resim yok
Caravaggio

Posts Tagged ‘jacques derrida’

Beden ve onun anlamlanışı üzerine

Salı, Şubat 17th, 2009

Bu sunumu hazırlarken kafamı kurcalayan temel konulardan biri-ki çalışma aslında oldukça geniş bir tabana yayılacak- burada anlatacağım şeyin ne olacağına dairdi. Beden ve onun anlamlanışına dair çalışmamdaki alt başlıklardan birini sunmayı düşündüysem de, nihai kararımı, konuya bir giriş yapmak ve kongre başlığına paralel olarak konumu incelerken taşıdığım ve taşıyacağım kaygıları anlatmak yönünde verdim. Burada size anlatacağım şey, bedenin kökenini de hesaba katarak kurgulanmış bir masal olacak.

Eskiden beri söylenegelen şey, zihnin karşıtlıklar üzerine düşündüğüdür. Karşıtlıklar, birbirlerine nispetle tanımlanır ve bu tanımlama daima içlerinden biri lehine olur. İki karşıt kavramdan biri daima gölge kavramdır. Asıl olan, diğerinin, kendisine nispetle tanımlandığı kavramın gölgesidir. Beden dendiğinde, aklımıza gelen en temel karşıtlıklardan biri, ruh-zihin, beden karşıtlığıdır. Günümüz yaklaşımı genel olarak, zihnin bedenden ayrı dşünülemeyeceğini söylese de tarihin her döneminde bu böyle değildi. Felsefe tarihinde de bu karşıtlık daima asıl sorunlardan biri olagelmiştir.
kimi zaman beden ruhun taşıyıcısı olarak görülmüş, kimi zaman da ruh bedenin taşıyıcısı olmuştur.
Beden bir yanıyla doğanın bir uzantısı, diğer yanıyla da ruhla doğa arasındaki aşılmaz sınırdır. Beden topraktan gelir. Neredeyse tüm yaratılış söylencelerinde çamurla yoğurulmuştur. Ruhsa etimolojik incelemelerin gösterdiği gibi, hava-nefestir. Bedene canlılığını veren şey, toprağı dirilten şey bir anlamda tanrının içine üflediği nefes, ya da daha doğrudan bakışla soluk alıp verirken ciğerlerimize dolan havadır. Ruh uranos‘un hayaletidir bir bakıma. Bedense Gaia‘dan bir parça. Bu ayrım karşıtlığımıza ikincil bir anlam katıyor. Ruh karşıtlığımızın eril tarafı, bedense dişi tarafıdır. Bu yüzden de ruh bedenin içine hapsolmuştur. Bir yandan da bedeni yönetmektedir. Şimdilik bu kısma fazla değinmeyeceğim, çünkü kadın-erkek karşıtlığı da ayrıca inceleyeceğim karşıtlıklardan olacak.

Şimdi izninizle kısa bir içe bakış seansı gerçekleştirmek istiyorum. Bedenden ayrı bir özne, bir akıl, bir ben üzerine kazı yapacağım. Bedenimizle aramızda daima bir mesafe olduğu açık. Ben adeta karargahına kurulu , bedenin içsel süreçlerinden bihaber, ancak kendine verilen raporlar doğrultusunda onu yöneten bir komutan. İçsel süreçlerden bihaber olmak, bence burası önemli. Bedende bilincimiz dışında süregelen faaliyetler, sindirim, dolaşım, hormonal değişimler. Bunlar bizi bedenimize yabancılaştıran, aramıza mesafeyi koyan temel faktörlerden biri. Bir diğeriyse dil sanırım. Acıktım dediğimde olan nedir? Beden, alışkanlıkları ve ihtiyaçları doğrultusunda birtakım uyarılarda bulunur. Mide asit salgılar, kan şekerinin düşmesine bağlı olarak takatsizlik meydana gelir vs. ve tüm bu süreçler bilinç düzeyimizde, ben acıktım ifadesiyle anlam bulur. Bedenimde bunca şey döndü ve ben acıktım, içsel süreçlerimizden bihaber olduğumuz gibi, aynı zamanda onun bize verdiği hisleri de dil sayesinde bir özneye tanımlamaktayız. Peki beden olmaksızın bir özne mümkün müdür? Bedenden ayrı bir “ben” düşünülebilir mi? Burada öznenin dilin bir dayatması olduğunu savını bir kenara bırakıyor, onu varsayıyor ve bedenden ayrı düşünülüp düşünülemeyeceğini sorguluyorum. Bu noktada İbn-i Sina’nın bizi davet ettiği bir düşünce deneyinin biraz genişletilmiş halini anmak istiyorum.

Yüksekçe bir yerden düşmekte olduğumuzu varsayalım, düşüşümüz esnasında, adeta sürtündüğümüz havanın etkisiyle ağır ağır duyularımızdan sıyrıldığımızı düşleyelim. Önce görme duyumuzu yitiriyoruz. Artık düştüğümüzü görmemekte, ama hala hissetmekte, bilmekteyiz. Ardından kulaklarımız, tad alma ve koklama duyumuz, dokunma duyumuz, ve uzam algımız kaybolsun. Artık düştüğümüzü hissetmiyoruz lakin belleğimizin yardımıyla bunu biliyoruz. Belleğimizi de kaldırırsak, bu da kaybolacak, hatta dille birlikte “ben” de yitip gidecek. Öznenin sabitliğini ve tutarlılığını sağlayan bellektir. Dil-dışı deneyimleri tanımlayamasak da, hala hiçbir eyleme konu olmayan, kendini kararlı olarak zamana yayamayan, çünkü bellekle birlikte zaman algısı da kayboldu, bir çekirdek özne olduğunu varsayalım- her ne kadar özne tanımıyla çelişik olsa da… Beden yitip gittiğinde kalan bir şey varsa, o her ne ise artık, bu ruh ve bedenin, birbirinden farklı tözler olarak karşıtlıklarını meşru kılacaktır. Lakin şimdilik beni ilgilendiren, bu karşıtlığın meşruiyetinden çok varlığı ve bunun düşün tarihine etkisi. Bedene dair algımızı nasıl etkilediği.

Beden ruhun hapisanesidir, ruh ölümsüz, bedense ölümlüdür. Hatta bir adım öteye gidelim, beden, oluşa gelişi, zamana tabi oluşu ve değişime açıklığıyla ölümün sebebidir. Ruhsa değişime tabi olmayandır ve bu yüzden ölümsüzdür. Adeta benin, bedenin ölümlülüğüne karşı ortaya koyduğu bir kalkandır. Ruh tüm erdemlerin kaynağıdır, o tanrısaldır, bedense kötülüklerin merkezidir. Ruh, evreni bilmek için bedene ihtiyaç duymaktadır.

Aziz Paulus kıvrak bir hamleyle ilk günahı tenle ilişkilendirmeden çok evvel Hellasta filizlenmeye başlamıştı bedenin acizliği ve kötülüğüne dair fikirler. Ruhun bedenden koparılışı, onun içine hapsoluşuyla birlikte bedenin hazları da kötülenir olmuştu. Beden aşılması gerekendi, hazzın bedeli acıydı, eril olan sadece kendi hazlarını meşru görüyordu. İlk günah, genel olarak tene yüklemekle birlikte, diğer taraftan da kadına ve kadın bedenine yüklenmiştir.

Toprağın dişiyle ilişkisi hemen tüm mitlerde ortaktır, bu üretkenlikle, yani doğumla bağlantılıdır. Bu yüzden ölüleri toprağa gömmek, rahme geri göndermek ya da ekmek cansız bedeni yeniden canlandırmak için en sık başvurulan yollardan biridir. Ölü beden bu rahimden yeniden doğacak ya da ekildiği toprakta yeniden filizlenecektir. Burada bir not olarak, kadının kendinden ya da doğaya bağlı yaratıcılığının-yani doğumun- erkeğin henüz bundaki rolünü bilmediği dönemlerde, kadına ve onun bedenine kattığı tanrısallığı da eklemek istiyorum. Apollon için inşa edilen delphoi tapınağında, yeraltına inen bir mağara vardır. Bu mağara Gaia’nın vajinasıdır. Bilgelik, ya da bilicilik güçleri aslında Gaia’dan gelmektedir.

Tarımın gelişmesiyle birlikte, toprağın kendiliğinden yaratım gücü gemlenmiş ve ehlileştirilmiş, insana tabi kılınmıştır, bunun kadına bakışta önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Dişil imge olan toprağın verimliliğinin kontrol altına alınması, kadının da kontrol altına alınmasını sağlamıştır, diğer taraftan şehirlerin oluşumuyla, doğadan ve onun tehditlerinden kopuş, yalıtılma da ruh ve beden karşıtlığını güçlendirmiştir. Akıl doğaya galebe çalmıştır.

İsa babasız doğmuştur, o mucize doğumdur. Bir erkeğe ihtiyaç duymadan bir rahimde varolmuştur. Tanrının bedenlenmesidir. Kutsal ruh kendi isteğiyle bedene bürünmüş ve insanlığın acılarını sırtlamıştır. İsa bedenlenmiş, bedene girmiş değil, bedenlenmiş ruh olarak, bir ruh-beden olarak tarihin gördüğü en büyük bilgedir. Yeniden göğe yükseldikten sonraysa ardında etini ve kanını bırakmıştır.

Beden tüketmek, yani yamyamlık, bedenin sahip olduğu güçleri içselleştirmek için uygulanan bir ritüeldir. Burada ruhun bedenin içinde hatta uzuvlarda olduğu fikrini görüyoruz, bir adım ötesi, sahip oldukları güçleri ele geçirmek için hayvanların çeşitli uzuvlarını yemek fikri de aynı motifi taşımaktadır.

.

.

Doğum, bir ölümdür aslında, cennetten düşmedir, rahimdeki yaşantının son bulması, ademle havvanın cennetten kovuluşuna benzer. Tamamen korunduğu emin beldede her türlü nimetin kendisine sunulduğu insan yavrusu, asla unutmayacağı cennetinden kovularak dünyaya düşer.

Bedenin anlamlanışına dair bir başka sorunsal da, ona bakışımızın belirlendiği kaynaklardır. Bedenin idealize edilmesi, görünümün standartlar kazanması, onu görme biçimlerimizin belirlenmesi. Buna bağlı olarak sadece güzel olanı görme biçimimiz değil, kusurlu olana dair normlarımız da belirlenmiş olur.

Nietzsche ve sonrasında foucault’da beden kendini bir savaş alanı olarak bulur. N’de diğer bedenlere ve iktidara karşı kendi için savaşırken F’da bu savaş iktidarın beden üzerine verdiği savaşa döner.

Günümüz dünyasında beden artık bir meta, fetiş haline gelmiştir.

Artık her beden, taşıdığı eklentilerle bir cyborgdur aslında. Dona Haraway bu cyborg kavramını kullanarak kadın-erkek kavram çiftinin karşıtlığını yapısöküme uğratmayı dener.

tanrılara görünmek için yapılan dövmeler, onlara benzemek için takılan mask ve sürülen boyalar artık sadece bedenin fetişleştirilmesi amacına hizmet eder hale gelmiştir.

Ölüler en büyük bilgelerdir. Belki yaşamın diğer boyutuna geçtiklerinden, belki salt ruha döndüklerinden belki de diğer ölülerle bir araya gelip kabilenin kökenleriyle içi içe olmalarından. Ya da tanrılarla birlikte olduklarından. Ama yadsınamayacak bir şey de şudur, onlar cennete, yani toprağın rahmine, bilginin ve bilgeliğin kaynağına geri dönmüşlerdir.


Devamını okumak için tıklayınız...

Anlamın sonsuz yolculuğu - Bengi dönüş

Salı, Şubat 17th, 2009

Klasik felsefenin özne nesne ayrımından yola çıkarsak, özneyle nesne arasındaki ilişki sonucu bilgi ve anlam ortaya çıkar. Özne anlamlandırandır. Gerçekliğe muhatap olan ve ona anlam verendir. Ben de burada anlam üzerine biraz konuşmak istiyorum. Anlam nedir ve nerede ortaya çıkar? Konuştuğumuzda, düşündüğümüzde ve okuduğumuzda; yani kavramları taşıyan yargılarda ve onların evi olan dilde… Herhangi bir kavramın anlamı dil içerisinde ifade edilebilir değildir. Bir kelimenin anlamını veremeyiz, onu ancak örneklendirebiliriz. Tıpkı sözlüklerin yaptığı gibi…Bu örneklendirmeler tüketilebilir değildir. Birbirleriyle bağlantılı bu kavramlar bir ağ oluşturur. Dil de, göstergeler ve onlar arasındaki ilişkilerden oluşan değişken bir ana ağ durumundadır. Bu ağın aynı zamanda, nöronlar arasındaki sinaptik bağlantılara izdüşümünü de hesaba katarak fiziksel olduğunu iddia edeceğim. Ve anlamın fiziksel bir ağın yan ürünü olduğunu öne süreceğim. Göstergelerden oluşan dev bir network. Bu durumda gösterilen ya da işaret edilen nedir? Anlam orada mı ortaya çıkar?

Anlam bir yanılsamadır. Düşünürken yeni dilsel formlar üretiriz. Bunların tek bir kavrama karşılık gelenlerinin tüketilmeleri mümkün değildir. Anlamlandırma süreci bu türetme işidir. Dilsel formlar birbirlerini refere eder, birbirlerine karşılık gelirler. Aralarında oluşturdukları kurgu ve kombinasyonlarsa belirli tepki ve eylemler üretir ve gramatolojik öznemiz yeni bir yanılsamayla araya girerek sözde bilinçlilik haline yol açar. Burada gösterge de gösterilen de zihnimizdedir. Dış dünyaya herhangi bir referans söz konusu değildir. Dış dünyaya ontolojik olarak en yakın “gösterilen”, nihai referant olan imgedir. İmge olgu veya nesnenin resmi ya da duyu verisi olmanın ötesinde bir içeriğe sahiptir. En basit örneklemesiyle ona, duygusal bağlantılarla kategorilenmiş ya da biçimlenmiş duyu verisi diyebiliriz. İmge tepki üretir. İnsan dışı canlılarda sinaptik karmaşıklığa bağlı olarak imge kendisini refere eder ve doğrudan tepki doğurur. Ancak sistemin karmaşıklığı arttıkça gösterenle gösterilen arasındaki mesafe de artar. Bu artışla dilde ve düşüncede biçimsellik başlarken algıda da kavramsallaştırma ve içeriklendirme artar. Yani biçimsel olan kavramsallaşırken, içeriği olan da biçimselleşir. Bu bir nevi olguların erimesi ve sistemin her şeyi evetlemesine yol açar. Dilde karşıtlıklar zamanla yok olur. Bir kavramın referans dizgesi içerisindeki herhangi bir alt ağ neredeyse tüm yapıyı ve sistemi içerir hale gelir. Dil kendi yapısını sökmekte ve nötrleşmektedir. Dil olası tüm evren tasavvurlarını olumlar. Dilin imkanları, dilsel edimin yani düşünmenin imkanlarından daha geniştir. Bunu tasavvur edilebilirliği olmayan önermelerde daha iyi görebiliriz.

Kültür, mit ve dil sonuncunun gölgesinde ve neredeyse tamamen ona indirgenerek fiziksel olarak içselleştirilirler. Mitteki dildışı formlar onu türe aşkın kılar. Bunlar hem türün hem de bireyin dildışı döneminden belki de evrimin önceki aşamalarından kalma imgeler ve sinir sistemi güdüklükleridir. Mit içindeki dilsel formlarsa onun bireye aşkınlığını sağlar. Çünkü dil bireye aşkındır. Günümüzde mitin etkisini yitirmesinin temel sebebi bu dildışı formların esritici güçlerini keşfedilip dilselleştirilerek yitirmiş olmalarıdır. Dildışı formlar göstergeyle gösterilen arasındaki dolayımsız bağlantıyı sağlarlar. Tıpkı sistem karmaşıklığın azaldığı diğer canlı türlerindeki gibi. Bahsettiğimiz dilselleştirme rasyonelleşmeyle ortaya çıkmıştır. Bir anlamda mitostan logosa geçişle. Belki de dildışı kökenli mitlerin yerini dil kökenli dinlere bırakmasıyla.

Konumuzu çok fazla dağıtmadan matematikte anlam sorunuyla ilgili de biraz konuşalım. Matematiksel yargılarda (örn: Her a, b £ R için a-b) simgeler belirli bağlamlarda kullanılır. A ve b, R’nin elemanı olduklarında yukarıdaki yargı geçerlidir. R’ de belli bir grup axiomu gerçeklemesi gereken sayı kümesidir. Burada anlamın ortaya çıkabilmesi için sistemin bu noktaya kadar bir bütün halinde ele alınması gerekir. “2 küçüktür 3 dediğimizde ise peano axiomlarından yola çıkarak yargının doğruluğunu gösterebiliriz ancak artık anlamın ortaya çıkış şekli değişmiştir. Burada anlam “ben bir insanım” yargısında nasıl ortaya çıkıyorsa öyle ortaya çıkmaktadır. O halde ortada iki farklı anlam üretme şekli varmış gibi duruyor. Hayır sadece birinde o an taranan bir ağ diğerindeyse her an taranan bir ağ söz konusudur. Doğal sayılar gündelik dil içerisinde kullandığımız, ve zihinsel ağlarımızda bir yere oturtabildiğimiz nesnelerdir. Matematikçe konuşuyor olsaydık olay tam tersi olacaktı. Peki matematiğin birbirlerini referans alan yargıları axiomlara geldiğinde ne yapar. Ne de olsa axiomların sistem içerisinde bir açılımı yoktur. O durulan yer, ya da arkhimedes noktasıdır. Axiomda anlamı kendiliğinden içermez. Burada sorun birbirini refere etmekten kaynaklanan sonsuz döngü sorunudur. Tıpkı dildeki gibi… axiom kendini dile irca eder, sistem dışına çıkar ve dilde anlamın oluşumuyla ilgili tartıştığımız kurallara tabi olur. Dikkat edin, anlamın ortaya çıktığı belirli bir yer ya da zamandan söz etmiyorum, olguların ya da kavramların anlamını bilemeyiz ve ifade edemeyiz. Sadece bir emin olma duygusu içerisindeyiz. Ağ içinde bir yere koyabiliyor ve eylem kararı(?) verebiliyorsak anlamışız demektir. Bir dil olarak bu gün kullandığımız matematik mantıktan türetilebilmektedir. Mantıksa dilin biçimsel formlarını ifade eder. Yani diğer deyişle dilsel yargıların içeriksizleştirilmiş halidir. Anlam üzerine tartışmamızda dilin içerik yönünün birbirini refere etme üzerinden kurgulanmış olduğunu göstermiştik. Temel gösterilenle dolayımın artması ve ağların karmaşıklaşmasıyla asli gösterilenden iyice uzaklaşan bu gösterge sistemi Mallerme’nin de ifade ettiği gibi zaten iyice biçimselleşmiştir. Bu anlamda mantık kendine referans sınırı koymayan sembol ve kurallardan oluşmuştur ve olası tüm yargıları potansiyel olarak içerir. Burada temel sorun, Gödel’in ifade ettiği gibi sistem içerisinde olmalarına rağmen bulundukları yerde doğruluk ya da yanlışlıkları gösterilemeyen önermelerdir. Ancak buna burada değinmeyeceğim. Matematik sistemlerle tüm gerçekliği(?) eylem üreten kodlar dahil olmak üzere modelleyebiliriz. Yani dille içselleştirdiğimiz gerçekliği matematikle yeniden üretebiliriz. duyu verilerinin içerdiği şiddet, genlik frekans gibi değerler sistem içerisinde niceliklerle ifadelendirildiğinden, bu niceliklerin içinde yer aldığı matematiksel denklemler de tersinebilir olduğundan bunu rahatça yapıyoruz. Diğer bir deyişle matematık tamamen içselleştirdiğimiz dünya üzerinden kurgulanmıştır, içselleştirme sürecini de dille yaparız bu da bize ihtiyacımız olan örtüşmeyi sağlar. Üç boyutlu matrisler, izdüşümsel geometri, diferansiyel denklemler, frakteller, dalga teorisi, akışkanlar mekaniği vs… Günümüzde bu gibi simulatif sistemler, sesin, görüntünün hatta kinetik duyulanımın yeniden üretimi için kullanılabilmektedir. Hatta yeniden üretimin dışında ex nihilo yaratımlar da yapılabilmektedir. Ayrıca doğrudan matematiksel olarak görmediğimiz pek çok yapı da aslında matematikseldir.

Peki bu üretim özneyi de kapsayabilecek midir? Özne dilsel bir kategoridir. Dilin kurallarıyla kurgulanır. Yukarıda ifade ettiğim gibi gramotolojiktir. Her fiil için bir fail öneren dilbilgisi sistemimizin bir dayatmasıdır. Tam bu noktada dil yetisi-dil bağlantısına da değinmem gerekiyor. Acaba dil mi özneyi kurguladı yoksa varolan özne nesne ayrımı mı dili bu şekilde oluşturdu. Öznenin dil dışında hiçbir ifadesi yok mudur. Descartes’in cogito’su dilsel bir sezgi midir? Bu soruların incelenmesi gerekir. Benim tek söyleyeceğim, burada dilden kastım, türümüzde dil yetisi varolduğundan beri her ne oluyorsa odur. Böylece ilk sorudan kendimi muaf tutarak yoluma devam ediyorum. Özne dilsel bir kategoriyse, nesnel olan, yani gerçeklikle alakalı ne söyleyebiliriz ona bakalım. Nesnel olan özneler arası geçerliliğini koruyandır. Yani uzlaşımsaldır. Dilin bireyce belirlenen özelliği, ağ sisteminin yani bağlantıların kişiselliğidir. Bu da yargı ve kavramlar için örtük bir bağlam oluşturur. Gerek ürettiklerimiz gerek muhatap olduklarımız için… Öznellik bu noktada ortaya çıkar. Öznenin kavram ağına özgü çerçeveler olarak. Bu anlamda bilimsel önermeler harici tanımlanmış ve kendi örgülerini kurmuş sistemler içinde olduklarından öznelerarası geçerli olma durumlarını korurlar. Bu tarz nesnel kurgular ki ben buna duyu verilerini de dahil ediyorum, simülasyon ve hipergerçeklik dediğimiz şeyi oluştururlar. Matematiğin özneyi kurgulayabilmesi yani bilgisayarlarımızın bizim gibi düşünebilmesi için önümüzde iki engel vardır. Biri donanımsal, yani sistemin karmaşıklığının artırılması sorunudur. Ancak donanımsal olarak asıl sorun, sistemin maksimum hızının aynı zamanda mikro düzeyde iletim hızı olmasıdır ki, bu noktada araya girmeler mümkün olmamaktadır. Bir de yazılımsal sorun var o da dil içerisinden dili analiz edemeyişimizden kaynaklanıyor. Doğru mantık sistemini bulamıyoruz. Ancak matematik sistemin içinde olası tüm önermeleri ve alt sistemleri keşfetme yolculuğumuzda bu da hallolacaktır. Burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Tavrım dış dünyayı reddetmek değil. Sadece, onun içselleştirilmiş haliyle işlem yapabileceğimizi vurgulamak. Örneğin doğa yasaları: dilin içerdiği olası evren tasavvurlarından herhangi biri için yine dil içerisinde bulabileceğimiz yorumlardan biridir. Bu yorumu yaparken ve sınarken oluşan tutarlılık, iş görebilirlik ve uzlaşmayı anlamın ve nesnelliğin az önce bahsettiğim dinamiklerine borçluyuz. Hesaba katmamız gereken bir diğer nokta, doğa anlamında, insan olarak bu evrende varolduğumuz andan beri aynı olgulara muhatabız ve onlara farklı yorum(yasa)lar öneriyoruz. Olgular arasında yeni bağlantılar kuruyoruz. Tabi kavramlar arasında da… yeni bilimsel paradigma egemen hale geldiğindeyse bunu eğitim-dil aracılığıyla aktararak kültürleştiriyoruz. Dil öğrenme yaşam boyunca devam eden dinamik bir süreçtir. Bu sırada simulakrları da öğreniriz. Dil simulatorlerin en devi ve ilk örneği, prototipidir. Olası tüm gerçeklik ve varlık alanlarını üretir ve simule eder. İmgelerle iç içe geçerek girift bir sistem oluşturur. Doğanın orijinal planını(uyaran-imge-tepki) araya girerek bozar. İmgeyi simule eder. Zaten insana yasaklanmış olan dolayımsız bilgiyi ikinci bir perdeyle iyiden dolaylı hale getirir. Sanat bir göstergeler sistemi olarak bu ikinci dolayımdan kurtulmaya çalışır. Özellikle resim müzik ve şiir. (şiir dilin referans sistemini deşifre ederek kaynağa ulaşmaya çalışır.) ancak romanın ortaya çıkışıyla ikinci dolayım sanatta da kendini göstermiştir. Günümüzdeyse sinema en devasa simulatorlerden biri haline gelmiştir.

Temel tezim olan simülasyonun matematikle gerçekliğin kesiştiği noktada yeni bir varlık alanı yarattığı tezi, öncelikle zihinden bağımsız ve bilinebilirliğe sahip dış gerçekliği reddedişimle imkansız hale geldi. Bunun yerine hipergerçeklikle matematiğin kesiştiği noktada ne vardır, ona bakalım. Açıktır ki burada matematik vardır. Çünkü hipergerçeklik dilsel-matematiksel bir kurgudur. Matematiği de dile indirgenebilirliği yönünde düşünürsek ortada sadece dil kalır. Dili de bir varlık alanı olarak metinde incelemeliyiz. Ortada sadece metin kalır. Başka bir şey değil sadece metin. Bu da şimdiye kadar söylediklerimin tümünü reddeder. O halde artık susmak gerekir.

Technorati : , , , , , , ,
Del.icio.us : , , , , , , ,


Devamını okumak için tıklayınız...

Yalnızlık - Deliliğin meşruiyeti

Salı, Şubat 17th, 2009

Deliliğin tarihinde Foucault bize, Avrupa’da deliliğe bakışın serüvenini oldukça çarpıcı bir biçimde sunar. Bu serüvenin son virajlarında deliliğin artık iktidar tarafından kapatılma yoluyla kontrol altında tutulmaya çalışıldığını görürüz. Delilik, kutsal bir halden bir hastalığa doğru anlamsal değişime uğrar. Şimdilerdeyse psikiyatri ve psikoloji, modern çağlarda hiçbirimizin nasiplenemediği bir normal idealinin gölgesinde normaldışı davranış ve düşünüşleri sağaltmanın yollarını üretiyor. Biraz daha yumuşatırsak, hayatımızı zorlaştıran nomal-dışılıklarla mücadelemizde bize eşlik ediyor. Yapmaya çalıştığımın bu iki bilimin amaçlarına yönelik bir genelleme olduğunun sanılmaması için hemen şunu da eklemeliyim, bir önceki cümlede yaptığım daha çok kökene dair bir tespit. Yoksa günümüzde, genel-geçer bir normal tanımına sahip olduğunu söylemesi için bir insanın gerçekten “deli” olması gerekir. Ancak yine de insan şunu düşünmeden edemiyor: Normal-dışı davranışlara dair tepitler sonuçta yine bir “normal” idealini kuşatmaz mı? Oldukça geniş, ve nispeten kişiye özel bu yeni kuşatılmışlığın, şayet varsa ortak noktalarını tespit, sanırım bizi bu konuda biraz olsun aydınlatacaktır.

Öncelikle bir noktanın altını çizelim. En geniş anlamıyla öz-kıyım eğilimi içerenler de dahil olmak üzere, tüm normal-dışılıkların hayatı zorlaştırdığı uzam, toplumsal uzamdır. Normal-dışılığın içerisindeki normal kelimesinin tanımı biraz gıdıklandığında bu genellemenin doğruluğu ortaya çıkar. Toplumun üzerinde uzlaştığı kurallar, davranışlar, algılar, biçimler bireyinkiyle bir şekilde çarpıştığında, genellikle bu durum birey aleyhine sonuçlanır. O artık bir suçlu, bir ucube ya da delidir. Her koşulda toplum-dışıdır. Sağaltıma ihtiyacı vardır. Aynı zamanda bireyselliğinde açılan normal-dışı gediği topluma genişletmemesi için bir şekilde dışarıda tutulması gerekir.Ötekileşmesi gerekir. O, artık tekinsizdir, kestirilebilir değildir ki bu, birarada yaşamak söz konusuysa büyük bir risktir. Bir diğer önemli tehlikesiyse, kestirilemezliğinin ortaya çıkardığı bir sonuç olarak, o artık bir yönetilemezdir.

Bir futbol takımı, bir şirket, bir ülke ya da dünya, bir topluluğun yönetilebilmesi için, kestirilebilir olması gerekir. Ne yapacakları daha da önemlisi ne yapmayacakları bilinmelidir. Sahaya çıkan takımda bir futbolcunun, bundan sonra oyunu elle oynamaya karar vermeyeceğinden emin olmalısınız. Kurallara uyması teminat altına alınmış olmalıdır. Değilse bu takımda yer alamaz. Aynı şekilde, sokaktaki adam da topluluğun birarada güven içinde yaşamasını sağlayan kurallara uymalıdır. Özellikle günümüzde, şehirlerde yaşam eskisine göre çok daha karmaşıktır. Hergün, dil dışında çok az ortaklığımız bulunan yabancılarla neredeyse omuz omuza işimize gidiyor, alışverişimizi yapıyoruz. Zaman zaman tedirgin olsak da, evden çıkabiliyor olmamızı sağlayan şey, üzerinde uzlaştığımız gizli bir toplumsal sözleşme ve yasalar.

Fransız yazar Tournier, Robinson Crusoe’nun bir “yeniden okuma”sını yaparken, Defoe’nun maceracı kahramanı kişiliğinde insana dair oldukça önemli tespitlerde bulunur. Elbette bununla aynı derecede önemli bir modernizm eleştirisi de çıkarılabilir romandan, ama konum gereği ben, insana dair bir okumayı yeğleyeceğim.

Adaya ilk düştüğünde Robinson ciddi bir travma geçirir. Burada kendisinden başka kimsenin olmadığını kabullendiğinde-böylelikle toplumsal yaşayışa dahil olmaktan çıkar- artık uyması gereken hiçbir kural ve dogma kalmamıştır. Bu, keyfi bir özgürlük değil, doğal bir sürükleniştir ve Robinson, aklını yitirdiğini düşündüğü aşamaya geldiğinde, çareyi kendine “kurallar” koymakta, dogmalar belirlemekte bulur. Yoksa insan-dışılaşacaktır. Böyle birşeyi yapması için ona birkaç motivasyon bulabiliriz. Bunlardan biri, birgün koptuğu toplumsal yaşayışa yeniden katılabilme şansıdır - diğer bir deyişle umudunu yitirme, buraya alışma korkusu-.

Başkaları olmadığında pek çok kural, dogma ve yasa anlamsızlaşmakta ya da varlık nedenlerini yitirmektedir. Çünkü bu kurallar hep başkaları ve onlarla ilişkilere dairdir. Bu ilişkileri ve onları kuran topluluğun tümünü tehlikesiz ve yönetilebilir hale getirmeyi amaçlar. Bu durum, paleolitik avcı-toplayıcı klanlarının dogmaları için de bizim yasa ve törelerimiz için olduğu kadar geçerlidir. Kural tanımazlık her iki türden toplulukta da büyük suçtur. Bireyi süratle toplum-dışına iter. Sürgün, kapatılma, yüz çevirme, idam, her ne şekilde olursa olsun, kişi toplum-dışılaştırılır. Peki bu başarılamazsa ne olur? İkinci dünya savaşı çıkar, yeni bir sanat akımı doğar, büyük bir fatih bir dünya imparatorluğu kurar. Norm-dışı birey bize bir şekilde kendi gerçekliğini ya da normlarını dayatmayı başarırsa, çok zaman geri dönülmez değişimler ve kırılmalar yaşanır. Normlar değişir, yeniden kurallaşır, töreleşir ve dogmalaşır. İsyan bayrağı en fazla varolan düzen yıkılana kadar dalgalanabilir. Sonra yeni düzenin tesisi gerekir. Bunun için de ilk elden bayraklar yakılır.

Dinamizm her zaman bir kestirilemezliği beraberinde getirir. Bu yüzden asıl istenen statikliktir. Bu en küçük topluluklar sayabileceğimiz ikili ilişkilerde özellikle geçerlidir. Burada da kişiler birbirlerine güven duymak ve emin olmak isterler. Bunun için de ilişkiyi en kısa zamanda dondurmak ve statikleştrmek icabeder. İktidar ve erke dair mücadele her yerdedir, bir romantik ilişkiden bir ulusun biraradalığına dek. Çılgın ve farklı hergelelere aşık olunur ancak ilk elden hergeleliklerinin önü kesilmeye bakılır.

Tüm bu yazılanlar içinde çok önemli bir trajediyi barındırıyor. Belki de bir ironi. Bu ironi mutlak yalnızlığımızda gizli, mutlak ya da varoluşsal yalnızlığımız. Aslında hiçbir deneyimimize bir başkasını gerçekten ortak edemeyişimiz, tüm bu birlikteliğin-algıda birliktelik gibi en temel konular da dahil- sadece uzlaşıma dayalı olması, diğer taraftan da bu uzlaşımın ya da temassız yan yanalığın zorunuluğu insanlığın trajedilerinden biri. Temeldeki bu yalnızlık, birarada yaşayışımıza dair tüm kuralları anlamsızlaştırıyor bir bakıma. Aslında birarada değiliz, bir aradaymış gibi davranıyoruz, aslında kurallara uymuyoruz, uyuyormuş gibi yapıyoruz.

Varoluşsal yalnızlığımızın bu denli ayyuka çıkışı bir bakıma şehir yaşamına geçişimizle başlar, modern üretim araçlarının hayatımıza girişiyle de iyiden hızlanır. Artık birliktelik,doğallıkla bilinen mutlak bir zarurete bağlı değildir. Ürettiğini tüketen toplumlarda biraradalık yaşamsal bir sorundur. Yalnızlık ölüm demektir. “Artık seni aramızda istemiyoruz, git!” cümlesi, idamdan daha ağır bir cezadır. Orada birey her eklemiyle yaşadığı topluluğa bağımlı ve her hücresiyle bunun bilincindedir. Birey olma vasfını edinemeyecek denli hem de… Günümüz üretim sistemlerindeyse, üretenin ürettiğine yabancılaşmasıyla birlikte bu süreç kesintiye uğramıştır. Bu yabancılaşma roller de dahil olmak üzere tüm toplumsal aygıtlara genişlemiştir. Artık tanımadığımız insanlarla paylaştığımız apartmanlarda yaşıyoruz, her gün tanımadığımız onlarca insanla kucak kucağa kilometrelerce ötedeki işlerimize gidiyoruz, yine tek ortaklığımız birlikte çalışmak olan bir toplulukla birarada çalışıyoruz. Sadece varoluşsal olarak değil, biçimsel olarak da yalnızız. Bu betonarme cangılın yabanıllığında kaçınılmaz olarak suç oranları artıyor. Normal-dışılık pek çok yeni biçimle karşımıza çıkıyor.

Bu konuda sistemin ve iktidarın rolüne kısaca değinirsek, bu küçük kaos,sistemin, özellikle de ekonomik olanın işlemesine destek oluyor. Zira artık erkinmeşruiyeti, toplumun kaçınılmaz biraradalığı ve üretim araçlarının yönetilmesi gerekliliğine bağlı değil. Daha doğrudan bir deyişle, erk artık dinsel motiflerle bezediği doğal bir meşruiyete sahip değil. Bu yüzden özellikle iletişim araçları yoluyla bu bireyliği destekleyerek, zamanımızı dahi nakde çevirerek besleniyor ve meşruiyetini sağlıyor. Bireylik ve buna bağlı umursamazlıkla birlikte, asosyal, apolitik, a…nesiller yetiştiriyor.

Şimdi artık normal-dışılık normlarının da belirlendiği, deliliğin meşrulaştığı bir süreçteyiz. Sistem kendi karşıtlarını da içselleştiriyor. Yönetemediğini metalaştırıp satışa çıkarıyor. Seri katilinden tutun, devrimcisine dek… Bu bağlamda artık her şey normal. Sokakta birinin çıplak gezinmesi, güpegündüz evinize hırsız girmesi, bir ara sokakta saldırıya uğramanız, birinin arabasıyla üzerinizde ralli yapması vs.vs. Doğrudur, bunlar hala yasal değil ama normal, bu ikisi arasında fark var.

Konuya şimdilik ara veriyorum, zira bir sonuca varmadan önce açıklığa kavuşması ve analiz edilmesi gereken birkaç kavram daha var, ancak onlar da bu metnin doğrudan konusu değil. Deliliğin serüveninin şimdiki virajı olan, onun metalaşmasını şimdilik rafa kaldırıp bir öneride bulunmak istiyorum size. Eğer şu ana dek hiç yapmadıysanız, en az 24 saat yalnız kalın, tüm günü ve geceyi tamamen yalnız geçirin. Bireviniz yoksa bir otele gidin. Tüm iletişim araçlarından ve herkesten uzakta kimseyle konuşmadan yalnız bir gün geçirin. Görüşmek üzere…

Del.icio.us :
Technorati :


Devamını okumak için tıklayınız...
felsefe dükkanı
Arka plan resmi :
Tasarım: Meme-Dini