıklayınız...

Su-1

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

boşlukta yüzüyordu… yüzmek değil, çabasızca süzülüyordu. keyifli bir uyuşukluk sarmıştı heryanını, eciş bücüş bedeninden sıyrılmış gibiydi. ağırlıksızdı. neşeli br yunus, ardında yıldız tozları bırakarak hızla geçti yanından. ilk kez görüyordu böylesini, oysa buradaki tüm yunusları tanırdı, hepsi arkadaşıydı. sarıldığı taşla boşlukta döne döne ilerleyen pembe karınlı bir mürekkep balığı gördü ardından. kapkara boşluğu denizyıldızları taçlandırmışdı sarışın adaşları yerine. ve şimdi tüm yaratıklar etrafını çevreliyordu, keyifli uyuşukluk bir felçlinin acziyetine bırakmıştı yerini, binlerce, milyonlarca küçük dokunuş, varoluşsal bir linç eylemine dönüşüyordu. koltukaltında kör bir bıçağın dişlerini hisetti. neredeyse kesilen etin sesini bile duyuyordu, kendini kuşatmış, kollara yüzgeçlere, dikenlere rağmen o acıyı açıkça ayırdedebiliyordu. sonunda boğazında düğümlenen çığlığı hoyratça savurdu dışarı…

göğüs kafesinde dev bir timpanı çalınıyor gibiydi. yaratıklar kaybolmuştu ancak hala bedenini saran bir şeyler vardı ve koltukaltında kesif bir acı. evindeydi, mavinin göbeğinde. yukarı doğru çekildiğini hissetti. dirseklerinden aşağısı olmayan kollarını kullanarak dibe inmek istediyse de başaramadı, anımsamaya başlamıştı. dün geceden beri bedenini kuşatan bu ağlardan, bu kafesten kurtulmaya çalışıyordu, çabalarken bayılmış olmalıydı. Şimdiyse cellatları onu yüzeye doğru çekiyordu. bedenini sarmalamış olan iplerin kestiği koltukaltından bir kan bulutu yükseliyordu yukarı, onunla yarışırcasına. yüzeye doğru baktı. çaresizliğini kabullenmişti artık, bilmediği bir dilde zafer çığlıkları titreştiriyordu dalgaları, ve o dalgalar arasından yuvarlak yüzlü güneş gülümsüyordu ona. gittikçe yaklaşıyordu yüzeye ve güneşe. yaklaştıkça bir yüz belirginleşti sarı çanağın dalgalarla sevişen kıvrımlarında. onun yüzü, keşke şimdi yanında olsaydı, belki kurtarırdı onu. son bir kez adını söylemek istedi, bilmemesine rağmen. kelimelere yni doğmuş bir bebek kadar uzak olmasına rağmen. yüzü adıydı işte, yüzünü fısıldadı bir kaç kere…

memed…

“lanet olsun!” diye tısladı, düştüğü yerden kalkmaya çalışırken. koltuk değneklerinden destek alarak yeniden doğruldu, yetişmeliydi, sahile vaktinde ulaşmalıydı. ne yapacağını kestiremiyordu ya, hiçbir şey yapamasa da orada olmalıydı. bu küçük adada her haber çabucak yayılırdı. tıpkı deniz cadısının sonunda yakalandığı haberinin yaşadığı mağaraya kanat çırparak gelmesi gibi. “deniz cadısı” diye acı acı gülümsedi, olmayan bacaklarına inat dörtnala koşarken. sahile yığılı kana susamış kalabalığı görüyordu artık. “su” yu çekiyorlardı yukarı. yıllarca görmezden geldikleri günahlarını yoketmek istercesine hırs ve hevesle çekiyorlardı. buradan bile görebiliyordu gözlerindeki korkuyu ve ruhlarındaki inancı. kimsenin birbirine itiraf edemediği sırları duyabiliyordu. koşmaya devam etti, bir yandan da duaya.


Devamını okumak için tıklayınız...

Rahim duvarında sülük

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Git Elmira!… Nehrin serin suları söndürsün, teninin binbir erkeği kavuran ateşini. Bana cehennem olan mabedin, tatlısu yılanlarının cenneti olsun. Benden bir parçayı daha, bu kez seninle yolluyorum anneme. Git ve ona söyle! Benden çaldığı intiharımın ödencisin sen!

Lanetli bir oğulum ben. Bir bakirenin bacaklarının arasından taşıvermiş nefretiyim. Oysa içinde çürütmeliydi beni. Tüm erkeklerinden emdiği zehirle beni değil, kendini öldürmeliydi. İsa’dan daha kutsal bir oğulum ben! Vaadedilen cehenneme rağmen, insanlığın tüm günahlarını sırtımda taşıdım.

Hiç düşlenmemiş oğlunum senin. Gelişi kimseye müjde olmamış bir ucube. Efendilerin üzerinde inlerken, başının dik durmasını sağlayan bir günah keçisi… Ben çıkmak için çırpınırken, ellerinle, acı veren kadınlığını kapamış görürdüm seni düşlerimde. Başımdan içeri bastırırdın beni. Genzime kızıl kinin dolar, ağlayamazdım. Sonra, kasıklarını kemiren sıçanların uyandırdığı fahişeler gibi, bir çığlık atar, çekerdin ellerini. İrin olup gülünden püskürür, yayılırdım bacaklarının arasına. Düşlerimde bile hiç düşlemedin beni.

Cehennemin oğluyum ben! Ne bir cennetim oldu ne cennet hayalim. Tek dileğim; yakıcı alevin, bedenimi lime lime eden acısını bir an olsun dindirebilmekti. Göbek kordonumdan kıpkızıl lav, memelerinden köpüklü ağular emdim. Bana her bakışın köleliğini anımsattı sana, sen de beni köleleştirdin.

Kendi ölümümü bile çaldın benden. Lanetini ektiğin rahmine bıraktığım öç tohumları öldürdü seni, içini kemirerek. Oysa ben, seni öldürmeden ölemem ki. İçimden sana ait bir parçayı daha söktüm bugün, sen kokan bir başka bedenden. Onu sana yolluyorum şimdi.

Git, Elmira’m!… Yüzünde anemin gülümseyişi, memelerinde aynı zehir ama gözlerinde aşkla ışıyan ölüm. Seni ben öldürmedim, çünkü annem hiç doğurmadı beni. Sen, iffetini bir şeytana sunmanın bedelini ödedin.
Git…Sevgilim!


Devamını okumak için tıklayınız...

Her dem yeşil

Çarşamba, Şubat 18th, 2009
- Kimin ne dediği hiç umrumda değil!

Kelimeler, inci taneleri gibi tek tek ve ışıldayarak döküldü dişlerinin arasından. Cümlesinden duyduğu hoşnutluğun belli belirsiz kıvırdığı dudaklarını dinleyicisinden gizlemek istercesine sağa, günbatımını konuklayan pencereye doğru çevirdi başını. Usulca yanağını okşayan güneş, bir anda kadının bakışlarıyla karşılaşınca utancından iyice kızardı.

- Hele ki bunları yüzüme karşı değil de arkamdan söylüyorlarsa… Sözden kancalarıyla etime asılmaya çalışan örümceklerden kurtulmak için, hergün süt banyosu yapıyorum. Benim iffetim, tenimin pürüzsüzlüğünde saklı; kötücül hiçbir şey barınamıyor üzerinde, akıp gidiyor.

Bu kez, sözlerinin yarattığı etkiyi tartmak için, dinleyicisine çevirdi başını ve akşam güneşinin tüm kızıl şuasını emmiş bakışlarını, hiç aramadan, tek seferde gözbebeklerine mıhlayıverdi berikinin. Gözlerindeki yeşil dalgalar arsızca birbirlerini kovalayarak, ışık yutan karadeliğin çevresinde toplanıyorlardı. Tüm sırları ışıldayan yüzeyinin altında saklı, dört yöne uzanan, bitimsiz bir gölde rengarenk, zehirli kurbağalar hoplayıp zıplayarak; hoplayıp zıpladıkça pürüzsüz koyu yeşil yüzeyi binbir renkle dalgalandırarak, çiftleşme şarkılarını söylüyorlardı. Kızıla doydukça yeşil şimşekler çakıyordu irislerinde.

Şimdi kızarma sırası doktordaydı. Hiç hazır olmadığı bir anda göz göze gelmişti kadınla. Kırk beş yaşındaki, dingin gri bakışlı bu adamın yaşam ve enerji dolu-ancak on beş yıldır üç parça takım elbiselerin boyunduruğunda disipline edilmiş kontrollü ve biçimli gövdesi, az sonra, enine çizgilerinin renklerinden zevksizliğini açık eden ipek kravatının mengenesinde, cansız, yere yığılıverecekti. Bakışlarını önündeki boş not kağıtlarına doğru indirdi. Kaşlarının üzerinde tomurcuklanıvermiş ter damlacıklarından biri, şakağından kendine bir yol bularak yanağına doğru süzüldü. Nemli izinden hafif bir koku sızdı. Doktor, küçük dilinin ardında yığılı kelimelerden hiçbirini, kontrollü ve etkili bir biçimde özgür bırakamayacağını anlayınca öksürmekle yetindi. Boş beyaz kağıtlara, boş gri bakarken geçmişi kurcalayarak işine yarayabilecek bir şeyler arıyordu. Birden bulduğunu sandı; başını önünden kaldırmadan, yumuşak bir ses ve ifadesiz bir tonda konuşmaya başladı:

- Geçen seans, erkeklerin sizi tanımlamasından hoşlandığınızı söylemiştiniz…

Kısa bir es verdi. Koltuğunda bacak bacak üstüne atış oturan kadınınhala üzerine atılıp, tırnaklarını göğsüne geçirmemiş olmasından cesaret alıp, başını kaldırarak bitirdi cümlesini:

- Yanılıyor muyum?

Yirmili yaşlarının ortasındaki, neredeyse saydam denecek kadar beyaz tenli, güzelkadın artık ona değil, masanın üzerindeki fotoğrafa bakıyordu.

- Sekiz yaşındaydı, değil mi?

Doktor, kontrolü yeniden hastasına kaptırmaktan çekindiğinden, başıyla belli belirsizonaylamakla yetindi.

- Gülüşünü ve gözlerini sizinkilerden almış. Yüzündeki çizgilerin tüm soğukluğunu eriten, sıcak ve içten bir gülümseyişi var. Ben de bir kızım olsun istiyorum. Gözleri ve gülüşü benimkilere benzesin. Böylece onu kuşatan kelimelerim, aslında beni de kuşatsın. Kendimden büyülenişim, haklılık kazansın. Erkeklerin beni anlatışını seviyorum. Ellerinden çok, sözleriyle okşanmak mutlu ediyor beni. Hepsinin başka başka sevişlerinde bir başka ben keşfediyorum.

Bu kez, sair zamanlarda doktoru ters ışıkta bırakarak olduğundan ihtişamlı gösteren pencereye dikti gözlerini. Doktor, bunu farkettiğinde “seansları artık öğlene almalıyım” diye düşündü. Tam da şu an, onu yıkayan kızıl ışıktansa, kendini koltukaltlarından kavrayıp yükseltecek olanına ihtiyacı vardı. Kırmızı açık mavi gözlerini griye çeviriyordu.

Bulutlar, kanlı et parçaları gibi saçılmıştı, kızıl-gri bir renk alan göğün örtüsüne. Pencere açılıverse, boğucu br çürüme kokusu içeri dolacak gibiydi.

- Hiç söylemiş miydim doktor? Erkekleri narin kelebekler gibi görüyorum.

Kadın, ansızın gelen kahkahasını bastırmak için zarif elleriyle örttü yumuşak ve pembe dudaklarının üzerini. Elleri çok güzeldi. Bedeninizde küçük turlar atmasını isteyeceğiniz türden; ince, zun ve biçimli parmakları vardı. Bakımlı tırnakları belli ki özenle renklendirilmişti. Bu güzel elin gölgesindeki hınzır gülüş, yaramaz bir kız çocuğuna çevirmişti onu.

- Afedersiniz, ama bu, gerçekten güldürüyor beni. Kendilerini tohumluk aygırlar
gibi gören narin kelebekler. Tek bir dokunuşumla alev alan zar gibi kanatlarıyla,
acemice süzülüyorlar gövdemin oylumlarının yarattığı anaforlarda. Ben de onlarınbaharıyım. Herbiri bir tırtıl olarak geliyorlar bana. Özenle çıkarıyorum kozalarından,temizleyip kanatlandırıyorum. Sonra, bir gün ya da biraz daha fazla bir zamankanatlarıyla okşuyorlar beni. Ardından, tam da olması gereken zamanda, ölüpgidiyorlar. Kimse sonsuza dek kelebek kalamaz. Ama ben, böylelikle “her dem yeşil”kalıyorum.

Kullandığı deyimden hoşnut, usulca indirdi gözkapaklarını. Kirpiklerinin arasından kozmik bir ışık süzülerek, odanın içinde yüzen toz zerrelerini kavuruverdi. Bir buğu kapladı ortalığı. Kadın, düşünde mırıldanırcasına yineledi.


- her dem yeşil…



Devamını okumak için tıklayınız...

Delik-1

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Kimse ne olduğunu anlayamamıştı. Şehrin merkezinde, adına inat içerisinde sürekli aşıkların birbirlerine tatlı sözler fısıldayarak gezindiği “Yalnızlar Parkı”nın yerinde şimdi merkezinden dumanlar tüten bir krater duruyordu. İçinde mermer heykeller ve asırlık ağaçların rüzgarla fısıldaştığı koca park buhar olup uçmuştu sanki. Olay muhtemelen sabaha karşı, kimsenin ortalarda olmadığı bir saatte gerçekleşmişti. Kimse hiçbir şey görmemişti: Ne bir görgü tanığı, ne bir mağdur… Polis gece yarısı parkta yatan evsizleri de topladığından bomboş kalmıştı park.

İlk şaşkınlık anı geçmiş ve kolluk kuvvetleri kraterin çevresinde bir güvenlik şeridi oluşturmuştu. Sarı naylon surların içerisinde çevresinden merkezine yaklaştıkça toprağın sıcaklığının arttığı, merkezinde sıcaklığın kükürt kokulu bir duman olarak cisimleşip güneşin kucakladığı berrak temmuz göğüne yükseldiği krater, dışındaysa sıcaklığı çevreden merkeze azalan, polisler, basın mensupları, canlı yayın araçları ve meraklı kalabalıkların oluşturduğu bir et denizi hazırda beklemekteydi. Devingen kalabalıktan pek çok mesnetsiz uğultu bir ses anaforu halinde cisimleşip kükürt kokusunun kucakladığı temmuz göğüne yükseliyordu.

- kesinlikle bir bomba olmalı bu. savaş çıktı sonunda işte.
- e bomba olsa ses olurdu yahu, patlama falan duymadık hiç.
- yeni bomba bulmuşlar, nötron muymuş neymiş, sessiz atom şeysi.
- yok yok gök taşı bu, meksikada görmüştüm aynından.
- dairenin kusursuzluğunu görmüyor musunuz, bir ufo inmiş buraya.
- deprem olmalı, sanki sallandık gece biraz.
- kıyamet kopuyor kıyamet.
- homur hımır
- aaa, uuu, iii…

Bu söylentilerinin tümünün tıkandığı nokta mutlak sessizlikti. Ortada ne bir görgü ne duy’gu tanığı vardı. Yalnızlar parkı, varken yok olmuştu, bir anda ve sessizce, yerini dev bir yarığa bırakarak. Uğuldayan kalabalık bir minibüs tarafınfan yarıldı. Araçtan, ortaçağ şovalyeleri gibi zırhlara bürünmüş adamlar-belki de kadınlar, indiler, ellerindeki cihazlarla kratere girip toprak ölçümleri yapacaklardı. Radyoaktif bir serpinti olup olmadığı denetlenecekti. Güvenlik şeridinin öte yanına geçtiler, Bir helikopterin palleri, tedirginliğin kucakladığı tekinsiz temmuz göğünü tıokatlayarak gümbür gümbür dönüyordu. Bir karga hızla havalandı alaycı kanat çırpışlarıyla. Kraterin üzerinden geçti kükürtlü dumanı soluyarak. Gagasını kuzeybatıya çevirdi, gözlerini de kendi uçuşuyla 70 km lik mesafede olan otoyol kıyısındaki bir arsaya. Orada iki ata koşulmuş park halinde duran karavanda bir başka heyecan vardı.

Başında kukuletası, göğsüne dek uzanan saçak saçak sakallarını eliyle sıvazlayan adam karavanın önünden duran adama bakarak, tütün pası oturmuş, kanlı hırıltılarla bezeli kükürt kokulu nefesine sırt vermiş sesiyle konuşmaya başladı. “Ey erkişi, belinden tatlı sular eksik olmasın.” Adam bıyığının sol kanadıyla yanağındaki beni okşayarak onayladı berikini. Konuşmacı adamın solunda bıyığının hizasında erguvani duvağıyla başdöndüren geline döndü. “Ve sen hatun kişi, rahmin erinin tatlı sularıyla şerbetlendikçe yeni bebeler tomurcuklandırasın orada.” Kadın başını öne eğdi. Sizleri avcumdaki toprağın bana bağışladığı sırların yüzüsuyu hürmetine, bir ömür düzüşmeye mahkum ediyorum.” çevrelerinde toplanmış kalabalık üç kez haykırdı.

- hurraaaa!
- hurraaaa!
- hurraaaaa!

devam edecek…


Devamını okumak için tıklayınız...
felsefe dükkanı
Arka plan resmi :
Tasarım: Meme-Dini