Yalnızlık - Deliliğin meşruiyeti
Salı, Şubat 17th, 2009
Deliliğin tarihinde Foucault bize, Avrupa’da deliliğe bakışın serüvenini oldukça çarpıcı bir biçimde sunar. Bu serüvenin son virajlarında deliliğin artık iktidar tarafından kapatılma yoluyla kontrol altında tutulmaya çalışıldığını görürüz. Delilik, kutsal bir halden bir hastalığa doğru anlamsal değişime uğrar. Şimdilerdeyse psikiyatri ve psikoloji, modern çağlarda hiçbirimizin nasiplenemediği bir normal idealinin gölgesinde normaldışı davranış ve düşünüşleri sağaltmanın yollarını üretiyor. Biraz daha yumuşatırsak, hayatımızı zorlaştıran nomal-dışılıklarla mücadelemizde bize eşlik ediyor. Yapmaya çalıştığımın bu iki bilimin amaçlarına yönelik bir genelleme olduğunun sanılmaması için hemen şunu da eklemeliyim, bir önceki cümlede yaptığım daha çok kökene dair bir tespit. Yoksa günümüzde, genel-geçer bir normal tanımına sahip olduğunu söylemesi için bir insanın gerçekten “deli” olması gerekir. Ancak yine de insan şunu düşünmeden edemiyor: Normal-dışı davranışlara dair tepitler sonuçta yine bir “normal” idealini kuşatmaz mı? Oldukça geniş, ve nispeten kişiye özel bu yeni kuşatılmışlığın, şayet varsa ortak noktalarını tespit, sanırım bizi bu konuda biraz olsun aydınlatacaktır.
Öncelikle bir noktanın altını çizelim. En geniş anlamıyla öz-kıyım eğilimi içerenler de dahil olmak üzere, tüm normal-dışılıkların hayatı zorlaştırdığı uzam, toplumsal uzamdır. Normal-dışılığın içerisindeki normal kelimesinin tanımı biraz gıdıklandığında bu genellemenin doğruluğu ortaya çıkar. Toplumun üzerinde uzlaştığı kurallar, davranışlar, algılar, biçimler bireyinkiyle bir şekilde çarpıştığında, genellikle bu durum birey aleyhine sonuçlanır. O artık bir suçlu, bir ucube ya da delidir. Her koşulda toplum-dışıdır. Sağaltıma ihtiyacı vardır. Aynı zamanda bireyselliğinde açılan normal-dışı gediği topluma genişletmemesi için bir şekilde dışarıda tutulması gerekir.Ötekileşmesi gerekir. O, artık tekinsizdir, kestirilebilir değildir ki bu, birarada yaşamak söz konusuysa büyük bir risktir. Bir diğer önemli tehlikesiyse, kestirilemezliğinin ortaya çıkardığı bir sonuç olarak, o artık bir yönetilemezdir.
Bir futbol takımı, bir şirket, bir ülke ya da dünya, bir topluluğun yönetilebilmesi için, kestirilebilir olması gerekir. Ne yapacakları daha da önemlisi ne yapmayacakları bilinmelidir. Sahaya çıkan takımda bir futbolcunun, bundan sonra oyunu elle oynamaya karar vermeyeceğinden emin olmalısınız. Kurallara uyması teminat altına alınmış olmalıdır. Değilse bu takımda yer alamaz. Aynı şekilde, sokaktaki adam da topluluğun birarada güven içinde yaşamasını sağlayan kurallara uymalıdır. Özellikle günümüzde, şehirlerde yaşam eskisine göre çok daha karmaşıktır. Hergün, dil dışında çok az ortaklığımız bulunan yabancılarla neredeyse omuz omuza işimize gidiyor, alışverişimizi yapıyoruz. Zaman zaman tedirgin olsak da, evden çıkabiliyor olmamızı sağlayan şey, üzerinde uzlaştığımız gizli bir toplumsal sözleşme ve yasalar.
Fransız yazar Tournier, Robinson Crusoe’nun bir “yeniden okuma”sını yaparken, Defoe’nun maceracı kahramanı kişiliğinde insana dair oldukça önemli tespitlerde bulunur. Elbette bununla aynı derecede önemli bir modernizm eleştirisi de çıkarılabilir romandan, ama konum gereği ben, insana dair bir okumayı yeğleyeceğim.
Adaya ilk düştüğünde Robinson ciddi bir travma geçirir. Burada kendisinden başka kimsenin olmadığını kabullendiğinde-böylelikle toplumsal yaşayışa dahil olmaktan çıkar- artık uyması gereken hiçbir kural ve dogma kalmamıştır. Bu, keyfi bir özgürlük değil, doğal bir sürükleniştir ve Robinson, aklını yitirdiğini düşündüğü aşamaya geldiğinde, çareyi kendine “kurallar” koymakta, dogmalar belirlemekte bulur. Yoksa insan-dışılaşacaktır. Böyle birşeyi yapması için ona birkaç motivasyon bulabiliriz. Bunlardan biri, birgün koptuğu toplumsal yaşayışa yeniden katılabilme şansıdır - diğer bir deyişle umudunu yitirme, buraya alışma korkusu-.
Başkaları olmadığında pek çok kural, dogma ve yasa anlamsızlaşmakta ya da varlık nedenlerini yitirmektedir. Çünkü bu kurallar hep başkaları ve onlarla ilişkilere dairdir. Bu ilişkileri ve onları kuran topluluğun tümünü tehlikesiz ve yönetilebilir hale getirmeyi amaçlar. Bu durum, paleolitik avcı-toplayıcı klanlarının dogmaları için de bizim yasa ve törelerimiz için olduğu kadar geçerlidir. Kural tanımazlık her iki türden toplulukta da büyük suçtur. Bireyi süratle toplum-dışına iter. Sürgün, kapatılma, yüz çevirme, idam, her ne şekilde olursa olsun, kişi toplum-dışılaştırılır. Peki bu başarılamazsa ne olur? İkinci dünya savaşı çıkar, yeni bir sanat akımı doğar, büyük bir fatih bir dünya imparatorluğu kurar. Norm-dışı birey bize bir şekilde kendi gerçekliğini ya da normlarını dayatmayı başarırsa, çok zaman geri dönülmez değişimler ve kırılmalar yaşanır. Normlar değişir, yeniden kurallaşır, töreleşir ve dogmalaşır. İsyan bayrağı en fazla varolan düzen yıkılana kadar dalgalanabilir. Sonra yeni düzenin tesisi gerekir. Bunun için de ilk elden bayraklar yakılır.
Dinamizm her zaman bir kestirilemezliği beraberinde getirir. Bu yüzden asıl istenen statikliktir. Bu en küçük topluluklar sayabileceğimiz ikili ilişkilerde özellikle geçerlidir. Burada da kişiler birbirlerine güven duymak ve emin olmak isterler. Bunun için de ilişkiyi en kısa zamanda dondurmak ve statikleştrmek icabeder. İktidar ve erke dair mücadele her yerdedir, bir romantik ilişkiden bir ulusun biraradalığına dek. Çılgın ve farklı hergelelere aşık olunur ancak ilk elden hergeleliklerinin önü kesilmeye bakılır.
Tüm bu yazılanlar içinde çok önemli bir trajediyi barındırıyor. Belki de bir ironi. Bu ironi mutlak yalnızlığımızda gizli, mutlak ya da varoluşsal yalnızlığımız. Aslında hiçbir deneyimimize bir başkasını gerçekten ortak edemeyişimiz, tüm bu birlikteliğin-algıda birliktelik gibi en temel konular da dahil- sadece uzlaşıma dayalı olması, diğer taraftan da bu uzlaşımın ya da temassız yan yanalığın zorunuluğu insanlığın trajedilerinden biri. Temeldeki bu yalnızlık, birarada yaşayışımıza dair tüm kuralları anlamsızlaştırıyor bir bakıma. Aslında birarada değiliz, bir aradaymış gibi davranıyoruz, aslında kurallara uymuyoruz, uyuyormuş gibi yapıyoruz.
Varoluşsal yalnızlığımızın bu denli ayyuka çıkışı bir bakıma şehir yaşamına geçişimizle başlar, modern üretim araçlarının hayatımıza girişiyle de iyiden hızlanır. Artık birliktelik,doğallıkla bilinen mutlak bir zarurete bağlı değildir. Ürettiğini tüketen toplumlarda biraradalık yaşamsal bir sorundur. Yalnızlık ölüm demektir. “Artık seni aramızda istemiyoruz, git!” cümlesi, idamdan daha ağır bir cezadır. Orada birey her eklemiyle yaşadığı topluluğa bağımlı ve her hücresiyle bunun bilincindedir. Birey olma vasfını edinemeyecek denli hem de… Günümüz üretim sistemlerindeyse, üretenin ürettiğine yabancılaşmasıyla birlikte bu süreç kesintiye uğramıştır. Bu yabancılaşma roller de dahil olmak üzere tüm toplumsal aygıtlara genişlemiştir. Artık tanımadığımız insanlarla paylaştığımız apartmanlarda yaşıyoruz, her gün tanımadığımız onlarca insanla kucak kucağa kilometrelerce ötedeki işlerimize gidiyoruz, yine tek ortaklığımız birlikte çalışmak olan bir toplulukla birarada çalışıyoruz. Sadece varoluşsal olarak değil, biçimsel olarak da yalnızız. Bu betonarme cangılın yabanıllığında kaçınılmaz olarak suç oranları artıyor. Normal-dışılık pek çok yeni biçimle karşımıza çıkıyor.
Bu konuda sistemin ve iktidarın rolüne kısaca değinirsek, bu küçük kaos,sistemin, özellikle de ekonomik olanın işlemesine destek oluyor. Zira artık erkinmeşruiyeti, toplumun kaçınılmaz biraradalığı ve üretim araçlarının yönetilmesi gerekliliğine bağlı değil. Daha doğrudan bir deyişle, erk artık dinsel motiflerle bezediği doğal bir meşruiyete sahip değil. Bu yüzden özellikle iletişim araçları yoluyla bu bireyliği destekleyerek, zamanımızı dahi nakde çevirerek besleniyor ve meşruiyetini sağlıyor. Bireylik ve buna bağlı umursamazlıkla birlikte, asosyal, apolitik, a…nesiller yetiştiriyor.
Şimdi artık normal-dışılık normlarının da belirlendiği, deliliğin meşrulaştığı bir süreçteyiz. Sistem kendi karşıtlarını da içselleştiriyor. Yönetemediğini metalaştırıp satışa çıkarıyor. Seri katilinden tutun, devrimcisine dek… Bu bağlamda artık her şey normal. Sokakta birinin çıplak gezinmesi, güpegündüz evinize hırsız girmesi, bir ara sokakta saldırıya uğramanız, birinin arabasıyla üzerinizde ralli yapması vs.vs. Doğrudur, bunlar hala yasal değil ama normal, bu ikisi arasında fark var.
Konuya şimdilik ara veriyorum, zira bir sonuca varmadan önce açıklığa kavuşması ve analiz edilmesi gereken birkaç kavram daha var, ancak onlar da bu metnin doğrudan konusu değil. Deliliğin serüveninin şimdiki virajı olan, onun metalaşmasını şimdilik rafa kaldırıp bir öneride bulunmak istiyorum size. Eğer şu ana dek hiç yapmadıysanız, en az 24 saat yalnız kalın, tüm günü ve geceyi tamamen yalnız geçirin. Bireviniz yoksa bir otele gidin. Tüm iletişim araçlarından ve herkesten uzakta kimseyle konuşmadan yalnız bir gün geçirin. Görüşmek üzere…
Del.icio.us : felsefe Foucault Tourniere iktidar delilik yalnızlık
Technorati : felsefe Foucault Tourniere iktidar delilik yalnızlık
Devamını okumak için tıklayınız...
Tags: Anlam, delilik, felsefe, foucault, iktidar, jacques derrida, yalnızlık
Posted in Makale | No Comments »