resim yok
Caravaggio

Posts Tagged ‘hakikat’

Gözbebeği ve yalanlar

Cuma, Şubat 27th, 2009

Yeni bir yüzle ve artık kendi evinde yayınlanan bu küresel ağ oyuncağında sizlerle eski yazılarımı paylaşmayı sürdüreceğim, fırsat buldukça yeni metinler üretmeye de devam edeceğim elbet. Bu geceyse bir başka ruh haliyle oturuyorum klavyenin başında. Bir dostumun isteği ve önerisiyle, oldukça köhne hatta artık neredeyse klişe olmuş bir kavram üzerine yazmaya karar vermiştim. Öyle bir kavram ki bu, klişeliği yarattığı en doğrusal anlam uzayına bile taban tabana zıt düşecek bir ruh haline sokuyor insanı. Onu yeniden okuma çabasını bir tarafa bırakın,tek nefeste ezberden üzerine binlerce kelime yazıp söyleyebileceğim bir kavram Bu da açıkça ortaya koyuyor ki, üzerine çok da düşünmediğim, düşünülenin köhneliğini kabullenmekle yetindiğim bir kavram. Bilgelikten bahsediyorum ve bu bahse girmeden önce böylesi bir itirafı da oldukça faydalı buluyorum. Zira bu itiraf, bilgelik kavramı ve komşulukları çevresinde dönen klişelerin akıntısına kapılıp yolumu doğrudanlaştırdıkça,Sokratesin demonu gibi ensemde boza pişirsin istiyorum. Şimdi belki bir yeniden keşif ya da yeniden okuma için derin bir soluk ve yeni bir paragraf…

Bilgelik, genellikle belli türden bir bilginin sahibi ya da izleyicisi olmak ama çok zaman da aslında ulaşılmaz olan bu türden bilginin peşinde olmak olarak anlaşılagelmiştir. Hatta bilgeliği sağlayacak bilginin peşindelik ve onu sevmek, az sonra bu yazının yayında olacağı kategorinin adının da yaratıcısı olmuştur, yani felsefenin. Malumunuz felsefe de bilgelik-hikmet sevgisi demek..(philo-sophia) Peşinde olunan bu bilgi, diğer bilgi türlerinden farklı olarak, hakikat diye isimlendirilmiş, değişmez bilgi, değişmez olanın, ezeli ve ebedi olanın bilgisidir. Görüngüler dünyasının sürekli değişen ve aldatıcı sanılarının gerisinde yatan değişmez ilkelerin ve özün bilgisi.

Bu kısa metinde böylesi bir bilginin imkanı, bilinebilirliğinin imkanı, aktarılabilirliğinin imkanı gibi konuları ilgi alanımdan uzak tutacağım. Bunun ilk sebebi, çekindiğim klişelerin çoğunun bu çatallı yollarda pusuya yatmış olması, diğeriyse yerimin zamanımın darlığı. Yine, bir yaşama biçimi olarak bilgelik efsanesinden de bahsetmeyeceğim. Bu konuda hepimizin zihninde oldukça sğlam imgeler mevcut, bir çırpıda bir bilge prototipi tanımlayamayacak olanımız yoktur sanırım.

Kurgulayacağım şey daha çok bilgeliğe dair bir başka imkanın düşünülmesi olacak. Tür olarak, bilgi nesnesiyle aramıza giren, bir kısmı bizden bir kısmı doğadan kaynaklanan dolayımları aşmanın bir imkanı. Bilginin değerini artıran niteliklerden biri de onun doğrudanlığıdır. Burada bilginin değerinden kastımın onun doğruluk değeri olduğu sanılmasın, ancak şimdilik sadece bunu belirtip geçeceğim. Değer konusu daha tatminkar bir açıklamayı ilerleyen satırlarda kendiliğinden bulacaktır. Doğrudanlıktan kastettiğim-yine bunun mümkün olup olmadığını dışarda tutarak- bilginin nesneden özneye doğru, hiçbir dolayım ve aracı olmaksızın akışıdır. Her aracının bu bilgiyi bir çarpıtmaya uğratacağını gönül rahatlığıyla varsayabiliriz. Duyular, dil ve başkaları bu çarpıtıcıların en bilindikleridir. Burada yatan örtük ve sinsi bir varsayıma dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu çarpıtıcıların dışında bir bilgilenme yöntemini varsaymak, aynı zamanda şeylerin, uzamsal, kavramsal ve anlatısal içeriklerinin dışında da bir tür bilgilerinin olduğunu varsaymak demektir. Herhangi bir şeyin, tadı, kokusu, adı, sesi hatta tanımı dışında da bir bilgisi olduğuna inanmak demektir. Şeyi şey yapan her ne ise onun bilgisi… Ancak bu konuyla ilgilenmeyeceğimizi belirtmiştik, o yüzden diğer kriterimize dönelim. Yani çarpıtıcılardan uzak bilgilenen insana. Öncelikle bu çarpıtıcıların en büyüğünü ele alalım, yani dili. Dilin çarpıtıcıların en büyüğü olduğu savımı daha önce bir başka makalemde detaylandırdığımdan burada buna değinmeyeceğim. Dili ele almadan doğrudan dil-dışı deneyim alanına gireceğim. Prometheus ve isa başlıklı metinde değindiğimiz gibi hepimiz dil-dışı bir dönem ve süreçten geçiyoruz. Bebeklik… Henüz ben ve öteki kavramlarının dahi gelişmediği, insanlığın altın çağıyla özdeş, en büyük ana tanrıçayla bir bütün olunduğu dönemler.

Tüm mitlerde insanlar tanrılarla birarada oldukları, şeylerin bilgisine doğrudan sahip oldukları bir altın çağ yaşamışlardır. Ardından şölen biter ve insan cennetten kovularak, dolayımın doğasını oluşturduğu dünyaya atılır. Artık tanrılarla sadece bir kısım şanslı insanlar ve deliler biradadır. Bilgiye sadece onlar doğrudan ulaşabilir. İnsan saflığını yütürmiştir, çamura ve kana bulanmıştır. Bitimsiz bir çile, koşulsuz bir inanmışlık ve seçilmiş olmak ancak onu hakikate eriştirebilir. Zaman içerisinde sekülerleşen çile kavramı yerini çabaya, inanmışlık ahlaka bırakmıştır. Ancak bu durumda da hala bilgelik ve hakikat kavramlarına dair tüm motifleri bu hikayede bulabiliriz. Amaç hala değişmez bilgiyi bulabilmektir. En bilinemezci bile bilinemezliğin değişmezliğinde diretir. Ancak her an değişim içinde olan görüngülere bu değişmezliği atfedebilmenin tek yolu onları dil içine hapsedip, dondurup, genelleyip kavramlaştırmaktır ve az evvel de değindiğimiz gibi bu, aslında bizi dolayımsız bilgiden en çok uzaklaştıran şeydir.

İlgimizi dil-dışı deneyim alanı diye nitelendirdiğimiz bebeklik çağına çevirip, yeni bilgelik tanımımızın ilk motiflerini keşfe çıkalım. Öncelikle “ben” ve “öteki” kavramlarının henzü oluşmadığı, içine doğduğu ortamla neredeyse “bir”, edimsiz bir “tabula rasa” fikriyle karşı karşıyayız. Pek çok mitolojide, tekil olan tanrının “ben” deyişi, kendinin farkına varışı ilk bölünmeyi ve engellenemez yaratma sürecini başlatır. Yine doğu türünden bilgeliklerin tümü, yukarıda özelliklerini saydığımız bebeklik çağına dönmek için pek çok yöntem geliştirmişlerdir.(örn. meditasyon) Sonrasında insan yavrusunun sonsuz merakı ve keşfetme süreci başlar, tüm değişkenliğiyle dünyayı, her “şeyi” her nesneyi, her seferinde yeniden ve ilk kez deneyimleyerek. Onun için tek bir nesnenin bile sürekliliği söz konusu değildir. Önünden alıp ardınıza sakladığınız oyuncak puf olmuştur. Görmüyorsa yoktur, ellerinizin arasında varlığını sürdürmez. Çünkü henüz onu ölümsüz kılacak, soyutlayacak tutarlı bir adı yoktur. Her şey salt imgedir. Kavramlara hapsolmamış imgeler…

Tüm bu bilgilenme ediminin bir diğer özelliği, burada bilginin doğruluk değerinden söz etmenin mümkün olmayışıdır. Sözkonusu olan, keşifler, hayaller , oyunlar ve imgelerdir. Şeylere, ezberden değil, klişelerden uzak bir biçimde doğrudan yaklaşmaktadır dil-dışı alanın küçük ve doğal ustası. Altın çağın insanları, onların torunları şamanlar, ve günümüzdeki mirasçıları sanatçılar gibi.

Kimilerine bir sözlü anlatı üzerine oturup düşünmektense, onu bir ezgiyle mırıldanıp ayaklarını yere vura vura dans etmek daha bilgilendirici gelir, zira bu onu anlatının yaşandığı ruh haline evriltir. Kökenlerine döndürür. Kimileriyse bir metni yazanından tamamen bağımsız olarak, kendi yaşam dizgesi içinde, tüm olumladıklarını keşfetmek için okur. Her seferinde yeniden ve yeni bir anlam dizgesiyle. Bir başkası gözlerini kısıp bakar doğaya, renkleri çarpıtır, konturları eritir, sertleştirir. Ezgilerin dizgesini yıkar, çirkinin sırlarını deşer. Bilgeliğin büyüğüne göz dikeniyse, öncüllerinin yarattığı kavramların içini boşaltıp, yenilerini yaratır. Daha çok anlam mühendisliği diye adlandırmayı sevdiğim felsefe de aslen bir sanattır. O, bir analiz olmanın ötesinde kavram yaratma sanatıdır. Her felsefeci, kendi eseri olan, devşirdiği ya da yarattığı kavramlarla bilinir.

Artık ortaya koyduklarımıza aykırı olsa da belki küçük bir tanımla-ma-ma cüretini gösterebiliriz. Bilgelik, sınırlarını sadece öznenin belirlediği bir yaratma cüretinin adıdır. Burada yine bir başka yerde yazdığım bir metni alıntılayarak yazımı sonlandırmak istiyorum:

alaycı kuşları diğer kuşlardan çaldıkları sesleri taklit ederler. art arda birleştirip düzenleyerek, bitimsiz bir senfoni içerisinde sunarlar ve bunu yaparken yaşama dair hiçbir kaygıları yoktur. alaycı kuşları doğanın en büyük sanatçılarıdır.

Sanatçı gözü, gerçeği olduğundan farklı algılar ve eserinde bize bunu dayatır. eriyen konturlar, olmayan renkler, evrenle arasındaki sınırları yitirmiş figürler, tersyüz olarak içindeki duygu çorbasını kusan tenler… sanatçı, gerçekliği yeniden düzenler. O, numenle arasındaki dolayımı çok zaman yitirerek fenomenleri aşar. bilim adamı gibi, şeyi her ne ise o olarak görmek derdinde değildir. şeylerle umarsızca oynar. sanatçının gözbebeği, lunapark aynaları gibidir. oraya baktığınızda göreceğiniz şey, o sizi nasıl görmek istiyorsa odur. sanatçının gözbebeği bir düş kapanıdır. ruhunuzu ve düşlerinizi çalmaya çalışır.

Deliler gerçeği olduğundan farklı algılar ve bunu yaşamlarında bize dayatmaya çalışır…”


Devamını okumak için tıklayınız...
felsefe dükkanı
Arka plan resmi :
Tasarım: Meme-Dini