Lir ve Flüt / Atinalı Pezevenk
Çarşamba, Şubat 18th, 2009
Eski bir heykel gibi dağılıyorum. Bu kış son kışım olacak, farkındayım. Baharı göremeyeceğim. Arkamı döndüğüm anda fısıldaşmaya başlayan kölelerim, gücümü gitgide yitirdiğimi; öksürdükçe ağzıma dolan kansa zorlu bir ölümü müjdeliyor bana. Doğduğum topraklardan bunca uzakta ölmek, doğduğum andan bunca uzağa sürmüşken zaman beni; sürgünde ölmek…
Artık ileride bakacak bir şey yok. Ben de uzağı iyiden görmez olan gözlerimi geçmişe çevirdim. Süngerleşen beynime yardımcı olması için gençliğimde yazdıklarımı okutuyorum Etiyopyalı gözdeme.Etli dudaklarından şanlı geçmişimi dinlemek, huzur veriyor bana. İnsan, ölmeden önce neler bıraktığını, nelerle anılacağını bilmek istiyor.
“Oku Bentara! Yaşlı efendine yaşam ve umut ver genç sesinle.”

Güneşin ışıkla suladığı dağlara takılı kalmıştı gözüm. Birbirinin içine geçmiş, hiç bitmeyecekmiş gibi duran, bulutlara çakılı üçgen çiviler. Yığım yığım kütleleri buradan bakınca ne kadar da küçük görünüyor. Uzaklaştıkça her şey küçülüyor insanın gözünde; anılar, aşklar, masumiyet ve dağlar… Hangisi Tanrıların evi Olympos acaba? Neden bilmem, her zaman en yükseğidir derler. Nedendir Tanrıların yüksekleri bunca sevmesi? Uzaklaştıkça küçüleceklerini bilmiyorlar mı? Belki sevmezler de, biz onları kendimizden uzak tutmak için zirvelere hapsederiz.Şehirlerimiziyse yamaçlara ve vadlere kurarız. Belki de buraları fazla bildiğimizden; bilinmeze, bulutlara gömeriz onları. Ya da tam tersi yerin altına, toprağın rahmine gömeriz.
Ben bunları düşünürken, hafif bir rüzgar, ezilmek üzere beklerken güneşe teslim olmuş zeytin ve üzümlerin dumanını taşıdı burnuma. Kokuları bir aşk gecesi sonrası odama sinen kokuyu düşletiyor. Üzerimde kuruyan meni ve ter karışımı esansın zihnimi uyuşturan buğusunu.
Köle olmama rağmen çok şanslı bir genç olduğumu inkar edecek değilim. Belki de Tanrıların soyundan geliyorumdur. On sekiz yaşındayım ve Hellasın en nüfuzlu adamının gözdesiyim. Şu anda çalışmakta olduğum atelyeye de onun forsuyla girdim. Biliyorum, burada da herkesin gözü bende. Sudaki aksine aşık olan Narkissosunki gibi benim de aklımı çeliyor yüzüm. Perslerinki gibi sürmeli ve iri gözlerimi çevreleyen kirpikler, Erosun okları misali gözüme değen gözleri kör ediyorlar. Bakışlarım, bereketli kamışları taşlaştırıp; çölde açılmış dipsiz kuyuları suya doyuruyorlar. Boynum Phyreneninki kadar zarif, omuzlarım Akhilleusunkiler kadar geniş. Bacaklarım, Spartalı kadınlarınkinden daha düzgün ve Zeus aralarına ateş saçan kamçısını gizlemiş. Efendimin yüreğine aşk, tenine haz yıldırımları düşüren bir kamçı… Ben, Kuzeyli Savaşçı Temonun oğlu Hermenides; Tanrılar şahidimdir ki Attikanın en güzel erkeğiyim!
Devamını okumak için tıklayınız...
Tags: edebiyat, hikaye
Posted in edebiyat | No Comments »