resim yok
Caravaggio

Posts Tagged ‘felsefe’

dahi anlamındaki deli itinayla yazılır

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Tümümüzün içinde zihinsel kulaçlar attığı bilgi ve imge-kabaca metin- havuzuna üç tür erişimimiz olduğunu düşünüyorum. Bunlardan biri daha çok gündelik bilgiyi de içeren “yatay erişim”. Yatay erişimde zihin bizi çevreleyen bir fanus gibi düşünebileceğimiz metin bulutunun şimdiki zamanına hakimdir. Verili olanla yetinilir, sorgulamaya gerek yoktur, zira anlamlandırdığımız metin parçalarının çoğu, verili halleriyle de fazlasıyla işe yarardırlar. Ancak küçük bir sakınca olarak arada gelen çöpler dikkatimizi çeker, bunları çöp haline getiren şey, aslında şimdiki zamana yani yatay erişime dahil olmamalarıdır. Bunlar bir snraki aşamadan yani “dikey erişim” aşamasından sızanlardır. Ancak dikey erişimle edinilen bilginin temel dinamiği olan “bedeli ödenmişlik” ten muaf oldukları için çöp veri olmaktan öteye geçemezler. Boşinanlar ve içeriklendirilememiş her tür bilgi bu kapsamda ele alınabilir. Medya, yatay erişim çöplüğü yaratmanın temel kaynaklarındandır.

Gelelim metin bulutuna dikey erişim sürecine: Bu tür erişimin bildiğimiz en eski kaynağı söylenceler ve anlatılardır, birldiğimiz en emin kaynağıysa okumak. Dikey erişimin kapısını aralayanlar, tarihlilik içerisinde kültürden beslenirler. Ustalıklı şairler, ressamlar, yazarlar, bilim aadamları bunlardan çıkar.

Son aşamaysa “doğrudan erişimdir” kültürden değil, kültürün beslendiği kaynaktan, ilksel olandan doyasıya beslenmek. Köklere dokunmak. Hem verili olanı hem de biriktirilmişi çabasızca aşmak. Dünya tarihinin gördüğü tüm dehaların yaptığı budur. Dallı budaklı tüm yolları aşıp, tarihin kökündeki imge memesinden, kendi bilinçaltlarındaki süt bezesinden doya doya emmek. Biraz da bu yüzden gerçeklikten kopuktur deha. Gerçeklik örtülere aldanmayı gerektirir, dehaysa kaldırmayı, o tüm çıplaklığıyla kendi özüne dokunmaktır. Kimi zaman silik geçici bir delilik, kimi zaman başını duvarlara vurarak özkafatasını parçalatacak onulmaz ve süreğen bir hal. Dahiyle deli arasındaki ana ortaklık budur. İkisi de gözünü içindeki gerçekliğe çevirmiştir istemeden. Ancak deli bizi umursamazken dahi buna bizi de ortak eder.

Dahi delinin kaprisli olanıdır.


Devamını okumak için tıklayınız...

Futbol kültürü

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Halihazırda sürmekte olan, Avrupa Futbol Şampiyonası nedeniyle bu sıralar özellikle aklımı kurcalayan futbol konusunda aslında epeydir bir şeyler yazmak istiyordum. Ancak konuyla pek de yakından ilgilenmeyen biri olarak, nasıl bir yaklaşım geliştireceğime dair açık ve net fikirlerden yoksun oluşum bana engel oldu. Futbol dendiğinde sözkonusu olan sadece, belli kuralları, sınırlanmış bir zamanı ve alanı olan, belli bir amaca yönelik bir oyun olmadığından, başlıkta da ifade edildiği gibi, futbol bir kültür, bir sektör, bir fenomen, sosyal, kültürel ve ekonomik bir olgu olduğundan, odaklanılacak konular ve onlara yaklaşılacak bakış açısı hayli önemli görünüyor gözüme.

Örneğin bu tip br yazı, oldukça zengin istatistiklerle desteklenebilir. Futbol pastasının likit hacmi, reklam bütçeleri, yatırımcıların katkıları, takımların sermayeleri, ortada dönen yıllık gelir, oyuncuların kazançları, futbolun tarihi ve gelişimi içinde bu rakamların değişimi, ve artık neredeyse küresel bir onay almış olan bu oyunun kültür tarihine etkisi…

Ya da konu, doğrudan tarihsel bir olgu gibi ele alınarak, oyunun tarihiyle popüler kültür tarihi arasındaki koşutluklara dayalı bir okuma yeğlenebilir. Özellikle son zamanlarda bu konuda yaşanan paradima değişimleri ve futbolun neredeyse entelektüel bir uğraş haline gelişi, böylesi bir okumayı daha da ilginç kılacaktır.

Geliştirilebilecek diğer bakış açıları, psikolojik ve sosyolojik olanlardır. İçerisinde hatırı sayılır miktarda komplo teorisi bulunduranlar da gözden kaçırılmamalı tabi. Kitleleri peşinden sürükleyen bu oyun, aynı zamanda iyi br gündem değiştirici, nabız ölçücü, yükseltici ve düşürücüdür. Gündelik dilin çeşitli alt kıvrımlarıyla arasında dönem dönem kurulan koşutluklar bunun en büyük göstergesidir. Özellikle askeri dil ve futbol dili arasında pek çok örtüşme dikkatli gözlerden kaçmaz. Aynı zamanda, yönetimsel örgütlenmeler, taraftara sağlanan ait olma duygusu, kendine ait bir dedikodu ağı, transfer dönemi magazin yürüteçleri, futbolcuların özel hayatları gibi renkli diğer yan unsurlarla bu konu oldukça geniş bir değerlendirme ve analiz çerçevesini hakeder niteliktedir.

Tüm bu sayılanlar, hatıra gelmeyip gözden kaçanlarla birlikte ele alınınca, konunun aslında kitaplık çapta olduğu ortaya çıkıyor. Benim asıl sorunum da bu zaten. Bu konuyu kitaplık çapa etirmiş olan nedenler. Diğer bir deyişle, futbolun bir kültür haline gelişinin tarihi. Burada kaçınılmaz olarak oyunun tarihine kısa bir bakış atmak gerekiyor.

Bu konuda derli toplu ve özetlenmiş bir türkçe kaynak olarak,turkfutbolu.net‘e başvurabilirsiniz. Vurmam diyenlere kısa satırbaşlarıyla geçersek;

Eski Mısır, Mezopotamya’da topa ayakla uvurmak suretiyle oynanan oyunlara rastlanmış, hatta kimi toplar günümüze dek korunmuştur. Yine Antik Yunan ve Roma’da da Futbolun atası sayabileceğimiz oyunlara rastlanmaktadır. Türklerde de futbola benzer bir oyun tepük adıyla oynanmaktaymış. Yine çin, moğollar da bu tipten oyunlara sahiptiler. Tüm bu oyunlar arasındaki ortak nokta, sadece eğlence ya da rekabet amaçlı olmayıp askeri amaçlara da hizmet etmeleridir. Talim amaçlı olarak kullanılan oyunlardır.

Bugünkü Futbolun beşiği saydığımız İngiltere’de halk tarafından çok sevilen bu oyun, neredeyse iç savaşa yol açtığından, bir dönem yasaklanmış. Sonra yeniden serbestliğine kavuştuğu gibi, ilk yazılı kurallarını, turnuva standartlarını ve federasyonunu da yine bu ülkede kazanmış. Bugünkü anlamıyla futbol kültürüne dair diğer ilkler de İngilizlerin tekelinde. Bunlara örnek olarak, ilk transfer, ilk milli maç gibilerini sayabiliriz. Tüm bunların bugünkü haline kavuşmasını 19. yy’a tarihlemek mümkün. 20. yy’ın başlarındaysa futbol topraklarımızda oynanmaya başlıyor ve ilk kulüpler kuruluyor. Bunlarda genelde yine İngiliz parmağı var. Takımlarımız, kurtuluş savaşı ve işgal döneminde, işgal kuvvetleriyle yaptıkları karşılaşmalarla halkın sevgisini kazanıyorlar.

Dünya kupalarının tarihçesiyse bir başka alem. Futbolun tarihin her döneminde siyasetle iç içeliğini gösterir nitelikte. Futbolun savaş çıkardığını iddia edecek değilim ancak iki ülke arasındaki gerilimlerin savaşa doğru çözülmesinde katkı sağladığı da yadsınamaz.(1970, El Salvador-Honduras) 1958′de işin içine televizyon da giriyor, sonra 60′lı yıllarda yıldız futbolcularla Futbol bugünkü gelişimine doğru evrimini tamamlıyor.

Yönetilen sınıflar, futbolsayesinde başarı duygusunu tadar. Birlik bütünlük, aidiyet gibi duygularla kendi ezilen ve değersiz benliklerini daha üst bir kaynağı referre etmesini sağlarlar. Yöneten sınıflarsa futbolun bu özelliklerini toplumun nabzını tutmak için kullanırlar. Tıpkı roma imparatorlarının düzenledikleri gösteriler gibi. Ancak gnümüz konjonktüründe medyanın yarattığı farklılıklar, bu ayrımı ortadan kaldırmaya başlamıştır. Artık futbol klüpleri kendi sermayelerine sahiptir, menkul kıymet olarak değerlenmekte, para kazanmakta ve bağlı sektörlere kazandırmaktadırlar. Artık futbol basit bir yöneten-yönetilen sınıf formülüne sığmaz. Futbol klüplerinin yönetimi, gerek nüfuz gerek servet sağlayıcı olarak, işadamlarının doğrudan ilgisini çekmektedir.

Medyanın günümüzde üstlendiği işlevselliklerden biri kadim zamanlarda mitlerin üstlendiği toplumsal anlamı yaratma işlevidir. Daha doğrudan bir deyişle medya, mitolojik yapı kurucu haline gelmiştir. Mitlerin yerini almıştır. Bu konuyu bir başka yazıda tartışmak üzere cebimize koyup, bu işlevin kendisini gösterdiği alanlardan biri olan futbola dönelim.

Mücadele, mucize, yengi, yenilgi, azim, ter, vazgeçmemek, destan, zafer…

Bu kavramlar, başrolünü kahramanın oynadığı bir anlam dizgesinin yapıtaşlarıdır. Futbol oyunu ya da sektörü, bizim için kendi kahramanlarını yaratmıştır. Özellikle ulusal maçlarda toplumun her kesimini sarar bu duygu. Kahraman sozsuz yolculuğuna yeşil sahalarda devam etmektedir.

Yine bu alanda, belki ilerde yeniden değinmek üzere birkaç konu başlığı saptamanın da faydalı olacağını düşünüyorum.

Birincisi, bir oyun olarak futbolun diğerlerinden farkı. Bundan kastettiğim şey, bunca taktik ve stratejik dinamiği olan, verimli bir istatistik veri kaynağı da sunan bu oyunun basitliğinin yükselişine olan etkisi. Çoğu zaman futbol tutkunluğunun eleştirisine de temel kılınan bu basitlik aslında bu oyunun yükselişinin ardındaki sırrı taşır kucağında. Günümüzde entelektüel bir uğraş kılındıkça bu basitlik arka planda matematiksel veriler ve benzeri teorik yığınlarla karmaşıklaştırılmakta ancak oyunun özündeki yalınlık baki kalmaktadır. Evet, 22 adam bir topun peşinde koşturur. Bu basitlik oyunun açık her alanda birkaç kişi tarafından bile oynanabilmesini sağlar. Bazen gerçek bir topa dahi ihtiyaç duyulmaz.

Diğer oyunlardan futbolu ayıran bir başka nitelikse, oyunun amacını oluşturan sayı mekanizmasının değerliliğidir. Futbolda gol değerlidir. Diğer oyunlarda, her atılımda elde edilme ihtimali olan sayı, futbolda nadirliği ve belirleyiciliğiyle muhteşem bir coşkunun kaynağıdır. Golün bu değerinin futbol coşkusu ve tutkusunu oluşturmadaki yeri ve değeri büyüktür.

Basitlik, yalınlık, gerektiğinde karmaşıklaştırılabilirlik, geniş alanlar, yuvarlanan ya da hareket eden cisimlere tutkumuz, oyunun siyasi kullanımı, kendine has estetiği, günümüze taşınan nadir “erkek” uğraşlarından biri oluşu, kendi kahramanlık söylemi-ki bu söylem, bu mitolojik dil özellikle askeri dille de pek çok koşutluk taşır- futbolu günümüzde bulunduğu yere taşımıştır.

Bu yazı vesilesiyle buradan ulusal takımımıza Avrupa şampiyonası yolunda başarılar diliyorum.


Devamını okumak için tıklayınız...

Chihiro harikalar diyarında

Salı, Şubat 17th, 2009

Eliade’nin deyişiyle, toplum içinde yaşayan bir insanın her davranışı “kutsal”a ilişkin bir dizgeye göndermede bulunur. Böylesi bir kültürel kodlanmışlık, bir anlamda birlikte yaşayışımızın ve birbirimize güven duymamızın da ön koşulu gibidir. Büyüyen şehirlerimiz, kimliksizleşen görünümlerimizle artık bu güven duygusunun oldukça uzağındayız. Bu yüzden büyük şehirlerde dev bir paranoya örgüsünün içinde yaşıyoruz belki de. Ancak yine de bu kültürel kodlanmışlık, en derin korkularımızda, düşlerimizde, ya da kendisine en çok ihtiyacımız olduğu diğer anlarda çıkıveriyor karşımıza. İçimizde başka bir şeyle yerinin doldurulması imkansız bir mitolojik boşluk var.

Bir başka yerde, elimizde kalan yegane mistik deneyimlerden birinin de aşk olduğunu ifade etmiştim. Neyse ki, bu doğal, kendiliğinden ve teklifsiz deneyimin bizi bulmasını, bize vurmasını beklemek zorunda da değiliz. Fazla olmasa da hala masal anlatıcılar var aramızda. Esritici ozanlar, köklerinden kopmamış, onları okumayı ve yeniden okumayı bilen ustalar. Miyazaki de bunlardan biri.

Ada kültürü olmanın ayrıksı tüm özelliklerini fazlasıyla taşıyan bir toplumun rengarenk mitolojisindeki tekmil tanrıya ve ruha hizmet veren bir hamam işletmek ister miydiniz? Ya da orada köle olarak çalışmak? Sorularıma yanıt vermekte aceleci davranmayın. Karar vermeden önce izleyip bir kez daha düşünün.

Mitlerin popüler kültürle harmanlanıp yeniden sunulmasına dair pek çok örnek izledik geçtiğimiz dönemlerde. İlerleyen zamanlarda da birçoklarını izleyeceğimize eminim. Kahramanın sonsuz yolculuğu sürüyor. Çünkü ona ihtiyacımız var. İçimizdeki boşluğu, onun varlığına dair inançla doldurmaya ihtiyacımı var. Gündelik yaşamımızın ritüellerden ve kutsal olandan bu denli kopuşunun bedelini katlanılır kılmanın bir başka yolu yok. Yazılan her kelimede, çekilen her karede, resmedilen her imgede tanrıların sarhoş edici ayinlerine tanıklık etmeyi sürdüreceğiz. Ta ki onlar aramıza yeniden dönene dek. Bitimsiz bir yas çalışması bu.

Bu belli belirsiz ve yeniden okumaya muhtaç sunuşların yanında, zaman zaman da şimşekler çakacak, tamtamlar yeniden duyulup savaş baltaları gömüldükleri yerlerden çıkarılacak. Masal olmaktan utanmayan yapıtlarla tanrılar kısa süreli konukluklar için gelecekler dünyamıza. Yeni biçimlerle ama kendi öz adlarıyla. Ya da biz beyaz tavşanların peşinden deliklere süzülüp, zihnimizin rahimlerine, türümüzün köklerine döneceğiz. Kovulduğumuz cennetten küçük ve kesik soluklar alma şansımız olacak.

Masallardan uzak kalmamanız temennisiyle size Miyazaki‘nin Sen To Chihiro No Kamikakushi’sini önererektamamlıyorum yazımı.


Devamını okumak için tıklayınız...

Prometheus ve İsa

Salı, Şubat 17th, 2009

Zeus’tan ateşi çalarak onu insanlara hediye edip, kardeşi Epimetheus’un hatasını telafi eden Prometheus‘u tanımayanınız yoktur sanırım. Aynı şekilde İsa’yı da hepimiz çok yakından tanıyoruz. Peki ikisini bu başlıkta bir araya getiren şey nedir?

Kutsal öykülerin bu en meşhur ve “hümanist” iki karakterinin, bir başlıkta yan yana gelmekten fazlasını hakeden bir çok ortak yönü vardır. Bunlardan bazıları aleniyken, bir kısmı da keskin gözler için örtülerin ardına gizlenmişlerdir. Bu ortak noktalara değinmeden önce, tanrı inancının kökenine doğru küçük bir yolculuğa çıkalım istiyorum. Burada temel yordamım da, tanrı fikrine duyulan ihtiyacı açımlamak olacak.

Bu konuya doğru bir yaklaşım getirebilmek için dil-dışı deneyim alanımıza girmemiz gerekiyor. Tabi öncelikle dil-dışı deneyim dediğim şeyi biraz çerçevelemeye çalışayım.

Her ne kadar yaşamı doğumla başlıyor varsaysak da, doğumdan önceki süreçte, rahimde gösterdiğimiz gelişimin son aşamalarında belirli türden bir bilinç düzeyindeyizdir. Bu bilinç düzeyimiz, doğum, fırlatılmayla birlikte bir kesintiye uğrar. Sırasıyla, “ben” ve “öteki” kavramları girer yaşantımıza. Sonra da kavramın yarattığı dolayım ve genelleme uzayına dahil oluruz. İşte bu ana kadarki yaşantılarımızı dil-dışı süreç diye adlandırıyorum. Önce her şeyin bir olduğu, ardından bir ikiliğe geçildiği, ve son olarak yine her şeyin tek tek varolduğu bir durumdan, kavramlarla “şey”leri genellediğimiz bir duruma geçişdir dili kullanmaya başlamamız.

Dile tabi olma net bir kopmadır. Yavaşlıkla geçilen bir süreçten ziyade, bir anda dil yetimizin, gösterenle gösterilen arasındaki ilişkiyi kavraması durumudur sözkonusu olan. Bundan sonrası, tek tek kelimeleri öğrenmektir.

Dil-dışı deneyimlerimizin asli özelliği, şeye doğrudan yaklaşımdır. Kavramın, ya da gösterenin çizdiği resmin gölgesinde kalmadan, obje ya da olguya doğrudan dahil oluruz. Bu, mitlerde de karşımıza çıkan, bir dünya cenneti, bir tanrısal ilk zaman tasavvuru gibidir. Sonra bu güçler, dil alanına girişimizle elimizden alınır. Babil kulesini yıkan tanrı tarafından cezalandırılırız adeta.

Dil-dışı deneyim alanımızın en önemli, hatta tek önemli figürü, annedir. Yaşam veren bu dişil unsur, kanımca, içimizdeki tanrıça kavramının ve “aşk” duygusunun da kökenini oluşturur. Eril tanrı figürleri-babaya dayananlar- dilsel formlardır. Zaten kültürün daha ileri aşamalarında karşımıza çıkarlar ve eril otorite figürleridir.

Ancak asli olarak, tanrı fikri, dişildir ve kökenini dil-dışı alandan, dilsel alana geçişte oluşan anlam kaymasına bağlı, “mitolojik boşlukta” buluruz.

Gelelim Prometheus ve İsa’ya…

Prometheus da İsa da insanlığa ışık vermişlerdir, onu aydınlatmışlardır. Burada aydınlatmayı somut manada kullanıyorum. Her ikisi de insanın işlediği ve işleyeceği günahların bedelini kendi tenlerinde ödemişlerdir. (Prometheus’un çektiği ceza da aslında kendi günahınınki değildir)
Ölüm biçimleri birbirlerine çok benzer, ölümsüzleşmeleri de…
Burada özellikle örtük birkaç benzerliğe dikkat çekmek istiyorum. İsanın hikayesini biliriz. Bir çok işkenceye maruz kalır ve çarmıha gerilir. Öldürücü darbeyiyse bir Romalı asker indirir. Onu karaciğerinden vurur.
Prometheus da dağlara zincirlenir ve bir kartal karaciğerini parçalar orada. Kartal imgesi oldukça önemli bir imge. Roma imparatorluğunun da sembolüdür kartal.

İsa bir babasız doğumdur. Bir dişi onu kendi yapmıştır. (burada tanrının rolü, fazla karmaşık ve analitiktir) Bu, tam olarak arkaik inanç biçimlerinin gebelik anlayışıyla örtüşmektedir. Henüz erkeğin rolünün bilinmediği, dişi unsurun yaratıcı unsur olduğuna inanılan dönemlerin anlayışına. Benzer bir biçimde Prometheus da, eril yapısına karşın, anaerkil inanışların yansıması bir titandır. Üstelik 3. kuşak tanrılar dönemine dek gelmiş güçlü bir titandır.

İki “tanrı” da bedenlerini insan için feda etmiştir. Prometheus kültü bu bağlamda eksiltili bir külttür ve asıl anlamını İsa mesih’le bulmuştur. İsa da Dionysos’tan daha güçlü bir gölge yaratmıştır kendine.

Dikkat edilmesi gereken nokta, burada bir olgu olarak İsa’nın yaşamından değil, bir fikir olarak İsa’dan bahsediyor oluşum. Bu bağlamda ortaya sunacağım iddia, orijinal İsa figürü, onun toplumun bilinçaltında yer etmiş asli imgesi, insanlık tarihinin en büyük girişimlerinden biridir. Bir, “yeniden anaerkine dönme” girişimi. Neredeyse başarılı olacak bir atılım.
Bu atılımın başarısızlık nedeni, uranos’un Aziz Paulus’ça yeniden hortlatılmasıdır. Paulus, ilk günahı insanın bedenine ( ki beden, her zaman dişil unsuru simgeler) atfederek ruhu, yanı eril unsuru aklamış ve bu dişil devrimi bastırmıştır. Böylelikle, modernizmle birlikte gelen, bedenin ve doğanın kontrol altına alınması, ruhun ve özneninyüceltilmesiyle, günümüze dek gelen süreci başlamıştır.

Peki günümüzde durum nedir? Beden üzerine kontrol artık özne lehine değil, salt iktidar lehine sürmektedir. Dişil-eril karşıtlığı artık sözde bir karşıtlıktır. Beden bir simülasyondur ve konumlanışı artık eril olan -ruh karşısında değil, bir obje olarak iktidar karşısındadır. Tanrı seni korusun Paulus!


Devamını okumak için tıklayınız...

Anlamın sonsuz yolculuğu - Bengi dönüş

Salı, Şubat 17th, 2009

Klasik felsefenin özne nesne ayrımından yola çıkarsak, özneyle nesne arasındaki ilişki sonucu bilgi ve anlam ortaya çıkar. Özne anlamlandırandır. Gerçekliğe muhatap olan ve ona anlam verendir. Ben de burada anlam üzerine biraz konuşmak istiyorum. Anlam nedir ve nerede ortaya çıkar? Konuştuğumuzda, düşündüğümüzde ve okuduğumuzda; yani kavramları taşıyan yargılarda ve onların evi olan dilde… Herhangi bir kavramın anlamı dil içerisinde ifade edilebilir değildir. Bir kelimenin anlamını veremeyiz, onu ancak örneklendirebiliriz. Tıpkı sözlüklerin yaptığı gibi…Bu örneklendirmeler tüketilebilir değildir. Birbirleriyle bağlantılı bu kavramlar bir ağ oluşturur. Dil de, göstergeler ve onlar arasındaki ilişkilerden oluşan değişken bir ana ağ durumundadır. Bu ağın aynı zamanda, nöronlar arasındaki sinaptik bağlantılara izdüşümünü de hesaba katarak fiziksel olduğunu iddia edeceğim. Ve anlamın fiziksel bir ağın yan ürünü olduğunu öne süreceğim. Göstergelerden oluşan dev bir network. Bu durumda gösterilen ya da işaret edilen nedir? Anlam orada mı ortaya çıkar?

Anlam bir yanılsamadır. Düşünürken yeni dilsel formlar üretiriz. Bunların tek bir kavrama karşılık gelenlerinin tüketilmeleri mümkün değildir. Anlamlandırma süreci bu türetme işidir. Dilsel formlar birbirlerini refere eder, birbirlerine karşılık gelirler. Aralarında oluşturdukları kurgu ve kombinasyonlarsa belirli tepki ve eylemler üretir ve gramatolojik öznemiz yeni bir yanılsamayla araya girerek sözde bilinçlilik haline yol açar. Burada gösterge de gösterilen de zihnimizdedir. Dış dünyaya herhangi bir referans söz konusu değildir. Dış dünyaya ontolojik olarak en yakın “gösterilen”, nihai referant olan imgedir. İmge olgu veya nesnenin resmi ya da duyu verisi olmanın ötesinde bir içeriğe sahiptir. En basit örneklemesiyle ona, duygusal bağlantılarla kategorilenmiş ya da biçimlenmiş duyu verisi diyebiliriz. İmge tepki üretir. İnsan dışı canlılarda sinaptik karmaşıklığa bağlı olarak imge kendisini refere eder ve doğrudan tepki doğurur. Ancak sistemin karmaşıklığı arttıkça gösterenle gösterilen arasındaki mesafe de artar. Bu artışla dilde ve düşüncede biçimsellik başlarken algıda da kavramsallaştırma ve içeriklendirme artar. Yani biçimsel olan kavramsallaşırken, içeriği olan da biçimselleşir. Bu bir nevi olguların erimesi ve sistemin her şeyi evetlemesine yol açar. Dilde karşıtlıklar zamanla yok olur. Bir kavramın referans dizgesi içerisindeki herhangi bir alt ağ neredeyse tüm yapıyı ve sistemi içerir hale gelir. Dil kendi yapısını sökmekte ve nötrleşmektedir. Dil olası tüm evren tasavvurlarını olumlar. Dilin imkanları, dilsel edimin yani düşünmenin imkanlarından daha geniştir. Bunu tasavvur edilebilirliği olmayan önermelerde daha iyi görebiliriz.

Kültür, mit ve dil sonuncunun gölgesinde ve neredeyse tamamen ona indirgenerek fiziksel olarak içselleştirilirler. Mitteki dildışı formlar onu türe aşkın kılar. Bunlar hem türün hem de bireyin dildışı döneminden belki de evrimin önceki aşamalarından kalma imgeler ve sinir sistemi güdüklükleridir. Mit içindeki dilsel formlarsa onun bireye aşkınlığını sağlar. Çünkü dil bireye aşkındır. Günümüzde mitin etkisini yitirmesinin temel sebebi bu dildışı formların esritici güçlerini keşfedilip dilselleştirilerek yitirmiş olmalarıdır. Dildışı formlar göstergeyle gösterilen arasındaki dolayımsız bağlantıyı sağlarlar. Tıpkı sistem karmaşıklığın azaldığı diğer canlı türlerindeki gibi. Bahsettiğimiz dilselleştirme rasyonelleşmeyle ortaya çıkmıştır. Bir anlamda mitostan logosa geçişle. Belki de dildışı kökenli mitlerin yerini dil kökenli dinlere bırakmasıyla.

Konumuzu çok fazla dağıtmadan matematikte anlam sorunuyla ilgili de biraz konuşalım. Matematiksel yargılarda (örn: Her a, b £ R için a-b) simgeler belirli bağlamlarda kullanılır. A ve b, R’nin elemanı olduklarında yukarıdaki yargı geçerlidir. R’ de belli bir grup axiomu gerçeklemesi gereken sayı kümesidir. Burada anlamın ortaya çıkabilmesi için sistemin bu noktaya kadar bir bütün halinde ele alınması gerekir. “2 küçüktür 3 dediğimizde ise peano axiomlarından yola çıkarak yargının doğruluğunu gösterebiliriz ancak artık anlamın ortaya çıkış şekli değişmiştir. Burada anlam “ben bir insanım” yargısında nasıl ortaya çıkıyorsa öyle ortaya çıkmaktadır. O halde ortada iki farklı anlam üretme şekli varmış gibi duruyor. Hayır sadece birinde o an taranan bir ağ diğerindeyse her an taranan bir ağ söz konusudur. Doğal sayılar gündelik dil içerisinde kullandığımız, ve zihinsel ağlarımızda bir yere oturtabildiğimiz nesnelerdir. Matematikçe konuşuyor olsaydık olay tam tersi olacaktı. Peki matematiğin birbirlerini referans alan yargıları axiomlara geldiğinde ne yapar. Ne de olsa axiomların sistem içerisinde bir açılımı yoktur. O durulan yer, ya da arkhimedes noktasıdır. Axiomda anlamı kendiliğinden içermez. Burada sorun birbirini refere etmekten kaynaklanan sonsuz döngü sorunudur. Tıpkı dildeki gibi… axiom kendini dile irca eder, sistem dışına çıkar ve dilde anlamın oluşumuyla ilgili tartıştığımız kurallara tabi olur. Dikkat edin, anlamın ortaya çıktığı belirli bir yer ya da zamandan söz etmiyorum, olguların ya da kavramların anlamını bilemeyiz ve ifade edemeyiz. Sadece bir emin olma duygusu içerisindeyiz. Ağ içinde bir yere koyabiliyor ve eylem kararı(?) verebiliyorsak anlamışız demektir. Bir dil olarak bu gün kullandığımız matematik mantıktan türetilebilmektedir. Mantıksa dilin biçimsel formlarını ifade eder. Yani diğer deyişle dilsel yargıların içeriksizleştirilmiş halidir. Anlam üzerine tartışmamızda dilin içerik yönünün birbirini refere etme üzerinden kurgulanmış olduğunu göstermiştik. Temel gösterilenle dolayımın artması ve ağların karmaşıklaşmasıyla asli gösterilenden iyice uzaklaşan bu gösterge sistemi Mallerme’nin de ifade ettiği gibi zaten iyice biçimselleşmiştir. Bu anlamda mantık kendine referans sınırı koymayan sembol ve kurallardan oluşmuştur ve olası tüm yargıları potansiyel olarak içerir. Burada temel sorun, Gödel’in ifade ettiği gibi sistem içerisinde olmalarına rağmen bulundukları yerde doğruluk ya da yanlışlıkları gösterilemeyen önermelerdir. Ancak buna burada değinmeyeceğim. Matematik sistemlerle tüm gerçekliği(?) eylem üreten kodlar dahil olmak üzere modelleyebiliriz. Yani dille içselleştirdiğimiz gerçekliği matematikle yeniden üretebiliriz. duyu verilerinin içerdiği şiddet, genlik frekans gibi değerler sistem içerisinde niceliklerle ifadelendirildiğinden, bu niceliklerin içinde yer aldığı matematiksel denklemler de tersinebilir olduğundan bunu rahatça yapıyoruz. Diğer bir deyişle matematık tamamen içselleştirdiğimiz dünya üzerinden kurgulanmıştır, içselleştirme sürecini de dille yaparız bu da bize ihtiyacımız olan örtüşmeyi sağlar. Üç boyutlu matrisler, izdüşümsel geometri, diferansiyel denklemler, frakteller, dalga teorisi, akışkanlar mekaniği vs… Günümüzde bu gibi simulatif sistemler, sesin, görüntünün hatta kinetik duyulanımın yeniden üretimi için kullanılabilmektedir. Hatta yeniden üretimin dışında ex nihilo yaratımlar da yapılabilmektedir. Ayrıca doğrudan matematiksel olarak görmediğimiz pek çok yapı da aslında matematikseldir.

Peki bu üretim özneyi de kapsayabilecek midir? Özne dilsel bir kategoridir. Dilin kurallarıyla kurgulanır. Yukarıda ifade ettiğim gibi gramotolojiktir. Her fiil için bir fail öneren dilbilgisi sistemimizin bir dayatmasıdır. Tam bu noktada dil yetisi-dil bağlantısına da değinmem gerekiyor. Acaba dil mi özneyi kurguladı yoksa varolan özne nesne ayrımı mı dili bu şekilde oluşturdu. Öznenin dil dışında hiçbir ifadesi yok mudur. Descartes’in cogito’su dilsel bir sezgi midir? Bu soruların incelenmesi gerekir. Benim tek söyleyeceğim, burada dilden kastım, türümüzde dil yetisi varolduğundan beri her ne oluyorsa odur. Böylece ilk sorudan kendimi muaf tutarak yoluma devam ediyorum. Özne dilsel bir kategoriyse, nesnel olan, yani gerçeklikle alakalı ne söyleyebiliriz ona bakalım. Nesnel olan özneler arası geçerliliğini koruyandır. Yani uzlaşımsaldır. Dilin bireyce belirlenen özelliği, ağ sisteminin yani bağlantıların kişiselliğidir. Bu da yargı ve kavramlar için örtük bir bağlam oluşturur. Gerek ürettiklerimiz gerek muhatap olduklarımız için… Öznellik bu noktada ortaya çıkar. Öznenin kavram ağına özgü çerçeveler olarak. Bu anlamda bilimsel önermeler harici tanımlanmış ve kendi örgülerini kurmuş sistemler içinde olduklarından öznelerarası geçerli olma durumlarını korurlar. Bu tarz nesnel kurgular ki ben buna duyu verilerini de dahil ediyorum, simülasyon ve hipergerçeklik dediğimiz şeyi oluştururlar. Matematiğin özneyi kurgulayabilmesi yani bilgisayarlarımızın bizim gibi düşünebilmesi için önümüzde iki engel vardır. Biri donanımsal, yani sistemin karmaşıklığının artırılması sorunudur. Ancak donanımsal olarak asıl sorun, sistemin maksimum hızının aynı zamanda mikro düzeyde iletim hızı olmasıdır ki, bu noktada araya girmeler mümkün olmamaktadır. Bir de yazılımsal sorun var o da dil içerisinden dili analiz edemeyişimizden kaynaklanıyor. Doğru mantık sistemini bulamıyoruz. Ancak matematik sistemin içinde olası tüm önermeleri ve alt sistemleri keşfetme yolculuğumuzda bu da hallolacaktır. Burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Tavrım dış dünyayı reddetmek değil. Sadece, onun içselleştirilmiş haliyle işlem yapabileceğimizi vurgulamak. Örneğin doğa yasaları: dilin içerdiği olası evren tasavvurlarından herhangi biri için yine dil içerisinde bulabileceğimiz yorumlardan biridir. Bu yorumu yaparken ve sınarken oluşan tutarlılık, iş görebilirlik ve uzlaşmayı anlamın ve nesnelliğin az önce bahsettiğim dinamiklerine borçluyuz. Hesaba katmamız gereken bir diğer nokta, doğa anlamında, insan olarak bu evrende varolduğumuz andan beri aynı olgulara muhatabız ve onlara farklı yorum(yasa)lar öneriyoruz. Olgular arasında yeni bağlantılar kuruyoruz. Tabi kavramlar arasında da… yeni bilimsel paradigma egemen hale geldiğindeyse bunu eğitim-dil aracılığıyla aktararak kültürleştiriyoruz. Dil öğrenme yaşam boyunca devam eden dinamik bir süreçtir. Bu sırada simulakrları da öğreniriz. Dil simulatorlerin en devi ve ilk örneği, prototipidir. Olası tüm gerçeklik ve varlık alanlarını üretir ve simule eder. İmgelerle iç içe geçerek girift bir sistem oluşturur. Doğanın orijinal planını(uyaran-imge-tepki) araya girerek bozar. İmgeyi simule eder. Zaten insana yasaklanmış olan dolayımsız bilgiyi ikinci bir perdeyle iyiden dolaylı hale getirir. Sanat bir göstergeler sistemi olarak bu ikinci dolayımdan kurtulmaya çalışır. Özellikle resim müzik ve şiir. (şiir dilin referans sistemini deşifre ederek kaynağa ulaşmaya çalışır.) ancak romanın ortaya çıkışıyla ikinci dolayım sanatta da kendini göstermiştir. Günümüzdeyse sinema en devasa simulatorlerden biri haline gelmiştir.

Temel tezim olan simülasyonun matematikle gerçekliğin kesiştiği noktada yeni bir varlık alanı yarattığı tezi, öncelikle zihinden bağımsız ve bilinebilirliğe sahip dış gerçekliği reddedişimle imkansız hale geldi. Bunun yerine hipergerçeklikle matematiğin kesiştiği noktada ne vardır, ona bakalım. Açıktır ki burada matematik vardır. Çünkü hipergerçeklik dilsel-matematiksel bir kurgudur. Matematiği de dile indirgenebilirliği yönünde düşünürsek ortada sadece dil kalır. Dili de bir varlık alanı olarak metinde incelemeliyiz. Ortada sadece metin kalır. Başka bir şey değil sadece metin. Bu da şimdiye kadar söylediklerimin tümünü reddeder. O halde artık susmak gerekir.

Technorati : , , , , , , ,
Del.icio.us : , , , , , , ,


Devamını okumak için tıklayınız...

Yalnızlık - Deliliğin meşruiyeti

Salı, Şubat 17th, 2009

Deliliğin tarihinde Foucault bize, Avrupa’da deliliğe bakışın serüvenini oldukça çarpıcı bir biçimde sunar. Bu serüvenin son virajlarında deliliğin artık iktidar tarafından kapatılma yoluyla kontrol altında tutulmaya çalışıldığını görürüz. Delilik, kutsal bir halden bir hastalığa doğru anlamsal değişime uğrar. Şimdilerdeyse psikiyatri ve psikoloji, modern çağlarda hiçbirimizin nasiplenemediği bir normal idealinin gölgesinde normaldışı davranış ve düşünüşleri sağaltmanın yollarını üretiyor. Biraz daha yumuşatırsak, hayatımızı zorlaştıran nomal-dışılıklarla mücadelemizde bize eşlik ediyor. Yapmaya çalıştığımın bu iki bilimin amaçlarına yönelik bir genelleme olduğunun sanılmaması için hemen şunu da eklemeliyim, bir önceki cümlede yaptığım daha çok kökene dair bir tespit. Yoksa günümüzde, genel-geçer bir normal tanımına sahip olduğunu söylemesi için bir insanın gerçekten “deli” olması gerekir. Ancak yine de insan şunu düşünmeden edemiyor: Normal-dışı davranışlara dair tepitler sonuçta yine bir “normal” idealini kuşatmaz mı? Oldukça geniş, ve nispeten kişiye özel bu yeni kuşatılmışlığın, şayet varsa ortak noktalarını tespit, sanırım bizi bu konuda biraz olsun aydınlatacaktır.

Öncelikle bir noktanın altını çizelim. En geniş anlamıyla öz-kıyım eğilimi içerenler de dahil olmak üzere, tüm normal-dışılıkların hayatı zorlaştırdığı uzam, toplumsal uzamdır. Normal-dışılığın içerisindeki normal kelimesinin tanımı biraz gıdıklandığında bu genellemenin doğruluğu ortaya çıkar. Toplumun üzerinde uzlaştığı kurallar, davranışlar, algılar, biçimler bireyinkiyle bir şekilde çarpıştığında, genellikle bu durum birey aleyhine sonuçlanır. O artık bir suçlu, bir ucube ya da delidir. Her koşulda toplum-dışıdır. Sağaltıma ihtiyacı vardır. Aynı zamanda bireyselliğinde açılan normal-dışı gediği topluma genişletmemesi için bir şekilde dışarıda tutulması gerekir.Ötekileşmesi gerekir. O, artık tekinsizdir, kestirilebilir değildir ki bu, birarada yaşamak söz konusuysa büyük bir risktir. Bir diğer önemli tehlikesiyse, kestirilemezliğinin ortaya çıkardığı bir sonuç olarak, o artık bir yönetilemezdir.

Bir futbol takımı, bir şirket, bir ülke ya da dünya, bir topluluğun yönetilebilmesi için, kestirilebilir olması gerekir. Ne yapacakları daha da önemlisi ne yapmayacakları bilinmelidir. Sahaya çıkan takımda bir futbolcunun, bundan sonra oyunu elle oynamaya karar vermeyeceğinden emin olmalısınız. Kurallara uyması teminat altına alınmış olmalıdır. Değilse bu takımda yer alamaz. Aynı şekilde, sokaktaki adam da topluluğun birarada güven içinde yaşamasını sağlayan kurallara uymalıdır. Özellikle günümüzde, şehirlerde yaşam eskisine göre çok daha karmaşıktır. Hergün, dil dışında çok az ortaklığımız bulunan yabancılarla neredeyse omuz omuza işimize gidiyor, alışverişimizi yapıyoruz. Zaman zaman tedirgin olsak da, evden çıkabiliyor olmamızı sağlayan şey, üzerinde uzlaştığımız gizli bir toplumsal sözleşme ve yasalar.

Fransız yazar Tournier, Robinson Crusoe’nun bir “yeniden okuma”sını yaparken, Defoe’nun maceracı kahramanı kişiliğinde insana dair oldukça önemli tespitlerde bulunur. Elbette bununla aynı derecede önemli bir modernizm eleştirisi de çıkarılabilir romandan, ama konum gereği ben, insana dair bir okumayı yeğleyeceğim.

Adaya ilk düştüğünde Robinson ciddi bir travma geçirir. Burada kendisinden başka kimsenin olmadığını kabullendiğinde-böylelikle toplumsal yaşayışa dahil olmaktan çıkar- artık uyması gereken hiçbir kural ve dogma kalmamıştır. Bu, keyfi bir özgürlük değil, doğal bir sürükleniştir ve Robinson, aklını yitirdiğini düşündüğü aşamaya geldiğinde, çareyi kendine “kurallar” koymakta, dogmalar belirlemekte bulur. Yoksa insan-dışılaşacaktır. Böyle birşeyi yapması için ona birkaç motivasyon bulabiliriz. Bunlardan biri, birgün koptuğu toplumsal yaşayışa yeniden katılabilme şansıdır - diğer bir deyişle umudunu yitirme, buraya alışma korkusu-.

Başkaları olmadığında pek çok kural, dogma ve yasa anlamsızlaşmakta ya da varlık nedenlerini yitirmektedir. Çünkü bu kurallar hep başkaları ve onlarla ilişkilere dairdir. Bu ilişkileri ve onları kuran topluluğun tümünü tehlikesiz ve yönetilebilir hale getirmeyi amaçlar. Bu durum, paleolitik avcı-toplayıcı klanlarının dogmaları için de bizim yasa ve törelerimiz için olduğu kadar geçerlidir. Kural tanımazlık her iki türden toplulukta da büyük suçtur. Bireyi süratle toplum-dışına iter. Sürgün, kapatılma, yüz çevirme, idam, her ne şekilde olursa olsun, kişi toplum-dışılaştırılır. Peki bu başarılamazsa ne olur? İkinci dünya savaşı çıkar, yeni bir sanat akımı doğar, büyük bir fatih bir dünya imparatorluğu kurar. Norm-dışı birey bize bir şekilde kendi gerçekliğini ya da normlarını dayatmayı başarırsa, çok zaman geri dönülmez değişimler ve kırılmalar yaşanır. Normlar değişir, yeniden kurallaşır, töreleşir ve dogmalaşır. İsyan bayrağı en fazla varolan düzen yıkılana kadar dalgalanabilir. Sonra yeni düzenin tesisi gerekir. Bunun için de ilk elden bayraklar yakılır.

Dinamizm her zaman bir kestirilemezliği beraberinde getirir. Bu yüzden asıl istenen statikliktir. Bu en küçük topluluklar sayabileceğimiz ikili ilişkilerde özellikle geçerlidir. Burada da kişiler birbirlerine güven duymak ve emin olmak isterler. Bunun için de ilişkiyi en kısa zamanda dondurmak ve statikleştrmek icabeder. İktidar ve erke dair mücadele her yerdedir, bir romantik ilişkiden bir ulusun biraradalığına dek. Çılgın ve farklı hergelelere aşık olunur ancak ilk elden hergeleliklerinin önü kesilmeye bakılır.

Tüm bu yazılanlar içinde çok önemli bir trajediyi barındırıyor. Belki de bir ironi. Bu ironi mutlak yalnızlığımızda gizli, mutlak ya da varoluşsal yalnızlığımız. Aslında hiçbir deneyimimize bir başkasını gerçekten ortak edemeyişimiz, tüm bu birlikteliğin-algıda birliktelik gibi en temel konular da dahil- sadece uzlaşıma dayalı olması, diğer taraftan da bu uzlaşımın ya da temassız yan yanalığın zorunuluğu insanlığın trajedilerinden biri. Temeldeki bu yalnızlık, birarada yaşayışımıza dair tüm kuralları anlamsızlaştırıyor bir bakıma. Aslında birarada değiliz, bir aradaymış gibi davranıyoruz, aslında kurallara uymuyoruz, uyuyormuş gibi yapıyoruz.

Varoluşsal yalnızlığımızın bu denli ayyuka çıkışı bir bakıma şehir yaşamına geçişimizle başlar, modern üretim araçlarının hayatımıza girişiyle de iyiden hızlanır. Artık birliktelik,doğallıkla bilinen mutlak bir zarurete bağlı değildir. Ürettiğini tüketen toplumlarda biraradalık yaşamsal bir sorundur. Yalnızlık ölüm demektir. “Artık seni aramızda istemiyoruz, git!” cümlesi, idamdan daha ağır bir cezadır. Orada birey her eklemiyle yaşadığı topluluğa bağımlı ve her hücresiyle bunun bilincindedir. Birey olma vasfını edinemeyecek denli hem de… Günümüz üretim sistemlerindeyse, üretenin ürettiğine yabancılaşmasıyla birlikte bu süreç kesintiye uğramıştır. Bu yabancılaşma roller de dahil olmak üzere tüm toplumsal aygıtlara genişlemiştir. Artık tanımadığımız insanlarla paylaştığımız apartmanlarda yaşıyoruz, her gün tanımadığımız onlarca insanla kucak kucağa kilometrelerce ötedeki işlerimize gidiyoruz, yine tek ortaklığımız birlikte çalışmak olan bir toplulukla birarada çalışıyoruz. Sadece varoluşsal olarak değil, biçimsel olarak da yalnızız. Bu betonarme cangılın yabanıllığında kaçınılmaz olarak suç oranları artıyor. Normal-dışılık pek çok yeni biçimle karşımıza çıkıyor.

Bu konuda sistemin ve iktidarın rolüne kısaca değinirsek, bu küçük kaos,sistemin, özellikle de ekonomik olanın işlemesine destek oluyor. Zira artık erkinmeşruiyeti, toplumun kaçınılmaz biraradalığı ve üretim araçlarının yönetilmesi gerekliliğine bağlı değil. Daha doğrudan bir deyişle, erk artık dinsel motiflerle bezediği doğal bir meşruiyete sahip değil. Bu yüzden özellikle iletişim araçları yoluyla bu bireyliği destekleyerek, zamanımızı dahi nakde çevirerek besleniyor ve meşruiyetini sağlıyor. Bireylik ve buna bağlı umursamazlıkla birlikte, asosyal, apolitik, a…nesiller yetiştiriyor.

Şimdi artık normal-dışılık normlarının da belirlendiği, deliliğin meşrulaştığı bir süreçteyiz. Sistem kendi karşıtlarını da içselleştiriyor. Yönetemediğini metalaştırıp satışa çıkarıyor. Seri katilinden tutun, devrimcisine dek… Bu bağlamda artık her şey normal. Sokakta birinin çıplak gezinmesi, güpegündüz evinize hırsız girmesi, bir ara sokakta saldırıya uğramanız, birinin arabasıyla üzerinizde ralli yapması vs.vs. Doğrudur, bunlar hala yasal değil ama normal, bu ikisi arasında fark var.

Konuya şimdilik ara veriyorum, zira bir sonuca varmadan önce açıklığa kavuşması ve analiz edilmesi gereken birkaç kavram daha var, ancak onlar da bu metnin doğrudan konusu değil. Deliliğin serüveninin şimdiki virajı olan, onun metalaşmasını şimdilik rafa kaldırıp bir öneride bulunmak istiyorum size. Eğer şu ana dek hiç yapmadıysanız, en az 24 saat yalnız kalın, tüm günü ve geceyi tamamen yalnız geçirin. Bireviniz yoksa bir otele gidin. Tüm iletişim araçlarından ve herkesten uzakta kimseyle konuşmadan yalnız bir gün geçirin. Görüşmek üzere…

Del.icio.us :
Technorati :


Devamını okumak için tıklayınız...

Poseidon’un kucağında / Hellas’a bir bakış

Pazartesi, Ekim 27th, 2008

Arsız çığlığından tanıdım seni
Hala avurtlarında saklıyorsun
Eski düşlerden çalıntı cennetini
Kenetlenmiş kirpiklerime rağmen
Var diyorsun, hakikat diyorsun, yaşıyorsun diyorsun…
Göz bebeklerimi mesken etmiş
“Gerçek” adlı Yalancı…

Türümüz, kendini dünyanın hakimi yapan pek çok varoluşsal avantajına karşın; hakimi olduğu dünyayı anlamlandırmak için, mahkumu olduğu duyularının aldatıcılığıyla boğuşmak gibi yaman bir çelişkiyle mücadele etmekten uzunca bir süre hakimiyet alanına “Episteme” yi sokamamıştır. Bunun sonucu olarak da Kopernikus’un matematiksel ispatına dek ( Tamamıyla metafizik bir yaklaşımı içerdiğinden Pythagorasçıları dışarıda tutuyoruz) Dünya’yı evrenin merkezinde konumlanmış , Güneş’i de onun çevresinde dönüyor sanmıştır. Bununla da yetinmemiş; Güneş’in görünmesi ve ardından gözden yitmesine bağlı olarak küreyi “Doğu” ve “Batı” olmak üzere ikiye ayırmıştır. Doğu; güneşin doğduğu, bir dönemin popüler tabiriyle ışığın yükseldiği yerdir. Sözde ışığın söndüğü yer olan Batı’ysa, daha Doğu doğum sancıları çekmekteyken, dünyaya nur topu gibi bir hakim kültür getirerek “uçlu bucaklı” Avrupa topraklarında at koşturmaya başlamıştır. Yazımın asıl konusu da bu hakim kültürü besleyen köklerdir. Şöyle üstün körü bir kazıya başladığımızda; malum sebeplerden dolayı aydınlanmayı aştıktan sonra, köklere yakın bir yerde Hristiyan Kültürü çıkar karşımıza. Burada çok fazla oyalanmadan bir yargıya varırsak, aklımıza ilk gelecek şey Batı’nın ahlakı olur ki o hala Hristiyandır. Çok değil bir iki kürek daha atarsak Roma’ya varırız. Hani şu dillere destan düzeniyle Roma. Ve Batı’nın düzeni hala Romendir. Üşenmeyip biraz daha kazarsak da asıl hazineye ulaşırız. Batı’nın beyin kıvrımlarında turlamaya başlarız. Batı’nın aklına, ruhuna; bir anlamda diğerlerinin de yaratıcısı olduğu için Batı’nın her şeyi olan asıl kültüre ulaşırız. Bu kültürün adı “Antik Yunan”dır…

Tarihin gördüğü en ilginç Medeniyettir, Yunan Medeniyeti. Hegel’in de söylediği gibi, gereken tüm şartlar gereken oranlarda bir araya gelmiş ( ve bir daha da bu altın oranı asla yakalayamamıştır) ardından Yunan anakarası, çevresindeki adacıklar ve Batı Anadolu da insanlığın tanrılarını halketmiştir. Gerçi günümüz kültür tarihçilerinin Yunan’a bakışı, ” miracle of Greece” tavrının ötesinde biraz daha temkinlidir, ancak ben onlara göre çok daha yeni tanıştığım ve her okumamda beni daha da şaşırtan bir medeniyet için böylesi bir ukalalık yapmayacağım. Felsefe, Demokrasi, bu gün kullandığımız anlamıyla Tiyatro, kuramsal matematik, doğa bilimleri ve daha sayamadığım nicelerini bize miras bırakan bu kültüre en azından kafamda hak ettikleri yeri vereceğim.

İncelememin ana eksenini, bir anlamda birbirine zıt sayabileceğimiz ( biri Hegel’in diğeri Marks’ın izinde) iki Kültür Tarihçisinin fikirleri oluşturacak. Egon Friedell ve George Thomson. Çok fazla sistemli olmayacak yolculuğum. Zaten söz konusu Yunansa eğer bu çok da mümkün değil. Çünkü kaldırdığınız her taşın altından onlarca solucan çıkacaktır. Daha ziyade içimdeki bilgeyi, Sokrates’in tabiriyle Daimon’umu dinleyeceğim ve Ege’nin şefkatli dalgaları beni nereye sürüklerse oradan çıkacağım karaya…

Yunan’ı anlamak için belki de önce Yunanlıyı biraz tanımak lazım. Açıkçası yolda yürürken rastlayacağımız biri değil o. Rastlasak bile en iyimser tabirle; arsız, çirkef, yalancı,tembel ya da güvenilmez biri diye nitelendirirdik onu. Tanrısına bak kulunu al yani. Olimposta ne varsa Poliste de aynısı. Güvensiz bir insan Yunan insanı. Felsefesi de biraz bunun ürünü zaten. Ancak bu güvensizliğin sebebi dış kuvvetler değil. Çağdaşı olan pek çok güçlü imparatorlukça kuşatılmış olmasına rağmen Ana kara, ana kucağı kadar güvenli bir yer. Üç tarafı denizlerle, kuzeyiyse dağlarla kapatılmış. Arazi merkezi yönetime müsait değil. Benzer sebeplerle Fenikelilerde de rastladığımız şehir devletleri yani Polisler ana yönetim birimleri. Günümüzde kullandığımız politika ve polis kelimeleri oradan yadigar. Dışarıya karşı güvenli bir yer de olsa asla sakin değil. Polisler arasında sürekli bir çekişme var. En sudan şeyler bile savaş sebebi olabiliyor. Bunların bilinen en hafiflerinden biri bir otlak ihlali. Gerisini varın siz düşünün artık. Ayrıca bu iç çekişmeler, ve kuşatılmışlığın içindeki yalnızlık, Hellas yöresinde kalıtsal bir paranoya geliştirmiş olmalı. Merkezi yönetimin kurulamayışı, bir süre sonra düşünce bazında da emperyalizmin aşağılanmasına yol açıyor. Kimsenin gözü bir diğerinin toprağında değil. Buna karşın gaddarlıkta öyle ilerideler ki zaferle girdikleri toprakları kurutup terk etmek gibi bir alışkanlıkları var. Bunların hepsi kapalı bir yapı olmasına karşın, benzeri durumdaki Mısır’ın donmuşluğunun aksine Yunan’da fikirsel gelişim için gerekli dinamizmi sağlayıcı unsurlar. Bir de üretimin getirdiği avantajlar var. Dağlık arazi tarıma çok müsait olmadığından, erkenden güçlü bir tacirler sınıfı oluşuyor. Bu da yeni yerler görmeyi, metaya dayalı ekonominin erken gelişimini, kolonileşmeyi ve aktivasyonu sağlıyor. Yunan da Mitostan Logosa geçiş tarihin bardağının taşması gibidir. Diogenes Leartius’un da belirttiği gibi Hellas, çevresindeki kültürlerin omuzlarında yükselmiştir. Kafa emeğiyle gövde emeği arasındaki net ayrım da orada kalmasını sağlamıştır. Aristoteles’in de kaçınılmaz dediği kölelik Yunan’da öylesine yaygındır ki en fakir ailelerin bile üç beş hizmetçi çalıştırması şaşırtmaz bizi.

Yunan dehası gerçekten bizimkinden farklıdır. Yeterince hakkını verebilmek için bir noktayı hep göz önünde tutmalıyız. Bu gün kullandığımız kavramların yarısından fazlası o topraklarda filizlenmiştir. Belki bu yüzden haddinden fazla tanıdık gelir bize Hellen. Aslında şeyler bile bir başka görünmektedir göze oralarda. Havasında nem yoktur yarımadanın. Puslu sabahları, ara renkleri, baş döndüren perspektifi bilmez Yunanlılar. Güneş hızlı doğup hızlı batar. Alacakaranlığa yabancıdırlar. Geceleri bulutsuzdur. Yıldızlara dostturlar. Cinleri bile bir başkadır. Gündüzün ortasında alevlerin arasından çıkıverir. Bizi değil onları korkutur sadece. Sıcak yerlerdir Yunan illeri. Bu yüzden çokça zamanını sokakta geçirir Yunanlı. Kölelerini denetler. Stoalarla çevrili çarşıda birkaç tur atar. Gymnasiumda tenini ve tinini ehlileştirir. Bolca dedikodu yapar. Ülkesinin yönetimiyle ilgili kararlara katılır. Erkeklerle oynaşır. Kalabalık hamamlarda yıkanır. Geceleri çatısında çıplak yatar. Yukarıda sayılanların her biri kitaplık çapta konulardır. Ben bunların bir kaçına kısaca değinmekle yetineceğim.
DEMOKRASİ
Atina demokrasisi kurbanı Sokrates’in son anları.

Yunanlının bize hediye ettiği en önemli kavramlardan biri “Demokrasi”dir. Demos tan gelir. Bu kelime halk demektir. Halkın yönetimi. Burada herhangi bir ansiklopediden bulunabilecek şeyler yazarak kavramı tarihsel kalıplara sıkıştırmaktansa, daha derinlere Yunanlının ve benim ruhumdaki açılımlarına değinmek istiyorum. Yunan toplumu sınıflı bir toplum. Egemen sınıflar Demokrasi devrimine dek pek çok yöntemle egemenliklerini sürdürmeyi başarıyorlar. Bunların en insaflıları arasında yedi bilgelerden sayılan Yasa koyucu Solon’un ince ayarları var. O zamana değin borç için kölelik çok yaygınken Solon buna çeşitli kısıtlamalar getiriyor. Böylece köle doğanlarla, sonradan köle olanların birleşerek isyan etmeleri engelleniyor. Bazen de ezilen sınıflar kendilerini avutacak çarelere baş vuruyor. Yunan Dinine çok da yakın olmayan öte dünya ve ruhun bedende hapsolduğu gibi fikirlerle kurtuluşu muştulayan mysterialardan orpheusçuluk bunların en yaygın olanlarından. Sınıf mücadelesinin bir ürünü olan Orpheusçuluk daha sonra Pythagoras, Empedokles ve Platon felsefelerini etkilemesi açısından da ayrı bir öneme sahip. Ancak sonunda egemen sınıfın korktuğu başına geliyor ve aristokratlarla zorbaların iktidarını yıkan demokrasi devrimi gerçekleşiyor. Düşün dünyasında birkaç yönden yankısını buluyor bu devrim. İlk tepki aristokratlardan geliyor. Devrim mağduru Ephesoslu Herakleitos, kitleyi aşağılayan bir tavırla evrenin ulaşılması zor gizli bilgisi “Logos”u açıklıyor. Hieratik bir üslupla yazmaktadır Herakleitos. Nietsche’ninki gibi kapalı bir dili vardır. Bunun temel sebebi rahipler kuşağından gelmesidir. Halk değişimin döngüsü içerisinde günü yaşamakta ve kökenlerine ait bilgiyi koruyamamaktadır. Halk değişimi fark edememektedir. Ancak rahipler bu arkaik bilgiyi korurlar ve değişimin her aşaması hafızalarındadır. Herakleitos’un öğretisi de tam olarak buna koşuttur. O değişimi her şeyin önüne koyar ve bundaki değişmeyen öğeyi arar. Bulduğu şey logostur. Yani değişimin kanunu. İkinci tepki devrim yanlılarından gelir. Bunun felsefedeki temsilcisi filozof ya da daha doğru bir tabirle peygamber Empedokles’tir. Tam da halkın yönetimi ilkesine yakışacak şekilde felsefede “plüralizm”in ilk temsilcisi olur. “Enasır ı erbaa” öğretisini kurgular. Yani”sevgi” ve “nefret” tarafından güdülenerek şeyleri oluşturan dört unsur: Ateş, hava, toprak, su… Daha önce Miletos okulunun kurucusu ilk filozof Thales; şeylerin ana ilkesi, yani arkhesi olarak suyu, Anaksimenes havayı, az evvel bahsi geçen Herakleitos da ateşi seçerek monistler kategorisini oluşturmuşlardı. Felsefeden gelen üçüncü tepkiye geçmeden evvel Tiyatroya uğramakta fayda var. Gerek mitostan logosa geçişin gerekse demokrasi devriminin etkileri kendini Sophokles’te belli eder. Aiskhylos’ta yapılan bir yarışın galibinin belirlenmesi için çok basit yöntemlerin varlığına rağmen tanrılara baş vurulurken, Sophokles’in Oidipus’unda, Oidipus’un yazgısını belirleyen bir anlamda şahitler olmuştur. Foucoult’a göre düşüncenin tarzında irrasyonelden rasyonele doğru bir geçiş vardır. Benim buna ilavem, meşhur halk jürilerinin yarattığı paradigma değişimidir.

Felsefeden gelen üçüncü tepki, bir anlamda demokrasiden yararlananların tepkisidir. Ancak bunu hakkıyla açıklayabilmek için önce kısa bir mukaddimeye ihtiyacımız var…

Yunan’da uygulamaya konan Demokrasi, bu gün anladığımız anlamda demokrasiden biraz farklıdır. Biz temsili demokrasi içerisinde beş yılda bir seçtiğimiz vekillerce temsil edilmekteyiz. Ancak orada her karar referandumla alınmakta idi. Bizde güçler ayrılığı ilkesiyle, yasama yürütme ve yargı farklı kurumlarca yönetilirken, Yunanda tüm bunları tek bir kurum yapmakta idi. Halk! Mahkemelerde herkes jüri olur( aynı anda değil) ve karar verirdi. Yürütme işini üstlenen memurluklar dönüşümlü olarak el değiştirirdi. Özellikle mahkemelerde ve yönetimle ilgili kararların alınacağı noktalarda hitabet çok önemli idi. Ayrıca bu tür bir demokrasi herkesin devletle ilgili konularla ilgilenmesini, iyi konuşabilmesini vs. gerektiriyordu. Başka türlü demokrasi doğru bir şekilde varlığını sürdüremezdi. Zaten her şey doğru da gitmiyordu. Demokrasinin yıldızı Atina; iyi hatiplerin halkı yanlış kararlara sürüklemesiyle pek çok badireler atlatmıştı. Halk demokrasinin ihtiyacı olan eğitim gereksinimini Gymnasiumlarda karşılıyordu. Daha önce değinildiği gibi buralarda hem bedensel hem de zihinsel bir eğitim vardır. Günümüzde gymnasium kelimesi Almanca da Liseyi karşılamaktadır. Örneğin Platon’un Akademi’si de bir gymnasium’dur. Kelime çıplak olarak yapılan anlamına gelmektedir. Belki de bu yüzden kadınlara kapalıdır buralar. ( Sparta hariç. )Bir anlamda Yunanlının kusursuz fizik, ideal vücut takıntısını da açıklar Gymnasium. Bu takıntı özellikle sanattaki ideal form arayışı ve Platon’un felsefesinde mantıksal sonucuna ulaşmıştır. Ancak Gymnasiumlar Demokrasinin yarattığı yeni ihtiyaca tam olarak cevap verememektedir. Yunanlı hemen çareyi yaratır. Sofistler! Sofist kelimesi asıl itibariyle bilgelik demektir ve felsefe kelimesinin içinde yatar. ( Philo sophia: Bilgelik sevgisi) Ancak birazdan anacağımız sebeplerden ötürü anlam kaymasına uğrayarak para için bilgisini satanları aşağılamak amaçlı kullanılır olmuştur. Yunanlı o adeta evrende ne varsa ifade edebilecek güçteymiş gibi duran diline karşı nankördür biraz. Kendi dinamik yapısının önüne geçilemez değişimleriyle başa çıkmaya çalışırken, başının üstünde taşıdığı bir kavramı acımadan ayaklarının altında eziverir. Sofistte bunlardan biridir. Sofistler Yunanlıları özellikle hitabet, hukuk, devlet işleyişi, erdem gibi konularda eğitirken çok önemli gerçeklerin de ayırdına varmış ve insanı düşünmenin nesnesi yaparak Yunan aydınlanma çağını başlatmışlardır. Bizim Roussou’dan aşina olduğumuz toplum sözleşmesi kavramını ilk ortaya atanlar onlardır. Protogoras, “Homo mensura” ( insan her şeyin ölçüsüdür) diyerek Descartes ve Berkeley öznelliğinin ilk sınırlarını çizmiştir. Gorgias daha da ileri gitmiş ve ” Hiçbir şey yoktur, varsa da bilemeyiz, bilsek de aktaramayız” diyerek insanın acziyetini idrakine yol açmıştır. Bu da Sofistleri iki alanda uzmanlaşmaya yöneltmiştir. Güncel sorunlar ve faydacı ahlakla, öznelliğin nesnelleştirilmesi haline gelen ikna sanatı, retorik. Bu gelişme sofistlerin adını “sofist”e çıkarırken felsefi tepki olarak da Atina şeytan üçgenini yaratmıştır. Yani Sokrates, Platon ve Aristoteles… Bu üç felsefecinin öğretileri adeta sofizme bir reddiyedir. Sofizmin tiyatrodaki karşılığı Euripides’tir. Artık sahnede de konu insandır. Kaderinin değil karakterinin mahkumu olan insan.

Atina’da demokrasi çok uzun sürmez. Büyük devlet adamı Perikles’in önderliğinde Spartalılarla Peleponnes savaşları başlar. Sparta Atina gerginliğinin kökleri eskiye dayanmakla birlikte savaşın nedeni oldukça tazedir. O dönemde Hellas’ın en güçlü komşusu olan Persler bir dünya imparatorluğu kurmak üzere yola çıkmışlardır. Önce Anadoludaki Yunan kolonilerini ve Miletos’u işgal edip gözlerini ana karaya dikerler. Savaş uzun ve kanlı geçer. Atina’nın denizde Sparta Hopplits lerinin karadaki insan üstü direnişiyle Persler geri püskürtülür. Ancak tehdit sürmektedir ve Perslerin karadaki ezici üstünlüğüne karşılık Yunanlılar denizde üstünlük sağlamaları gerektiğinin bilincindedirler. Bu amaçla Atina önderliğinde bir pakt ve fon kurulur. Ancak Perikles bu fonda biriken parayı Atina’nın özellikle savaşta yıkılan Akropolis’in yeniden yapılanması için kullanınca müttefikleri rahatsız olmaya başlar ve tek başlarına başarılı olamayacaklarını bildiklerinden Spartalıları kışkırtarak birleşirler. Perikles savaşın kaçınılmaz olduğunu görür. Peleponnes savaşları böyle başlar. Perikles’in erken ölümüyle ve ardıllarının beceriksiz yönetimiyle Atina yenilir. Spartalılar müttefiklerinin “Atinayı kurutalım” teklifini “hellası işgalden kurtaranlara bu cezayı veremeyiz” diyerek geri çevirirler ve Atina’yı başına getirdikleri kukla bir yönetimle yeniden Tiranlığa mahkum ederler. Ancak bu da uzun sürmez ve yeniden demokrasi ilan edilir ve tarihinin en büyük günahlarından birini işler. Sokrates’i idama mahkum eder. “Azgın kitlelerin, usta hatiplerin elinde oradan oraya sürüklendiği bir yönetim şeklidir” demokrasi… Sokrates baldıran zehirini içer ve ölümsüzleşir. Öğrencisi Platon, içindeki acıyla olması gereken ideal devleti tasarlar. Bilgelerin yönettiği, komünal eğilimleri olan katı sınıflara ayrılmış bir devlettir bu. Ayrıca Sokrates’in hayatı boyunca tanımlamak için uğraştığı kavramlara bir realite yükleyerek onları kutsar ve ölümsüzleştirir Platon. Ardından Parmenides’le başlayan ontolojik mantığı ve Platon’un kavram realizmini mantıksal sonucu olan mantık öğretisine taşıyan Sıkıcı Profesör gelir. Aristoteles!… Kapsamlı bir “Doğa Bilimi”nin de kurucusudur bu filozof. Aynı zamanda ilk Dünya imparatorluğunun kurucusu sayılabilecek Büyük İskender’in de hocasıdır. Durağanlaşmış yapısı ve tamamen kentleşerek uygarlaşmış kültürlü halkıyla, kuzeydeki az gelişmiş Makedon köylüleri için kolay lokma olur Yunan Polisleri. Ana karada ilk kez birlik sağlanmıştır. Philippe dışında kimse bundan hoşnut değildir, ne de olsa emperyalizme karşıdır Yunanlılar. Philippe, K. Afrika ve Persepolis’i istemektedir. Ömrü vefa etmez. Oğluysa onun hayal bile edemediklerini yapar. Hocasından aldığı dersleri pek dinlememişe benzeyen İskender- ne de olsa Aristoteles, yönetim için bir tepeden bakıldığında tamamı görülebilecek şehirlerin en iyisi olduğunu savunuyordu- atını tek solukta Ganj’ın ardına dek sürer ve Hindistan’ı da içine alan bir Hellen imparatorluğu kurar. Doğu Batı kültürlerinin bu kaynaşması Yunan biliminin ve sanatının büyük atılımlar yapmasını sağlamıştır. Dünya İskender’e de kalmaz ve onun ölümüyle birlikte bir anlamda himayesinde Atina’da yaşamakta olan ve tam da bu sebepten pek de sevilmeyen Aristoteles, yargılanacağını anlayınca, Atinalılar’ın felsefeye karşı ikinci kez suç işlemelerini engellemek için şehri terk eder ve kendi okulu olan Lykeon’u ( Lise) kurar. Onun da ölümüyle, İskenderiye de bilim devam etmekle birlikte Antik Yunan’da felsefe defteri kapanır.
SANAT
Yukarıda kendilerinden bahsetmekte olduğumuz Dor’ların Ana karayı, İyon’ların Anadoluyu istilasından evvel de Ege’de oldukça zengin bir kültür dünyası var idi. Mykene ve Girit ( Minos) uygarlıkları. Bu uygarlıklardan elimizde bolca arkeolojik veri bulunmaktadır. Bu uygarlıklar sanatta oldukça ileri olmalarına karşın ( Örneğin Knossos sarayı mimarisi ve Freskleri, Troya VI-VII deki buluntular) bahsedilen istilanın ardından Ege kıyılarına bir sessizlik çöker. Sanki Yunanlıların bu uygarlıklardan aldığı tek miras İlyadadır. Başlangıç itibariyle Yunan Sanatı oldukça primitif ve devşirmedir. Önce geometrik desenli vazolar, ardından geometrik insan figürleri ve sonrasında Mısırdan devşirme heykeller. Bu heykeller oldukça sevilmiş olacakki adeta seri üretilmektedir. Bunlara Kore ve Kuros denir. Ama sonunda Yunan dehasından beklenen devrim gelir. Doryphoros Genci, adı verilen heykel. Devrimin adı da kontroposta duruştur. Basitçe ağırlığın iki ayak arasında eşit olarak dağıtılmamasıyla oluşan “S” biçiminde duruş. Yunanlı bizim gördüğümüz gibi görmez, o daha net görür demiştik ya! İşte tam da onun bir yansıması. Yunanlı heykelde hareketi yakalamıştır. Bunun arkası da gelir tabi. Hastalık derecesindeki uyum ve idealizm düşkünlüğü, teorik bir kafayla birleşince hemen Altın oran takip eder bu devrimi. Heykellerde çıplaklık vardır çünkü Yunanlı zaten çıplaktır. Giyinikken de sadedir. Kısa kollu bir Khiton ve iğnelerle tutturulmuş bir khimation. Tek fark; Spartalı kadınların, Gymnasiumda incelttikleri güzel bacaklarını göstermek için khimationlarını bellerine bağlamalarıydı. Bu yüzden Atinalılarca bacak teşhircileri diye anılırlardı. Belki de basit bir kıskançlıktır bu, ne de olsa Ana karanın en güzel kadınları onlardı. Heykellerin konusu mitolojikti. Çünkü Olimpos gündelik yaşamı yansıtmaktaydı. Belki biraz daha arsız, biraz daha çirkef, biraz daha yalancı… Bu arada Mitoloji demişken iki önemli Ozan’a kısaca değinmemek olmaz. Homeros ve Hesiodos. Hristiyanlık için İncil yazarları ne ise Yunanlı için Homeros ve Hesiodos ondan daha fazlası demek. Aralarında ilginç benzerliklerin yanı sıra ilginç de bir karşıtlık var. En önemli benzerlik üslupta. Theogonia, işler ve günler, İlyada, Odyssea… Dördü de heksametron vezniyle yazılmış. Zaten üslup yönünden Hesiodos öncülü Homeros’un takipçisi. Temel farksa sınıfları ve bunun metinlerine yansıyışı. Hesiodos bir çiftçi, işler ve günler’i çiftçiler için bir rehber olarak kaleme almış. Homeros’unkilerse kahramanlık destanları. Yunanlı yazar, bizim divan edebiyatındakine benzer kısa hece uzun hece uyumu vezinleri kullanır. Heksametron bunlardan biri. Üstelik şiirde kafiyeye de pek yüz vermez. Şiirleri müziksiz düşünülemez. Tiyatroda üç ana tür vardı; Tragedya, Komedya ve Satiyr. Tiyatroda da konular genelde mitolojiden. Belirli aralıklarla yarışmalar düzenlenirdi. Bunların en önemlisi hala sürmekte olan olimpiyatlardı. Burada konuşmacılar kendini, tiyatrocular oyunlarını, Sporcular da güçlerini sunardı. Özellikle spor karşılaşmaları çok önemli idi. Kazananlar kahraman ilan edilir ve ölümsüzleşmeleri için heykelleri dikilirdi. Bunların en dikkat çekeni, yine Yunan dehasının bir yansıması olarak; kazanan sporcuyu vücudunu yağdan temizlemek gibi gündelik bir işteyken gösteren heykeldir. Ayrıca disk atan adam da bu kategorideki meşhur heykellerdendir.
Sonuç olarak bu dar platformda Yunan Medeniyetini hakkıyla vermek mümkün olmadığı gibi; kendisi bile kendi değişimini bilemeyen, durağanlaştığı anda çökecek kadar dinamizme muhtaç bir toplumun fotoğrafını çekmek de kolay değildir. Açıkçası böylesi yetersiz çapta bir yazıyı kronoloji rehberi ya da alıntılar abidesi haline getirmeye de benim içim elvermezdi. Bunu kendi adıma kabızlığın yarattığı hamallık olarak görürüm. O yüzden bilen bir dostumla eski bir arkadaşımızı yüzümüzde tebessümlerle anarcasına kaleme alınmış bir yazı okudunuz. Tek amacım, konuya zaten hakim insanları, ayrıntılara boğmaksızın ağızlarında hoş bir tatla sohbetimize katmaktı. Ancak söz konusu olan Yunan’ı tek bir alanda derinlemesine arkeolojik bir kazıya tabi tutmak olduğunda gözümde korkudan eser kalmaz. Çünkü Yunan parçalanmaya her şeyden daha müsaittir. O her şeyi parçalara ayırarak inceleyen insanların parça parça yarattığı bir toplumdur. Yunan kendini yaratan bununla da yetinmeyip bizim simgelerimizi yaratan toplumun hikayesidir. Saygılarımla…

Kaynaklar:

Egon Friedell; Antik Yunan’ın Kültür Tarihi.
George Thomson; İlk Filozoflar
Gombrich; Sanatın öyküsü
Macit Gökberk; Felsefe Tarihi
Diogenes Leartius; Filozoflar, yaşamları ve Öğretileri
Server Tanilli; Yüzyılların Gerçeği ve Mirası. C.1
Bertrand Russell; Batı Felsefesi Tarihi. C.1


Devamını okumak için tıklayınız...

Romantik aklın eleştirisi

Pazartesi, Ekim 27th, 2008

Başlıkta yanlış olarak, “Romantik Akıl” diye adlandırılan şeyden kastım, “aşk söylemine” tabi olduğumuz zaman içerisinde geliştirdiğimiz ussal süreçlerin toplamıdır.

Bireysel gerçekliklerimiz kamusal gerçekliğin az ya da çok çarpıtılmış bir biçimidir ve her an çarpıttığı bu üst yapıyla çatışma halindedir. Aşkın “mistik bir deneyim” yaratma gücü tam da bu noktada ortaya çıkar. İki birey gerçekliklerini birbirine dayatarak kamusal olandan koparlar. Burada Romantik Usun ikinci evresi, anlamlandırma başlar. Tamamen yabancı olanın, “öteki”nin bir yeniden keşfi ve tanımlanması, yaşam alanının yeniden anlamlandırılması, yeni bir gerçeklik inşa edilmesi. Ayrılığın ardından duyulan yassa tam da bu yeni gerçekliğin çöküşü sebebiyledir. Yeni gerçeklik öntanımlı olarak iki kişiye ihtiyaç duyar. İçselleştirdiğimiz, “benselleştirdiğimiz” öteki olmaksızın bu yeni gerçekliği omuzlarımızda taşıyamayız. Aşık olunanın altından çekildiği bu yük, olanca ihtişamıyla çöker. Bir yitiren olarak aşık, her şeyi yeniden anlamlandırmak zorundadır.

Yeni gerçeklik alanının inşası ardından “Romantik Aklın” üçüncü evresine geçilir; Kamusallaşma ve Gerçekliğin sınanması. İşte bu nokta sorunların ortaya çıktığı noktadır. Aşıklar eğer başarılı olmak istiyorlarsa asla yataklarından çıkmamalılar. Kurulu gerçeklik, ya da aşıkların özdeşlik kurgusu, kendi dışlarındaki gerçekliğe karşı dayanıksızdır. O, bir düşler alemidir, bir vahadır ancak “gerçeğin çöllerinde” tutunacak gücü yoktur.
Dışarısı, dişlerini bir kez içeriye geçirdi mi, açılan yaradan gündelik yaşamın tüm sıradanlıkları içeri hücum eder. Aşıklarca yaratılan fanus, basınç farkından dolayı patlayıverir.

Son aşama, aşıklardan birinin uyanışı. Ortada hala bir düş vardır ve biri bu düşü görmek zorundadır, işin en kötü yanı da budur zaten. Biri hala düş görürken diğeri uyanmıştır. Uyananın kim olduğunu belirleyen pek çok farklı dinamik ve neden vardır. Bunlar ilişkinin içerisinde belirlenir. Uyanıştan sonra yeniden bireysel gerçekliğe dönülür.
Bir ilişkinin bitiş sebebi çok zaman başından bellidir, hatta çok zaman başlangıç sebeplerinde gizlidir. Son evresinde romantik akıl, tüm görmezden geldiklerini su yüzüne çıkarır. Adeta bir muhasebeci gibi hesaplar ve dökümler yapar. İki zıt fikrin baskısı altındadır. Yaşadığı şer her ne ise bitmiştir ve yaşadığı şeyleri reddetmemelidir. Burada kendisine başvurulan en eski yöntem, kandırıldığı, başka çeşitli sebeplerden körleştiği vs. dir. Bu da hala düşte olan tarafı başlangıç koşullarından çok daha kötü bir duruma iter. Artık aşk söylemi tersine dönmüştür. Kimi zaman bu tersine dönme nefrete kadar uzanır.

Bir diğer süreç de benim 3 evreye ayırdığım, iletişsel dizgedir.

Söz evresi: Kelimelerle ulaşılan hala ben ve ötekinin varolduğu evredir. Burada ben ve öteki kamusal alandadır. Aşk söylemine tabi olunan evredir bu.

Göz evresi: Söylemin ve ötekinin içselleştirildiği evre. Anlamlandırma ve inşa evresi. Burada artık kamusal alandan çıkılmıştır. İki kişilik bir evren inşa edilmiştir.

Ten evresi: Yekvücut olma. Artık iki ben tek tende erimiştir. Şu asla unutulmamalı: Aşk erotik bir duygudur.
Zirveden sonra çöküş yukardaki sıranın tersine seyreder. Bu kez göz evresinde, öteki içerden dışarı doğru itilir. Söze dökülmeyen kötücül kelimeler birikir. Anlam dizgesi değişir. Ardından yeniden söz evresi, ve ayrılan iki ben, dille birbirlerini yok ederler.

Sonuç olarak mutlu aşk yoktur.
En azından mutlu aşkın yazılı tarihi yoktur.


Devamını okumak için tıklayınız...
felsefe dükkanı
Arka plan resmi :
Tasarım: Meme-Dini