resim yok
Caravaggio

Posts Tagged ‘foucault’

Beden ve onun anlamlanışı üzerine

Salı, Şubat 17th, 2009

Bu sunumu hazırlarken kafamı kurcalayan temel konulardan biri-ki çalışma aslında oldukça geniş bir tabana yayılacak- burada anlatacağım şeyin ne olacağına dairdi. Beden ve onun anlamlanışına dair çalışmamdaki alt başlıklardan birini sunmayı düşündüysem de, nihai kararımı, konuya bir giriş yapmak ve kongre başlığına paralel olarak konumu incelerken taşıdığım ve taşıyacağım kaygıları anlatmak yönünde verdim. Burada size anlatacağım şey, bedenin kökenini de hesaba katarak kurgulanmış bir masal olacak.

Eskiden beri söylenegelen şey, zihnin karşıtlıklar üzerine düşündüğüdür. Karşıtlıklar, birbirlerine nispetle tanımlanır ve bu tanımlama daima içlerinden biri lehine olur. İki karşıt kavramdan biri daima gölge kavramdır. Asıl olan, diğerinin, kendisine nispetle tanımlandığı kavramın gölgesidir. Beden dendiğinde, aklımıza gelen en temel karşıtlıklardan biri, ruh-zihin, beden karşıtlığıdır. Günümüz yaklaşımı genel olarak, zihnin bedenden ayrı dşünülemeyeceğini söylese de tarihin her döneminde bu böyle değildi. Felsefe tarihinde de bu karşıtlık daima asıl sorunlardan biri olagelmiştir.
kimi zaman beden ruhun taşıyıcısı olarak görülmüş, kimi zaman da ruh bedenin taşıyıcısı olmuştur.
Beden bir yanıyla doğanın bir uzantısı, diğer yanıyla da ruhla doğa arasındaki aşılmaz sınırdır. Beden topraktan gelir. Neredeyse tüm yaratılış söylencelerinde çamurla yoğurulmuştur. Ruhsa etimolojik incelemelerin gösterdiği gibi, hava-nefestir. Bedene canlılığını veren şey, toprağı dirilten şey bir anlamda tanrının içine üflediği nefes, ya da daha doğrudan bakışla soluk alıp verirken ciğerlerimize dolan havadır. Ruh uranos‘un hayaletidir bir bakıma. Bedense Gaia‘dan bir parça. Bu ayrım karşıtlığımıza ikincil bir anlam katıyor. Ruh karşıtlığımızın eril tarafı, bedense dişi tarafıdır. Bu yüzden de ruh bedenin içine hapsolmuştur. Bir yandan da bedeni yönetmektedir. Şimdilik bu kısma fazla değinmeyeceğim, çünkü kadın-erkek karşıtlığı da ayrıca inceleyeceğim karşıtlıklardan olacak.

Şimdi izninizle kısa bir içe bakış seansı gerçekleştirmek istiyorum. Bedenden ayrı bir özne, bir akıl, bir ben üzerine kazı yapacağım. Bedenimizle aramızda daima bir mesafe olduğu açık. Ben adeta karargahına kurulu , bedenin içsel süreçlerinden bihaber, ancak kendine verilen raporlar doğrultusunda onu yöneten bir komutan. İçsel süreçlerden bihaber olmak, bence burası önemli. Bedende bilincimiz dışında süregelen faaliyetler, sindirim, dolaşım, hormonal değişimler. Bunlar bizi bedenimize yabancılaştıran, aramıza mesafeyi koyan temel faktörlerden biri. Bir diğeriyse dil sanırım. Acıktım dediğimde olan nedir? Beden, alışkanlıkları ve ihtiyaçları doğrultusunda birtakım uyarılarda bulunur. Mide asit salgılar, kan şekerinin düşmesine bağlı olarak takatsizlik meydana gelir vs. ve tüm bu süreçler bilinç düzeyimizde, ben acıktım ifadesiyle anlam bulur. Bedenimde bunca şey döndü ve ben acıktım, içsel süreçlerimizden bihaber olduğumuz gibi, aynı zamanda onun bize verdiği hisleri de dil sayesinde bir özneye tanımlamaktayız. Peki beden olmaksızın bir özne mümkün müdür? Bedenden ayrı bir “ben” düşünülebilir mi? Burada öznenin dilin bir dayatması olduğunu savını bir kenara bırakıyor, onu varsayıyor ve bedenden ayrı düşünülüp düşünülemeyeceğini sorguluyorum. Bu noktada İbn-i Sina’nın bizi davet ettiği bir düşünce deneyinin biraz genişletilmiş halini anmak istiyorum.

Yüksekçe bir yerden düşmekte olduğumuzu varsayalım, düşüşümüz esnasında, adeta sürtündüğümüz havanın etkisiyle ağır ağır duyularımızdan sıyrıldığımızı düşleyelim. Önce görme duyumuzu yitiriyoruz. Artık düştüğümüzü görmemekte, ama hala hissetmekte, bilmekteyiz. Ardından kulaklarımız, tad alma ve koklama duyumuz, dokunma duyumuz, ve uzam algımız kaybolsun. Artık düştüğümüzü hissetmiyoruz lakin belleğimizin yardımıyla bunu biliyoruz. Belleğimizi de kaldırırsak, bu da kaybolacak, hatta dille birlikte “ben” de yitip gidecek. Öznenin sabitliğini ve tutarlılığını sağlayan bellektir. Dil-dışı deneyimleri tanımlayamasak da, hala hiçbir eyleme konu olmayan, kendini kararlı olarak zamana yayamayan, çünkü bellekle birlikte zaman algısı da kayboldu, bir çekirdek özne olduğunu varsayalım- her ne kadar özne tanımıyla çelişik olsa da… Beden yitip gittiğinde kalan bir şey varsa, o her ne ise artık, bu ruh ve bedenin, birbirinden farklı tözler olarak karşıtlıklarını meşru kılacaktır. Lakin şimdilik beni ilgilendiren, bu karşıtlığın meşruiyetinden çok varlığı ve bunun düşün tarihine etkisi. Bedene dair algımızı nasıl etkilediği.

Beden ruhun hapisanesidir, ruh ölümsüz, bedense ölümlüdür. Hatta bir adım öteye gidelim, beden, oluşa gelişi, zamana tabi oluşu ve değişime açıklığıyla ölümün sebebidir. Ruhsa değişime tabi olmayandır ve bu yüzden ölümsüzdür. Adeta benin, bedenin ölümlülüğüne karşı ortaya koyduğu bir kalkandır. Ruh tüm erdemlerin kaynağıdır, o tanrısaldır, bedense kötülüklerin merkezidir. Ruh, evreni bilmek için bedene ihtiyaç duymaktadır.

Aziz Paulus kıvrak bir hamleyle ilk günahı tenle ilişkilendirmeden çok evvel Hellasta filizlenmeye başlamıştı bedenin acizliği ve kötülüğüne dair fikirler. Ruhun bedenden koparılışı, onun içine hapsoluşuyla birlikte bedenin hazları da kötülenir olmuştu. Beden aşılması gerekendi, hazzın bedeli acıydı, eril olan sadece kendi hazlarını meşru görüyordu. İlk günah, genel olarak tene yüklemekle birlikte, diğer taraftan da kadına ve kadın bedenine yüklenmiştir.

Toprağın dişiyle ilişkisi hemen tüm mitlerde ortaktır, bu üretkenlikle, yani doğumla bağlantılıdır. Bu yüzden ölüleri toprağa gömmek, rahme geri göndermek ya da ekmek cansız bedeni yeniden canlandırmak için en sık başvurulan yollardan biridir. Ölü beden bu rahimden yeniden doğacak ya da ekildiği toprakta yeniden filizlenecektir. Burada bir not olarak, kadının kendinden ya da doğaya bağlı yaratıcılığının-yani doğumun- erkeğin henüz bundaki rolünü bilmediği dönemlerde, kadına ve onun bedenine kattığı tanrısallığı da eklemek istiyorum. Apollon için inşa edilen delphoi tapınağında, yeraltına inen bir mağara vardır. Bu mağara Gaia’nın vajinasıdır. Bilgelik, ya da bilicilik güçleri aslında Gaia’dan gelmektedir.

Tarımın gelişmesiyle birlikte, toprağın kendiliğinden yaratım gücü gemlenmiş ve ehlileştirilmiş, insana tabi kılınmıştır, bunun kadına bakışta önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Dişil imge olan toprağın verimliliğinin kontrol altına alınması, kadının da kontrol altına alınmasını sağlamıştır, diğer taraftan şehirlerin oluşumuyla, doğadan ve onun tehditlerinden kopuş, yalıtılma da ruh ve beden karşıtlığını güçlendirmiştir. Akıl doğaya galebe çalmıştır.

İsa babasız doğmuştur, o mucize doğumdur. Bir erkeğe ihtiyaç duymadan bir rahimde varolmuştur. Tanrının bedenlenmesidir. Kutsal ruh kendi isteğiyle bedene bürünmüş ve insanlığın acılarını sırtlamıştır. İsa bedenlenmiş, bedene girmiş değil, bedenlenmiş ruh olarak, bir ruh-beden olarak tarihin gördüğü en büyük bilgedir. Yeniden göğe yükseldikten sonraysa ardında etini ve kanını bırakmıştır.

Beden tüketmek, yani yamyamlık, bedenin sahip olduğu güçleri içselleştirmek için uygulanan bir ritüeldir. Burada ruhun bedenin içinde hatta uzuvlarda olduğu fikrini görüyoruz, bir adım ötesi, sahip oldukları güçleri ele geçirmek için hayvanların çeşitli uzuvlarını yemek fikri de aynı motifi taşımaktadır.

.

.

Doğum, bir ölümdür aslında, cennetten düşmedir, rahimdeki yaşantının son bulması, ademle havvanın cennetten kovuluşuna benzer. Tamamen korunduğu emin beldede her türlü nimetin kendisine sunulduğu insan yavrusu, asla unutmayacağı cennetinden kovularak dünyaya düşer.

Bedenin anlamlanışına dair bir başka sorunsal da, ona bakışımızın belirlendiği kaynaklardır. Bedenin idealize edilmesi, görünümün standartlar kazanması, onu görme biçimlerimizin belirlenmesi. Buna bağlı olarak sadece güzel olanı görme biçimimiz değil, kusurlu olana dair normlarımız da belirlenmiş olur.

Nietzsche ve sonrasında foucault’da beden kendini bir savaş alanı olarak bulur. N’de diğer bedenlere ve iktidara karşı kendi için savaşırken F’da bu savaş iktidarın beden üzerine verdiği savaşa döner.

Günümüz dünyasında beden artık bir meta, fetiş haline gelmiştir.

Artık her beden, taşıdığı eklentilerle bir cyborgdur aslında. Dona Haraway bu cyborg kavramını kullanarak kadın-erkek kavram çiftinin karşıtlığını yapısöküme uğratmayı dener.

tanrılara görünmek için yapılan dövmeler, onlara benzemek için takılan mask ve sürülen boyalar artık sadece bedenin fetişleştirilmesi amacına hizmet eder hale gelmiştir.

Ölüler en büyük bilgelerdir. Belki yaşamın diğer boyutuna geçtiklerinden, belki salt ruha döndüklerinden belki de diğer ölülerle bir araya gelip kabilenin kökenleriyle içi içe olmalarından. Ya da tanrılarla birlikte olduklarından. Ama yadsınamayacak bir şey de şudur, onlar cennete, yani toprağın rahmine, bilginin ve bilgeliğin kaynağına geri dönmüşlerdir.


Devamını okumak için tıklayınız...

Yalnızlık - Deliliğin meşruiyeti

Salı, Şubat 17th, 2009

Deliliğin tarihinde Foucault bize, Avrupa’da deliliğe bakışın serüvenini oldukça çarpıcı bir biçimde sunar. Bu serüvenin son virajlarında deliliğin artık iktidar tarafından kapatılma yoluyla kontrol altında tutulmaya çalışıldığını görürüz. Delilik, kutsal bir halden bir hastalığa doğru anlamsal değişime uğrar. Şimdilerdeyse psikiyatri ve psikoloji, modern çağlarda hiçbirimizin nasiplenemediği bir normal idealinin gölgesinde normaldışı davranış ve düşünüşleri sağaltmanın yollarını üretiyor. Biraz daha yumuşatırsak, hayatımızı zorlaştıran nomal-dışılıklarla mücadelemizde bize eşlik ediyor. Yapmaya çalıştığımın bu iki bilimin amaçlarına yönelik bir genelleme olduğunun sanılmaması için hemen şunu da eklemeliyim, bir önceki cümlede yaptığım daha çok kökene dair bir tespit. Yoksa günümüzde, genel-geçer bir normal tanımına sahip olduğunu söylemesi için bir insanın gerçekten “deli” olması gerekir. Ancak yine de insan şunu düşünmeden edemiyor: Normal-dışı davranışlara dair tepitler sonuçta yine bir “normal” idealini kuşatmaz mı? Oldukça geniş, ve nispeten kişiye özel bu yeni kuşatılmışlığın, şayet varsa ortak noktalarını tespit, sanırım bizi bu konuda biraz olsun aydınlatacaktır.

Öncelikle bir noktanın altını çizelim. En geniş anlamıyla öz-kıyım eğilimi içerenler de dahil olmak üzere, tüm normal-dışılıkların hayatı zorlaştırdığı uzam, toplumsal uzamdır. Normal-dışılığın içerisindeki normal kelimesinin tanımı biraz gıdıklandığında bu genellemenin doğruluğu ortaya çıkar. Toplumun üzerinde uzlaştığı kurallar, davranışlar, algılar, biçimler bireyinkiyle bir şekilde çarpıştığında, genellikle bu durum birey aleyhine sonuçlanır. O artık bir suçlu, bir ucube ya da delidir. Her koşulda toplum-dışıdır. Sağaltıma ihtiyacı vardır. Aynı zamanda bireyselliğinde açılan normal-dışı gediği topluma genişletmemesi için bir şekilde dışarıda tutulması gerekir.Ötekileşmesi gerekir. O, artık tekinsizdir, kestirilebilir değildir ki bu, birarada yaşamak söz konusuysa büyük bir risktir. Bir diğer önemli tehlikesiyse, kestirilemezliğinin ortaya çıkardığı bir sonuç olarak, o artık bir yönetilemezdir.

Bir futbol takımı, bir şirket, bir ülke ya da dünya, bir topluluğun yönetilebilmesi için, kestirilebilir olması gerekir. Ne yapacakları daha da önemlisi ne yapmayacakları bilinmelidir. Sahaya çıkan takımda bir futbolcunun, bundan sonra oyunu elle oynamaya karar vermeyeceğinden emin olmalısınız. Kurallara uyması teminat altına alınmış olmalıdır. Değilse bu takımda yer alamaz. Aynı şekilde, sokaktaki adam da topluluğun birarada güven içinde yaşamasını sağlayan kurallara uymalıdır. Özellikle günümüzde, şehirlerde yaşam eskisine göre çok daha karmaşıktır. Hergün, dil dışında çok az ortaklığımız bulunan yabancılarla neredeyse omuz omuza işimize gidiyor, alışverişimizi yapıyoruz. Zaman zaman tedirgin olsak da, evden çıkabiliyor olmamızı sağlayan şey, üzerinde uzlaştığımız gizli bir toplumsal sözleşme ve yasalar.

Fransız yazar Tournier, Robinson Crusoe’nun bir “yeniden okuma”sını yaparken, Defoe’nun maceracı kahramanı kişiliğinde insana dair oldukça önemli tespitlerde bulunur. Elbette bununla aynı derecede önemli bir modernizm eleştirisi de çıkarılabilir romandan, ama konum gereği ben, insana dair bir okumayı yeğleyeceğim.

Adaya ilk düştüğünde Robinson ciddi bir travma geçirir. Burada kendisinden başka kimsenin olmadığını kabullendiğinde-böylelikle toplumsal yaşayışa dahil olmaktan çıkar- artık uyması gereken hiçbir kural ve dogma kalmamıştır. Bu, keyfi bir özgürlük değil, doğal bir sürükleniştir ve Robinson, aklını yitirdiğini düşündüğü aşamaya geldiğinde, çareyi kendine “kurallar” koymakta, dogmalar belirlemekte bulur. Yoksa insan-dışılaşacaktır. Böyle birşeyi yapması için ona birkaç motivasyon bulabiliriz. Bunlardan biri, birgün koptuğu toplumsal yaşayışa yeniden katılabilme şansıdır - diğer bir deyişle umudunu yitirme, buraya alışma korkusu-.

Başkaları olmadığında pek çok kural, dogma ve yasa anlamsızlaşmakta ya da varlık nedenlerini yitirmektedir. Çünkü bu kurallar hep başkaları ve onlarla ilişkilere dairdir. Bu ilişkileri ve onları kuran topluluğun tümünü tehlikesiz ve yönetilebilir hale getirmeyi amaçlar. Bu durum, paleolitik avcı-toplayıcı klanlarının dogmaları için de bizim yasa ve törelerimiz için olduğu kadar geçerlidir. Kural tanımazlık her iki türden toplulukta da büyük suçtur. Bireyi süratle toplum-dışına iter. Sürgün, kapatılma, yüz çevirme, idam, her ne şekilde olursa olsun, kişi toplum-dışılaştırılır. Peki bu başarılamazsa ne olur? İkinci dünya savaşı çıkar, yeni bir sanat akımı doğar, büyük bir fatih bir dünya imparatorluğu kurar. Norm-dışı birey bize bir şekilde kendi gerçekliğini ya da normlarını dayatmayı başarırsa, çok zaman geri dönülmez değişimler ve kırılmalar yaşanır. Normlar değişir, yeniden kurallaşır, töreleşir ve dogmalaşır. İsyan bayrağı en fazla varolan düzen yıkılana kadar dalgalanabilir. Sonra yeni düzenin tesisi gerekir. Bunun için de ilk elden bayraklar yakılır.

Dinamizm her zaman bir kestirilemezliği beraberinde getirir. Bu yüzden asıl istenen statikliktir. Bu en küçük topluluklar sayabileceğimiz ikili ilişkilerde özellikle geçerlidir. Burada da kişiler birbirlerine güven duymak ve emin olmak isterler. Bunun için de ilişkiyi en kısa zamanda dondurmak ve statikleştrmek icabeder. İktidar ve erke dair mücadele her yerdedir, bir romantik ilişkiden bir ulusun biraradalığına dek. Çılgın ve farklı hergelelere aşık olunur ancak ilk elden hergeleliklerinin önü kesilmeye bakılır.

Tüm bu yazılanlar içinde çok önemli bir trajediyi barındırıyor. Belki de bir ironi. Bu ironi mutlak yalnızlığımızda gizli, mutlak ya da varoluşsal yalnızlığımız. Aslında hiçbir deneyimimize bir başkasını gerçekten ortak edemeyişimiz, tüm bu birlikteliğin-algıda birliktelik gibi en temel konular da dahil- sadece uzlaşıma dayalı olması, diğer taraftan da bu uzlaşımın ya da temassız yan yanalığın zorunuluğu insanlığın trajedilerinden biri. Temeldeki bu yalnızlık, birarada yaşayışımıza dair tüm kuralları anlamsızlaştırıyor bir bakıma. Aslında birarada değiliz, bir aradaymış gibi davranıyoruz, aslında kurallara uymuyoruz, uyuyormuş gibi yapıyoruz.

Varoluşsal yalnızlığımızın bu denli ayyuka çıkışı bir bakıma şehir yaşamına geçişimizle başlar, modern üretim araçlarının hayatımıza girişiyle de iyiden hızlanır. Artık birliktelik,doğallıkla bilinen mutlak bir zarurete bağlı değildir. Ürettiğini tüketen toplumlarda biraradalık yaşamsal bir sorundur. Yalnızlık ölüm demektir. “Artık seni aramızda istemiyoruz, git!” cümlesi, idamdan daha ağır bir cezadır. Orada birey her eklemiyle yaşadığı topluluğa bağımlı ve her hücresiyle bunun bilincindedir. Birey olma vasfını edinemeyecek denli hem de… Günümüz üretim sistemlerindeyse, üretenin ürettiğine yabancılaşmasıyla birlikte bu süreç kesintiye uğramıştır. Bu yabancılaşma roller de dahil olmak üzere tüm toplumsal aygıtlara genişlemiştir. Artık tanımadığımız insanlarla paylaştığımız apartmanlarda yaşıyoruz, her gün tanımadığımız onlarca insanla kucak kucağa kilometrelerce ötedeki işlerimize gidiyoruz, yine tek ortaklığımız birlikte çalışmak olan bir toplulukla birarada çalışıyoruz. Sadece varoluşsal olarak değil, biçimsel olarak da yalnızız. Bu betonarme cangılın yabanıllığında kaçınılmaz olarak suç oranları artıyor. Normal-dışılık pek çok yeni biçimle karşımıza çıkıyor.

Bu konuda sistemin ve iktidarın rolüne kısaca değinirsek, bu küçük kaos,sistemin, özellikle de ekonomik olanın işlemesine destek oluyor. Zira artık erkinmeşruiyeti, toplumun kaçınılmaz biraradalığı ve üretim araçlarının yönetilmesi gerekliliğine bağlı değil. Daha doğrudan bir deyişle, erk artık dinsel motiflerle bezediği doğal bir meşruiyete sahip değil. Bu yüzden özellikle iletişim araçları yoluyla bu bireyliği destekleyerek, zamanımızı dahi nakde çevirerek besleniyor ve meşruiyetini sağlıyor. Bireylik ve buna bağlı umursamazlıkla birlikte, asosyal, apolitik, a…nesiller yetiştiriyor.

Şimdi artık normal-dışılık normlarının da belirlendiği, deliliğin meşrulaştığı bir süreçteyiz. Sistem kendi karşıtlarını da içselleştiriyor. Yönetemediğini metalaştırıp satışa çıkarıyor. Seri katilinden tutun, devrimcisine dek… Bu bağlamda artık her şey normal. Sokakta birinin çıplak gezinmesi, güpegündüz evinize hırsız girmesi, bir ara sokakta saldırıya uğramanız, birinin arabasıyla üzerinizde ralli yapması vs.vs. Doğrudur, bunlar hala yasal değil ama normal, bu ikisi arasında fark var.

Konuya şimdilik ara veriyorum, zira bir sonuca varmadan önce açıklığa kavuşması ve analiz edilmesi gereken birkaç kavram daha var, ancak onlar da bu metnin doğrudan konusu değil. Deliliğin serüveninin şimdiki virajı olan, onun metalaşmasını şimdilik rafa kaldırıp bir öneride bulunmak istiyorum size. Eğer şu ana dek hiç yapmadıysanız, en az 24 saat yalnız kalın, tüm günü ve geceyi tamamen yalnız geçirin. Bireviniz yoksa bir otele gidin. Tüm iletişim araçlarından ve herkesten uzakta kimseyle konuşmadan yalnız bir gün geçirin. Görüşmek üzere…

Del.icio.us :
Technorati :


Devamını okumak için tıklayınız...
felsefe dükkanı
Arka plan resmi :
Tasarım: Meme-Dini