resim yok
Caravaggio

Posts Tagged ‘ontoloji’

Sosyal Medya ve Ontoloji

Salı, Ekim 19th, 2010

Web 2.0 denilen paradigma değişimini herkes duymuştur sanırım. Pekçoğumuzun kafasında, doğru ya da yanlış, bunun neleri içerdiğine dair bir fikir bulunduğuna da eminim.Yine de üzerinden kısaca geçmemiz gerekirse; sanal mecralarda kullanıcı deneyiminin ve kullanıcının her yönden merkeze alınmasıyla özetleyebileceğimiz kırılmadır web 2.0 ( bir anlamda web’in modernizni ya da kartezyen hesaplaşması).

Etkisi, küresel ağda, gezinmekte olduğumuz mecraların sunumundan, bu mecralarda bize sunulan içeriğin üretim biçimine kadar pek çok sektörel alanda gözlenmiştir. Ancak bununla sınırlı kalmayıp, ontoloji açısından da yeniden değerlendirilmesi gereken bir durum halini almıştır.

Peki tam olarak ne değişmiştir?

“Bilgi güçtür” önermesinin günümüzde dönüştüğü biçim, “bilgi,yalnızca  onu üretenler ve yayanlar için güçtür” cümlesiyle özetlenebilir sanırım. Yeni bir medya biçimi olarak, ya da ona dönüşme sürecinde küresel ağ’ın vadettiği de aslında bundan farklı değildi. Çeşitli merkez ya da merciler tarafından üretilen bilgi ve içeriğin pasif kullanıcısı durumundaki tüketiciler. Değişime dair ilk sinyaller, pasif tüketim biçiminden, etkileşimli tüketim biçimine dönüş biçiminde geldi. Sanal varolanlar alanının özsel olarak sunduğu bir kısım imkanlar (interaktivite) sayesinde, İçeriğin tüketicileri, yani bir güç ve iktidar unsuru olarak bilgiye maruz bırakılan bizler, içeriğe katkıda bulunabilir ve onu yorumlayabilir hale geldik.

Ardından gelen değişim, içeriğe doğrudan müdaheleyle onu dönüştürmek, hatta içeriğin doğrudan üretimi olmuştur.

Tüm bunların en olgunlaşmış örneği olarak Wikipedia‘yı gösterebiliriz. Zira, Avrupa aydınlanmasının temel ürünlerinden biri olan, Ansiklopediye ve epistemolojik bir jestle bilginin meşruiyet biçimine yaptığı katkı-saldırıyla Wikipedia bahsi geçen dönüsümün belirleyicilerindendir.

İçeriğin tüketicisi tarafından müdaheleye açık hale getirilmesi, hatta kimi zaman doğrudan tüketicisi tarafından üretiliyor olması web 2.0′ı yaratan önemli kırılmalardan biridir. Özü gereği tekmerkezlilikten uzak olan web, artık merkezsiz hale gelmiştir.

“Soyut içeriği üreten tüketici” paradigması doğal olarak beraberinde tüketici-üreticinin kendi kişiselliğini içerik haline getirebilmesini getirmiştir. Web günlükleri (bloglar) bunun ilk örnekleridir.

Kişisel yönelimlerin içerik haline gelmesiyle beraber, bu yönelimlerin kapsamı, beğenileri de içine alacak şekilde genişlemiştir. Tüketici-üretici’nin, önce web’in tüm içeriğine katkıda bulunması sağlanmış, sonra da oluşan çöplükte yapılacak bir seçimin meşruiyetini sağlama görevi verilmiştir kendisine. Bu görevle de, devrimin başlangıç noktasından, yani içerik üretme işinden uzaklaştırılmıştır. Artık kullanıcı,digg’lemekte,  like’lamakta, buzz’lamaktadır. retweet ve reblogging yapmaktadır. Facebook.com da resmi like butonu ve aplikasyonunun çıkışıyla artan kullanıcı sayılarını hatırlayalım bir.

Hazır bahsi geçmişken, facebook konusu için de küçük bir parantez açmakta fayda var. Facebook‘un başarısının temel sırrını anlamak için yaptığı şeyi doğru anlamak gerekir. Facebook, eski paradigmanın temsilcisi olan arkadaşlık siteleri ve forumları alaşağı ettiği gibi, yeni paradigmanın ürünü çevrimiçi komünitelere de ciddi zaiyat vermiştir. (Bu unsurlar, anonym olma ihtiyacına cevap verdikleri sürece varlıklarını sürdüreceklerdir) Zira facebook kendi varlığınızı, reel arkadaşlık ağınızı, hem yatay hem dikey(zamansal) olarak, küresel ağa taşımanızı sağlamıştır. Artık varolmanız yetmektedir-gerekmektedir.

Son aşamadaysa, tüketici-üreticinin kendisi içerik haline gelmiştir. Facebook örneğinde varolmak yetmekte-gerekmekte demiştik, ancak  foursquare örneğinde, eylemin hatta bulunuşun(mevcudiyet-ousia) kendisi bir akış ve içerik halini almıştır. Sanal içerikteki bu ontik kayma, sadece kendi varlığını değil, dasein’i de doğrudan etkisi altına almakla tehdit eder. Etnik kökensiz yeni bir fırlatılışla karşı karşıya kalan insan varoluşu, bir tür içerik, söylem ve metin haline gelmiştir.

Yeni söylem düzeni, insan varoluşu ve sahip olduğu kavramları kökten değiştirmeye adaydır. Kayma sadece ontolojik değil, aksine temelde epistemolojik bir jeste sahiptir.


Devamını okumak için tıklayınız...

Antropontoloji

Pazar, Nisan 5th, 2009

Uzun zamandır felsefe adına bir şey yapmadığımı farkedip geçtiğimiz hafta sonu bunu kırmaya karar verdim. Verdiğim bu karar, doğru mecrasını Maltepe üniversitesinin düzenlediği felsefe konuşmaları adlı etkinliğin 9.’sunda bularak, beni cumartesi sabahı Maltepe Üniversitesi Dragos kampüsüne sürükledi. Etkinliğin ana konusu bu yıl “ontoloji” olarak belirlenmiş. Konunun 9 haftalık bir süreçte Maltepe Üniversitesi’nin akademik kadrosunda da görevli değerli alademisyenlerce yapılacak sunumlarla inceleneceği hoş bir etkinlik söz konusu.

İlk Haftanın konuşmacısı, pek çok çalışmasından da yakınen tanıdığımız Profesör Betül Çotuksöken‘di. Her zamanki etkileyici ve pedogojik üslubuyla, varlık felsefesinde yeni bir açılım sağlayacağını düşündüğü “antropontoloji” kavramını da içeren bir sunum gerçekleştirdi.

Antropontoloji kavramı Çotuksöken’in kendi deyişiyle “Antropoloji ve Ontoloji kavramlarının bir kelime oyunuyla birleştirilmesi” sonucu yaratılmış. Kavramın arka planı ve komşulukları, pek çok tanıdık öğe içeriyor ancak kavram yeni, hatta sunumun ertesinde google’da yaptığım aramada, her şeyi bilen yeniçağ bilgesinin bile cahili olduğu bir kavramla karşı karşıya olduğumu anladım. (şimdi arama yapanlar Çotuksöken’in konuyla ilgili bir metniyle karşılaşabilir)

Çotuksöken işe varolanların varlık düzlemlerini ayrımlandırarak başlıyor. “dilde varolan”, “düşüncede varolan”, ve “dış dünyada varolan” olarak üçlü bir ayrım çıkıyor ortaya. Burada hemen dikkati çeken, bu ayrımlandırmanın iki ayağının insanı ya da özneyi varsayması. Zira dil ve düşünce özne olmadan üzerine çok da fazla konuşamayacağımız iki kavram.

Nicolai Hartmann ve Takiyyeddin Mengüşoğlu isimleri de sunumda sıkça geçiyor. Ben burada Heidegger’i de anmadan geçemeyeceğim. Zira Çotuksöken’in bu kavramı kurarken geçirdiği süreçte, en azından sunum açısından önemli bir yer tutan “felsefi söylem” adlı çalışmasında ortaya attığı varolanın varlığının dil-dışı belirsizliği durumu bize Heiddeger’den de hayli tanıdık geliyor. Biraz daha edebi bir üslupla ve Heidegger’in deyişiyle varolanın öksüzlüğü diyeceğimiz bu durum, özneye ya da insana bağlı bir ontolojiyi meşrulaştıran ana argümanlardan.

Şöyleşi de gelen sorulardan biri de, antropontoloji kavramının bir özne-merkezciliğe ya da solipsizme yol açıp açmayacağı konusuydu. Çotuksöken bu soruyu Kant’ı alıntılayarak yanıtladı. Bildiğimiz gibi Kant’da varolanın varlığıyla ilgilenmez. Numen kavramının kanatları altında onun insan-dışı varlığını stabilize eder, ancak insan tarafından bilinemez kılar. İnsanın ilgi alanına giren burada fnomenlerdir. Varolanın varlığının bilgisi insanda fenomenler üzerinden tezahür eder. İnsan sadece uzam ve zaman gibi kategorilerle yoğurulmuş fenomenleri bilebilir. Ötesi transandentaldir. Aslında bu noktada bir şeye aklım takılıyor. Tırnak içinde tu kaka diye itelenen solipsizmden kaçınmak için yapılan bu dilsel manevra aslında çok da bir şey söylemiyor. Evet, varolanın varlığı doğrudan özneye bağlanmıyor, ancak özne dışında bu varlığın bilgisine ulaşacak bir yol da tanımlanmıyor. O halde varolanın kendi özne-dışı varlığı umursanmazken ya da konu-dışı bırakılırken aslında yok sayılabilecek bir hale de geliyor. En azından bu konu asli önemini yitiriyor.

Gelelim Antropontolojiye. Bu kavram kendi ifadesinin de bize muştuladığı gibi, antropolojik bir ontoloji yöntemi ortaya koyuyor. Hartmann’ın dile getirdiği, “insanın bölünemezliği” ilkesinden hareketle insanı bir bütün olarak ele alıp varlığın ondaki bilgisini ilgi alanına sokuyor. Bu yönüyle asıl ilgi alanı dildeki ve düşüncedeki varolanlar gibi duruyor. Zira dil/düşünce/özne-dışı varolan Kant’ın Numen’i gibi insan bilgisinin ötesinde kalıyor. Bu konuyu ileride daha detaylı irdelemek üzere şimdilik kenara bırakalım ve söyleşide üzerine uzunca tartışılan konulardan biri olan sanal varolanlar’a kısaca değinelim.

Çotuksöken yeni bir varoluş biçimi olarak sanal varolanlar’ı ortaya koyuyor. Özellikle uzam ve zaman farklılığıyla diğer varoluş tarzlarından ayırdedebildiğimiz bu varolanlar, içinde yaşadığımız dönemde ve sonrasında sıklıkça tartışılacak yeni bir varlık alanını oluşturuyorlar. Bu konuda pekçok çağdaş düşünürün yanısıra özellikle Baudrillard’ın çalışmaları dikkatle incelmeye değer. Ancak günden güne bilim-kurgu olmaktan çıkıp hayatımızın daha çok içine giren bu entiteler her geçen gün daha yoğun bir ilgiyi özellikle de akademik bir ilgiyi hakeder hale geliyorlar.

Önümüzdeki haftasonu söyleşiyi izlemeye gideceğim yeniden. Bu kez Sevgi İyi’nin öz’le ilgili bir sunumu var. Bu konuyu da yeniden irdeleyecek olmakla birlikte sizleri önümüzdeki haftadan da habersiz bırakmayacağım. Muhakkak ilginç şeyler çıkacaktır. Bu tip etkinliklerin, akademi içi ve dışı felsefecilerin kucaklaştığı ortamların daha sıklaşması dileklerimi de buradan kamuya iletmek isterim.


Devamını okumak için tıklayınız...
felsefe dükkanı
Arka plan resmi :
Tasarım: Meme-Dini