resim yok
Caravaggio

Posts Tagged ‘felsefe’

Pornografi ve Uygarlığın çöküşü - Yetimhane

Çarşamba, Aralık 16th, 2009

İnsanlık tarihinin en acayip evlatları arasında yerimizi çoktan ayırttık. Bunun ötesi yazın tarihinde, ütopyalar ve distopyalar başlığı altında çoktan öngörülmüştü ancak içinde olduğumuz duruma düşeceğimizi kimse kestiremedi. Rahmetli Marx bile… Her şey kitabına uygun gidiyordu oysa; devrimler, manifestolar, ideolojiler, kuşaklar, medeniyetler çatışması, tarihin sonu, uygarlığın çöküşü, makinelerin krallığı… Sonra birden…

Hep merak etmişimdir; katı, totaliter bir o kadar da faşist rejimlerin çöküşünden sonra olanların nedenini. Doğrudur, bu rejimlerin örgütlü teşkilatları, güçlü yeraltı organizasyonları için zemin hazırlayacaklardır. Ekonomik olarak  çöküş kaçınılmazdır, zira rejim ve sistem yıkılmıştır. Bunlar kestirilebilir. Ama Porno? Oh no!

Yüksek ahlaklı idealist Alman gençliği, ilerici ve eşitlikçi Sovyet yoldaşları, onurlu ve soylu Japon oğulları ideolojileri çöker çökmez önce porno ve bununla bağlantılı olarak fuhuş sektörüne pompalanmışlardır. İşte bu benim için kestirilemez. Ha, bir Sibel Kekilli bin Helga’ya bedeldir o ayrı. Kültürel bir kıskançlığım yok yani. Neredeyse 18. yy’dan 20. yy’a dek felsefeye, özellikle de kıta felsefesine damgasını vurmuş Alman gençler ne olmuştur da namütenahi pompa yolunu seçmişlerdir.  İşte bu konu, benim için hala sırrını koruyor.

İşin garibi, porno sektörü günümüzde dağıtıcısı için hala karlı olmakla birlikte, üreticisine doğrudan para kazandırma rolünü neredeyse kaybetmek üzeredir. Gönüllü pornograflar, şekilli pornografilerle gönlümüzü eğlemektedirler. Amatör(amateur)  ruh, almış başını yürümüştür.

Bu fenomeni dejenerasyon diye adlandırıp kestirip atma taraftarı değilim. Ulusal kimlik sorunu haline getirmeye de çok sıcak bakmıyorum açıkçası. (cermenler ve caporlar uç insanlardır vs.) O yüzden analizimi bir başka yöne kaydıracağım.

Son 100 yıldır filozofların dillerinden düşürmediği “tarihin sonu” denilen şey nedir? Bu kavramın ortaya çıkışı aslında bir başka kavramla da yakından bağlantılıdır. Kriz kavramı… Şimdiki anlamında ve yoğun kullanımının ilk kez yine bir Alman olan Heidegger’de sıklıkla rastlandığı bu kavramın izlerini aslında çok daha gerilerde bulmak mümkün. Hatta çok da zorlanmadan takibimizi modernizmin babası sayılan Descartes’a dek sürdürebiliriz.

İki sorumuz var şu an. Özelde batı uygarlığı genelde dünya nasıl bir krizin içindedir? Dscartes ve ardılları ne yapmışlardır da böyle bir krize neden olmuşlardır. Aslında ikinci sorumuz çok doğru konumlanabilmiş bir soru değil. Zira kendi çağlarında bile yeterince tanımamamış bir filozoflar grubunun bir şeyler söyleyip ya da yazıp bir uygarlık krizine yol açmış olduuklarını, en azından bunun tek saiklerinin onlar olduğunu düşünmek saflık olacaktır. Belki şunu söylemek daha doğru: Descartes ve ardılları bir kriz olasılığının ya da krizin, okuru, yorumcusu, tanığı ve çocuklarıydılar. Bu açıklamadan sonra analizimize ilk sorumuzdan başlayabiliriz.

Yakın zamana kadar bizim de kafamızda “dark age-karanlık çağ” diye yer etmiş olan Avrupa orta çağının aslında pek de öyle olmadığı, hatta Avrupanın neredeyse en entelektüel zamanları olduğu artık açıktan konuşulabilmektedir. En ince detaylara dair boğucu Skolastik tartışmalar Avrupanın dilini-dillerini öz-aydınlanması için bilemiştir.  Nice Zweiglar harcamış olan Panavrupa idealinin de o zamanlar olabilecek en makul “birlikle” sağlandığını görürüz. Katolik birliği… Arap-Türk İslam medeniyetiyle çevrelenip sınırlanmış Avrupa Katolik Birliği, birlik kelimesinin anlamını da yansıtırcasına, kapalı bir kutu, bir aile gibidir.  Arada kardeşler birbirlerinin kıçlarını tekmelese de hepsi babanın koruması ve gözetimi altındaydı. Uluslararası iktidarın temsilcisi kiliselerdi. Bunları yazarken aklımın bir köşesinde de Thomas Moore var. Bu ütopyacının reform mücadeleleri esnasında katolik kilisesi yanında yer aldığını öğrendiğimde hayli şaşırmıştım. Ya da özgürlük fikrini gerek kişisel düzeyde gerek bir hümanist olarak insanlık adına savunmayı asla elden bırakmayan Rotterdamlı Erasmus’un açık bir biçimde reform yanlısı olarak kendini göstermeyişi şaşırtmıştı beni. Ancak sonradan düşününce, Avrupanın dikenüstü birliğinin korunmasından başka bir şeyi gözetmediklerini anlamıştım. Katolik kilisesi olası Avrupa Birliğinin tek teminatıydı.

Freud, kahramanın asıl işlevinin Babayı yenmek olduğunu söyler. Şayet tam olarak böyle dememişse bunu benim sözüm olarak tarihe not düşünüz. Yazının devamında Avrupanın baba katlinin sonuçlarına ve Avrupanın kahraman oluşunun bedelini dünyanın nasıl ödediğini inceleme devam edeceğiz.


Devamını okumak için tıklayınız...

Felsefecinin gündüz düşleri

Salı, Aralık 15th, 2009

Yüzleşme ve yabancılaşma…
Ele alacağım konu bağlamında iki kardeş kavramdır bunlar. Aslında biraz da burada daha önce sıklıkla dile getirilmiş bulunan bir serzenişin, şikayetin ya da özeleştirinin de olası yanıtlarından en bilinenidir. Neden felsefeyle ilgilen/e-miyoruz? Neden bunca heyecanla başlayan iyi niyetli çaba kendi yarınını ilgisizlikle cezalandırıyor?
Bu soruların içerdiği gizil anlam, felsefeyi biliyor olduğumuzdur. Felsefeyle ilgilenmek dediğimizde aklımıza gelen bir dizi, pamuk helva imgenin tam da felsefeyle ilgilenmek deyimini karşıladığına inanmak demektir. Belki de burada akademi boyunca 4 yıl ense kökümüzü bırakmamış olan “felsefe nedir?” sorusunu bir başka kılıkla yineliyor olacağım. Ancak bu kılık kesinlikle günün modasına uygun, hatta biraz baştan çıkarıcı biraz da çıplak olacak.

Felsefe dediğimizde aklımıza gelen ilk şey düşünmektir. Şimdilik ilgi alanıma girmediği için, bahsettiğim düşünme ediminin soru sormak/yanıt vermek, eyleme geçmek gibi detaylarına girmeyeceğim. “Nasıl bir düşünmek” ya da “düşünmek/düşünüyor olmak nedir” giibi soruların ve bunlara bağlı varsayımların üzerini örtüp yoluma devam edeceğim. Bu düşünme ediminin sonundaysa-burada bir sıçrama ve genelleme yaptığımı kabul ediyorum- düşünüleni ifade etmek gelir. Bunun da en kaba tabirle iki biçimi vardır. Söz ve metin. İnsanın kendini ifadesinin, bildirişimin iki temel yoludur bunlar. Ancak aralarında pek çok farktan bir tanesi, felsefeyle ilgilenmek, felsefeci olmak adına asal önem taşır.

Düşünme eyleminin ve sözün bir ortaklığı vardır. İkisi de “şimdi ve burada” özneyi içerir. Bu da içerilen özneyi dayatılan anlamın teminatı haline getirir. Kullandığım başlık da bir anlamda bunu ifade etmek amaçlıdır. Yazıya dökülmemiş her düşünce, felsefecinin gündüz düşleri nispetindedir. Eksiltilidir. Anlamı asla varolmayacağı bir sonraya ertelenmiştir. monolog ya da diyalog biçiminde olsa bile büklümleri dilin kendiliğindenliğinden uzaktır. En önemlisi de, gerçek bir yüzleşmeyi içermez.

Oysa metin, her ne kadar bir yazarı olsa da, onun dışında kendi öznesini yaratır. Zira anlamı dayatan “şimdi ve burada” metne eşlik etmez. Bir bakıma o da anlamını kendi varolduğu uzamlara sonsuzca erteleyen metnin bir yorumcusudur. Olası yorumlarından en meşrusu bile diyemeyeceğimiz türden bir yorumcu hem de. Yazar, artık yabancısı olduğu, kendine ait olmayan bir metinde kendi gündüz düşleriyle yüzleşmektedir. Aynı zamanda kendi yorumlarından yazım anında askıda kalanı itibariyle kendi felsefesiyle de yüzleşmektedir.

Bir felsefeci, yazmak zorundadır. Felsefe metinle yapılır. Felsefe metinle girilen bir hesaplaşma deneyimidir. Biraz daha ileri gidersek belki de bir okuma biçimidir. Bu kuma kavramının içine yazma edimini de dahil ediyorum. Yazmak çok zaman bir yeniden okumaktır.

Yazmaya başladığımızda, Türk felsefesi de kendini yetiştirmeye ve yeşertmeye başlayacaktır.


Devamını okumak için tıklayınız...

Bellek ve Varoluş / Hatırlıyorum, Öyleyse Varım!

Çarşamba, Mayıs 20th, 2009

Descartes, nihayetinde “Cogito, Ergo sum” önermesini bize armağan ettiği düşünme seanslarında, felsefe için bir temel başlangıç noktası, şüphe götürmez, “açık ve seçik” bir bilgi aramak için yola çıkmıştır. Dönemin dinamikleriyle de gayet  ilintili bu arayışta, öncelikle tüm bilgilerini sarsan bir şüpheyle başlamıştır yolculuğuna. Aradığı sarsılmaz bilgi, üstüne her şeyi yeniden inşa edeceği bir aksiyom(belit) olarak kullanılacaktır.   Euklides’in geometride yaptığını, felsefede yapmak istemektedir Descartes.

Dış dünyaya dair en temel algıları da dahil olmak üzere her şeye karşı işleyen metodolojik bir şüpheyle, sahip olduğu tüm bilgiler arasında en “açık ve seçik” olanını bulabilmek için ciddi bir eleme sürecinden geçmiştir. Burada küçük bir es verelim. Zira felsefeye dair bu türden anlatılarda, genelde sürece dair kısımlar yanıltıcıdır. Kendi izlediği yola dair anlatıyı kuran yolun izleyicisi olsa dahi, anlatısını didaktik bir biçimde yeniden kurar. Aslında süreç tam olarak böyle adım adım işlemez. Descartes örneğini ele alırsak, muhtemelen kendisi tek tek tüm bilgilerini bir elekten geçirerek köke doğru adım adım inmemiştir. Daha detaylı söyleyecek olursak, hımm bunlar gözlerim, bana şeylerin nasıl göründüklerini gösteriyorlar, ama suyun içine soktuğum çubuğun görüntüsünü olduğundan farklı göstererek beni yanıltıyorlar, demek ki onlara gğvenemem… bzzzzzT!! Gözler elendi! gibi bir süreci muhtemelen Descartes yaşamamıştır. Ama sistemini nasıl oluştrduğunu bize anlatırken, belli kaygılardan dolayı, adım adım ilerlemek durumundadır.  Verdiğimiz esi burada sonlandırırsak:

Descartes, kendisine verili olan, o güne dek öğrenmiş bulunduğu her şeyi sorgulayarak geriye doğru gitmiş ve sonunda kendisinden hiçbir şüphe edemeyeceği, açık ve seçik bir bilgiye, bir başlangıç noktasına ulaşmıştır. Bu bilgi, şüphe eden öznenin varlığına dairdir. Başka her şeyin varlığından şüphe edebilse de, bu şüpheyi geliştirebilen ya da bu uslamlamaları yapan kendi varlığından asla şüpheye düşemeyeceğini farkeder Descartes. Her türlü aldanma, aldatılma, yanılma senaryosunda bile, yanılan bir ben, özne, önsel olarak varsayılmaktadır. Düşünen özne bu açıdan kendini inkar edemez, zira tüm bunları o düşünmektedir.

Buraya kadar bahsttiklerimi anlayamadıysanız endişeye kapılmayın, zira döneminde de Descartes’in “düşünüyorum, o halde varım” önermesi, pek de öyle “açık seçik” anlaşılamamış olacak ki, farklı versiyonlarla ti’ye de alınmış. Konuyu hem biraz daha geriden hem de bizden bir filozofun önerdiği bir düşünme deneyiyle daha anlaşılır hale getirmeye çalışalım. İbn’i Sina’dan bahsediyorum. Şöyle bir düşünme deneyi önerir İbn’i Sina:

Oldukça yüksek bir yerden düştüğümüzü varsayalım. Yüksek bir yer diyorum zira biraz uzunca sürecek bu düşüş. Şimdi zor kısım başlıyor. Düşüşümüzün yarattığı esintiyle birlikte yavaşça tüm duyularımızdan sıyrıldığımızı düşüneceğiz. Önce gözlerimiz, artık düştüğümüzü görmüyoruz, şimdi kulaklarımız, artık duymuyoruz da, ardından kokular tad ve tenimiz, ve diğer algılarımız. Şimdi düşüşümüze dair hiçbir bilgi yok elimizde. (denge algısını sağlayan iç kulağınızı rüzgara kaptırmayı unutmadıysanız tabi). Artık dış dünyaya ya da bedensel anlamda iç dünyamıza dair hiçbir algımız ve eşzamanlı bilgimiz kalmamıştır. Ancak hala kendi varlığımızı algılayabilmekte ve bilmekteyiz. İşte descartes’in kastettiği de buna benzer bir şeydir. Öznenin bilgisi, buna bağlı olarak varlığın(kendi varlığımızın) bilgisi de kendiliğinden, kendinde, kndinden, inkar edilemez, apaçık ve seçik, sezgisl bir bilgidir.

Biz burada durmayıp konuyu biraz daha analiz edelim. Öznenin kendisine dair iki tür bilgi tanımlayalım önce. Biri dikey, diğeri yatay. Diğer bir deyişle biri eşzamanlı diğeri artzamanlı ya da biri tarihsel, diğeri şimdinin bilgisi. Varlığımıza dair bilgi aslında sadece şu anı içermez. Bizim özneye dair bilgimiz aslında tarihseldir. Değişen her şeyin içerisinde değişmezmiş gibi kalan özne(her şeyi algılayan ben) nin varlığı aslen bellekle teminat altına alınmıştır. Belleği varsaymadan bir özneden sözedebilmek ne kadar mümkün biraz bunu araştıralım. Aslında burada işe yine algılama ve düşünme süreçlerimizen başlayabiliriz. Nöronlar arasındaki biyokimyasal aktarımları ve bunların hızını düşündüğümüzde, aslında bir miktar gecikmeyle algılıyoruz her şeyi. Gözümüze değen ışıkla, zihnimizin bunu anlamlandırma zamanı arasında doğal bir fark var. Yani aslında çevremizde olup bitenlerin zamanını ve bizim onları algılama zamanımızı birarada düşündüğümüzde biraz geçmişte yaşadığımızı çıkarsamak zor olmayacaktır.

Şimdi bir başka uslamlama: Birbirinin ardından gelen iki an ya da iki saniye düşünelim. Art ardalıklarından dolayı, önce birini sonra diğerini algılıyoruz. Muhtemelen biri diğerinin nedeni. Bir biçimde bu ikisini birbiriyle bağlantılı anlamlandırabilmemiz için ikinciyi algıladığımızda ilkini de biliyor olmamız lazım. İşte bu bilgiyi bizim için koruyan yapıya ya da işleve “bellek” diyoruz. Yani burada bellek derken kastettiğim tek şey, zihinsel fotoğraf albümümüz değil.

Öznenin dikey bilgisi, içerisinde kimliği de içerir. Her biçimde öznenin bilgisini bir andan diğerine taşıyan ve onun değişmezliğini yaratan bellektir. Eğer belleğimiz olmasaydı, tamamen “durumsuz” varolanlar haline gelecektik. Sadece - tabi o da mümkünse - tek bir andan ibaret olacaktık. Kendimize ve kendiliğimize dair bilgimizin, birbirini izleyen anlar bağlamında kaynağı, daha da önemlisi onun değişmezliğinin bilgisinin kaynağı bellektir. İbn’i Sina’nın örneğine dönersek, hala düşüyor olduğumuzun, bir zamanlar düşmüyor olduğumuzun, bilmemkaç yıldır yaşıyor, hatta bu deneyi yapıyor olduğumuzun bilgisinin kaynağı bellektir. Descartes’e dönersek, şüphe eden ben’e dair bilginin kaynağı(şüphe etmese de böyle olacaktı) bellektir. Başlığa dönersek:

“Hatırlıyorum, öyleyse varım!”


Devamını okumak için tıklayınız...

Antropontoloji ve Felsefe’de kavram

Cumartesi, Nisan 11th, 2009

Bundan önceki yazımda kısaca değindiğim ve olası farklı açılımlarını incelemeyi vaadettiğim antropontoloji kavramı üzerine yorumlarıma bu denemede de devam edeceğim.

Ancak öncelikle değinmek istediğim bir başka konu var. Felsefede kavram üretmek.

Deleuze ve Guattari‘nin birlikte kaleme aldıkları “felsefe nedir” adlı metinde, yeni kavramlar üretmek ve bunları birbirleriyle ilişkilendirmek, felsefenin ne’liği sorunsalını açımlarken asli konu olarak ele alınır. Yine aynı metinde kavram üretmek  “sanat” kavramı çerçevesinde değerlendirilir. Bu açıdan felsefe bir nevi “kavram üretme” sanatıdır.

Bu görüşe koşut bir felsefe tarihi okuması da karşımıza filozof-kavram çiftleri çıkaracaktır. Örneğin; Descartes - Cogito, Platon - Idea vs…

Filozofun ürettiği kavram kimi zaman gündelik hayattan devşirilirken, kimi zamansa tamamen yeniden yaratılır. İlkine örnek olarak, Aristoteles’in kullandığı “arkhe” kavramını, ikincisi içinse Derrida’nın “différance” kavramını örnekleyebiliriz. Arkhe aslen halk arasında gemi omurgası anlamına gelirken, Aristoteles tarafından, öncüllerinin fikirlerini açıklamak amacıyla, şeylerin ilk ilkesi (eşzamanlı ve artzamanlı olarak) anlamında kullanılmıştır. Différance kavramıysa difference üzerinden üretilmiş tamamen yeni bir kavramdır.

Kavram üretmek ve onu temellendirip tanımlamak, üretilen kavramın anlam uzayını tüketmez. Zira burada komşuluklar dediğimiz bir başka süreç devreye girer. Bir başka alandan devşirilen ya da doğrudan türetilen kavramın, devşirildiği alandaki ya da türetildiği kavramdaki anlam uzamıdır komşuluklardan kastedilen. Kavram yeniden üretilirken yeni bir bağlam ve yeni komşuluklar kazansa da eskilerini yitirmez. Etimolojisiyle anlamsal bağını koparmaz. Belki aslen yapılan sadece anlam uzayını genişletmektir. Temelini eski komşulukların oluşturduğu yeni bir bağlam.

Asıl konumuzun bağlamını oturturken değinmek istediğim bir diğer şey de, kavram üretmenin gerekliliği.  Aslında Deleuze ve Guattari’nin tanımını baz aldığımızda bu gereklilik felsefenin tanımı gereği, gerek ve yeter sebep haline gelir. Kavram ürtmek felsefece düşünmek için gerekli ve yeterlidir. Tabi küçük görünen büyük bir farkla; Kavram üretmek ve kavram uydurmak arasındaki fark.

Yeni bir kavram üretmek-türetmek ya da devşirmek, öncelikle yeni bir perspektif kazandırıp yeni bir paradigma yaratmak iddiasını örtük olarak içinde taşır. Yeni kavram, yeni komşuluklarıyla zihinsel süreçlerimizi daha bakir bir alana taşımaya adaydır. Küçük bir vurgu değişimi bile büyük farklar yaratabilecktir. Örneğin, Descartes’tan önce Augustinus, İbn’i Sina, ya da sofistler başta olmak üzere pek çok filozof, öznenin belirleyiciliği üzerine düşünceler üretmiş, ancak bunu bir gelenek haline getiren ve felsefenin konusunu, temel ilgisini kaydıran Descartes olmuştur. Bunun ürettiği kavramların sağladığı yeni açılımlarla gerçekleştiğini yadsımak mümkün değildir.

Kendimizden daha üst bir varlık alanından hakikatleri temaşa ettiğimiz varsayımına dayanmadıkça, tüm düşüncelerimizin bir biçimde zihnimizce türetildiğini ve dilin imkanı çerçevesinde biçimlendiğini kabul etmek durumundayız. Burada, bellek, çağrışım, algı ve bağlam gibi mekanizmalar ana süreçleri inşa eder. Konuyu çok dağıtmadan, bunları şimdilik kabul ettiğimizi varsayarsak, düşünce süreçlerimizin az ya da çok mekanik unsurlar içerdiğini farketmek-farzetmek zor olmaz. Bu bağlamda yeni kavramlar, bu mekanize süreçleri de bağlamsal yönlendirmelere tabi tutarak, yeni ve özgün düşünceler yaratacaklardır.

Yukarıda değindiklerimizden hareketle, özellikle Türkiye’de bir felsefe geleneğinin oturabilmesi ve bize özgü düşüncelerin felsefe tarihinde yer bulabilmesi için bizim felsefecilerimizin ürettikleri kavramlar ve bunlarla düşünmek çok önemlidir.

Bundan önceki yazımda, Antropontoloji kavramının, komşulukları ve tanımı itibariyle tanıdık olduğu ancak kavramın yeni olduğundan bahsetmiştim. İnsan-varlık bilgisi ya da Antropontoloji kavramı, insanın kavrayışını, diğer bir deyişle, insanın varlığa ve varolanlara dair kavrayışını temel alır. Burada vurgu, kendi bölünmezliği içerisinde insanadır(Anthropos). Belki ilk tanımı ya da açımlanışı itibariyle bize Husser’in Fenomenolojisini ya da kimi yönlerden Heidegger’i hatırlatsa da, vurgusunu ya da ağırlık noktasını değiştirmesi, bir başka bilime analojik yakınlıklar içermesi bakımından muhakkak yeni açılımlara gebe olacaktır. Bunu zaman içerisinde göreceğiz. Özgün olmaktan çekinmediği ve birikimlerini sadece aktarmak değil, üretmek için de kullanmaktan sakınmadığı için Betül Çotuksöken ve onun gibi nice felsefecimize de buradan teşekkürü borç bilirim.


Devamını okumak için tıklayınız...

Antropontoloji

Pazar, Nisan 5th, 2009

Uzun zamandır felsefe adına bir şey yapmadığımı farkedip geçtiğimiz hafta sonu bunu kırmaya karar verdim. Verdiğim bu karar, doğru mecrasını Maltepe üniversitesinin düzenlediği felsefe konuşmaları adlı etkinliğin 9.’sunda bularak, beni cumartesi sabahı Maltepe Üniversitesi Dragos kampüsüne sürükledi. Etkinliğin ana konusu bu yıl “ontoloji” olarak belirlenmiş. Konunun 9 haftalık bir süreçte Maltepe Üniversitesi’nin akademik kadrosunda da görevli değerli alademisyenlerce yapılacak sunumlarla inceleneceği hoş bir etkinlik söz konusu.

İlk Haftanın konuşmacısı, pek çok çalışmasından da yakınen tanıdığımız Profesör Betül Çotuksöken‘di. Her zamanki etkileyici ve pedogojik üslubuyla, varlık felsefesinde yeni bir açılım sağlayacağını düşündüğü “antropontoloji” kavramını da içeren bir sunum gerçekleştirdi.

Antropontoloji kavramı Çotuksöken’in kendi deyişiyle “Antropoloji ve Ontoloji kavramlarının bir kelime oyunuyla birleştirilmesi” sonucu yaratılmış. Kavramın arka planı ve komşulukları, pek çok tanıdık öğe içeriyor ancak kavram yeni, hatta sunumun ertesinde google’da yaptığım aramada, her şeyi bilen yeniçağ bilgesinin bile cahili olduğu bir kavramla karşı karşıya olduğumu anladım. (şimdi arama yapanlar Çotuksöken’in konuyla ilgili bir metniyle karşılaşabilir)

Çotuksöken işe varolanların varlık düzlemlerini ayrımlandırarak başlıyor. “dilde varolan”, “düşüncede varolan”, ve “dış dünyada varolan” olarak üçlü bir ayrım çıkıyor ortaya. Burada hemen dikkati çeken, bu ayrımlandırmanın iki ayağının insanı ya da özneyi varsayması. Zira dil ve düşünce özne olmadan üzerine çok da fazla konuşamayacağımız iki kavram.

Nicolai Hartmann ve Takiyyeddin Mengüşoğlu isimleri de sunumda sıkça geçiyor. Ben burada Heidegger’i de anmadan geçemeyeceğim. Zira Çotuksöken’in bu kavramı kurarken geçirdiği süreçte, en azından sunum açısından önemli bir yer tutan “felsefi söylem” adlı çalışmasında ortaya attığı varolanın varlığının dil-dışı belirsizliği durumu bize Heiddeger’den de hayli tanıdık geliyor. Biraz daha edebi bir üslupla ve Heidegger’in deyişiyle varolanın öksüzlüğü diyeceğimiz bu durum, özneye ya da insana bağlı bir ontolojiyi meşrulaştıran ana argümanlardan.

Şöyleşi de gelen sorulardan biri de, antropontoloji kavramının bir özne-merkezciliğe ya da solipsizme yol açıp açmayacağı konusuydu. Çotuksöken bu soruyu Kant’ı alıntılayarak yanıtladı. Bildiğimiz gibi Kant’da varolanın varlığıyla ilgilenmez. Numen kavramının kanatları altında onun insan-dışı varlığını stabilize eder, ancak insan tarafından bilinemez kılar. İnsanın ilgi alanına giren burada fnomenlerdir. Varolanın varlığının bilgisi insanda fenomenler üzerinden tezahür eder. İnsan sadece uzam ve zaman gibi kategorilerle yoğurulmuş fenomenleri bilebilir. Ötesi transandentaldir. Aslında bu noktada bir şeye aklım takılıyor. Tırnak içinde tu kaka diye itelenen solipsizmden kaçınmak için yapılan bu dilsel manevra aslında çok da bir şey söylemiyor. Evet, varolanın varlığı doğrudan özneye bağlanmıyor, ancak özne dışında bu varlığın bilgisine ulaşacak bir yol da tanımlanmıyor. O halde varolanın kendi özne-dışı varlığı umursanmazken ya da konu-dışı bırakılırken aslında yok sayılabilecek bir hale de geliyor. En azından bu konu asli önemini yitiriyor.

Gelelim Antropontolojiye. Bu kavram kendi ifadesinin de bize muştuladığı gibi, antropolojik bir ontoloji yöntemi ortaya koyuyor. Hartmann’ın dile getirdiği, “insanın bölünemezliği” ilkesinden hareketle insanı bir bütün olarak ele alıp varlığın ondaki bilgisini ilgi alanına sokuyor. Bu yönüyle asıl ilgi alanı dildeki ve düşüncedeki varolanlar gibi duruyor. Zira dil/düşünce/özne-dışı varolan Kant’ın Numen’i gibi insan bilgisinin ötesinde kalıyor. Bu konuyu ileride daha detaylı irdelemek üzere şimdilik kenara bırakalım ve söyleşide üzerine uzunca tartışılan konulardan biri olan sanal varolanlar’a kısaca değinelim.

Çotuksöken yeni bir varoluş biçimi olarak sanal varolanlar’ı ortaya koyuyor. Özellikle uzam ve zaman farklılığıyla diğer varoluş tarzlarından ayırdedebildiğimiz bu varolanlar, içinde yaşadığımız dönemde ve sonrasında sıklıkça tartışılacak yeni bir varlık alanını oluşturuyorlar. Bu konuda pekçok çağdaş düşünürün yanısıra özellikle Baudrillard’ın çalışmaları dikkatle incelmeye değer. Ancak günden güne bilim-kurgu olmaktan çıkıp hayatımızın daha çok içine giren bu entiteler her geçen gün daha yoğun bir ilgiyi özellikle de akademik bir ilgiyi hakeder hale geliyorlar.

Önümüzdeki haftasonu söyleşiyi izlemeye gideceğim yeniden. Bu kez Sevgi İyi’nin öz’le ilgili bir sunumu var. Bu konuyu da yeniden irdeleyecek olmakla birlikte sizleri önümüzdeki haftadan da habersiz bırakmayacağım. Muhakkak ilginç şeyler çıkacaktır. Bu tip etkinliklerin, akademi içi ve dışı felsefecilerin kucaklaştığı ortamların daha sıklaşması dileklerimi de buradan kamuya iletmek isterim.


Devamını okumak için tıklayınız...

Gözbebeği ve yalanlar

Cuma, Şubat 27th, 2009

Yeni bir yüzle ve artık kendi evinde yayınlanan bu küresel ağ oyuncağında sizlerle eski yazılarımı paylaşmayı sürdüreceğim, fırsat buldukça yeni metinler üretmeye de devam edeceğim elbet. Bu geceyse bir başka ruh haliyle oturuyorum klavyenin başında. Bir dostumun isteği ve önerisiyle, oldukça köhne hatta artık neredeyse klişe olmuş bir kavram üzerine yazmaya karar vermiştim. Öyle bir kavram ki bu, klişeliği yarattığı en doğrusal anlam uzayına bile taban tabana zıt düşecek bir ruh haline sokuyor insanı. Onu yeniden okuma çabasını bir tarafa bırakın,tek nefeste ezberden üzerine binlerce kelime yazıp söyleyebileceğim bir kavram Bu da açıkça ortaya koyuyor ki, üzerine çok da düşünmediğim, düşünülenin köhneliğini kabullenmekle yetindiğim bir kavram. Bilgelikten bahsediyorum ve bu bahse girmeden önce böylesi bir itirafı da oldukça faydalı buluyorum. Zira bu itiraf, bilgelik kavramı ve komşulukları çevresinde dönen klişelerin akıntısına kapılıp yolumu doğrudanlaştırdıkça,Sokratesin demonu gibi ensemde boza pişirsin istiyorum. Şimdi belki bir yeniden keşif ya da yeniden okuma için derin bir soluk ve yeni bir paragraf…

Bilgelik, genellikle belli türden bir bilginin sahibi ya da izleyicisi olmak ama çok zaman da aslında ulaşılmaz olan bu türden bilginin peşinde olmak olarak anlaşılagelmiştir. Hatta bilgeliği sağlayacak bilginin peşindelik ve onu sevmek, az sonra bu yazının yayında olacağı kategorinin adının da yaratıcısı olmuştur, yani felsefenin. Malumunuz felsefe de bilgelik-hikmet sevgisi demek..(philo-sophia) Peşinde olunan bu bilgi, diğer bilgi türlerinden farklı olarak, hakikat diye isimlendirilmiş, değişmez bilgi, değişmez olanın, ezeli ve ebedi olanın bilgisidir. Görüngüler dünyasının sürekli değişen ve aldatıcı sanılarının gerisinde yatan değişmez ilkelerin ve özün bilgisi.

Bu kısa metinde böylesi bir bilginin imkanı, bilinebilirliğinin imkanı, aktarılabilirliğinin imkanı gibi konuları ilgi alanımdan uzak tutacağım. Bunun ilk sebebi, çekindiğim klişelerin çoğunun bu çatallı yollarda pusuya yatmış olması, diğeriyse yerimin zamanımın darlığı. Yine, bir yaşama biçimi olarak bilgelik efsanesinden de bahsetmeyeceğim. Bu konuda hepimizin zihninde oldukça sğlam imgeler mevcut, bir çırpıda bir bilge prototipi tanımlayamayacak olanımız yoktur sanırım.

Kurgulayacağım şey daha çok bilgeliğe dair bir başka imkanın düşünülmesi olacak. Tür olarak, bilgi nesnesiyle aramıza giren, bir kısmı bizden bir kısmı doğadan kaynaklanan dolayımları aşmanın bir imkanı. Bilginin değerini artıran niteliklerden biri de onun doğrudanlığıdır. Burada bilginin değerinden kastımın onun doğruluk değeri olduğu sanılmasın, ancak şimdilik sadece bunu belirtip geçeceğim. Değer konusu daha tatminkar bir açıklamayı ilerleyen satırlarda kendiliğinden bulacaktır. Doğrudanlıktan kastettiğim-yine bunun mümkün olup olmadığını dışarda tutarak- bilginin nesneden özneye doğru, hiçbir dolayım ve aracı olmaksızın akışıdır. Her aracının bu bilgiyi bir çarpıtmaya uğratacağını gönül rahatlığıyla varsayabiliriz. Duyular, dil ve başkaları bu çarpıtıcıların en bilindikleridir. Burada yatan örtük ve sinsi bir varsayıma dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu çarpıtıcıların dışında bir bilgilenme yöntemini varsaymak, aynı zamanda şeylerin, uzamsal, kavramsal ve anlatısal içeriklerinin dışında da bir tür bilgilerinin olduğunu varsaymak demektir. Herhangi bir şeyin, tadı, kokusu, adı, sesi hatta tanımı dışında da bir bilgisi olduğuna inanmak demektir. Şeyi şey yapan her ne ise onun bilgisi… Ancak bu konuyla ilgilenmeyeceğimizi belirtmiştik, o yüzden diğer kriterimize dönelim. Yani çarpıtıcılardan uzak bilgilenen insana. Öncelikle bu çarpıtıcıların en büyüğünü ele alalım, yani dili. Dilin çarpıtıcıların en büyüğü olduğu savımı daha önce bir başka makalemde detaylandırdığımdan burada buna değinmeyeceğim. Dili ele almadan doğrudan dil-dışı deneyim alanına gireceğim. Prometheus ve isa başlıklı metinde değindiğimiz gibi hepimiz dil-dışı bir dönem ve süreçten geçiyoruz. Bebeklik… Henüz ben ve öteki kavramlarının dahi gelişmediği, insanlığın altın çağıyla özdeş, en büyük ana tanrıçayla bir bütün olunduğu dönemler.

Tüm mitlerde insanlar tanrılarla birarada oldukları, şeylerin bilgisine doğrudan sahip oldukları bir altın çağ yaşamışlardır. Ardından şölen biter ve insan cennetten kovularak, dolayımın doğasını oluşturduğu dünyaya atılır. Artık tanrılarla sadece bir kısım şanslı insanlar ve deliler biradadır. Bilgiye sadece onlar doğrudan ulaşabilir. İnsan saflığını yütürmiştir, çamura ve kana bulanmıştır. Bitimsiz bir çile, koşulsuz bir inanmışlık ve seçilmiş olmak ancak onu hakikate eriştirebilir. Zaman içerisinde sekülerleşen çile kavramı yerini çabaya, inanmışlık ahlaka bırakmıştır. Ancak bu durumda da hala bilgelik ve hakikat kavramlarına dair tüm motifleri bu hikayede bulabiliriz. Amaç hala değişmez bilgiyi bulabilmektir. En bilinemezci bile bilinemezliğin değişmezliğinde diretir. Ancak her an değişim içinde olan görüngülere bu değişmezliği atfedebilmenin tek yolu onları dil içine hapsedip, dondurup, genelleyip kavramlaştırmaktır ve az evvel de değindiğimiz gibi bu, aslında bizi dolayımsız bilgiden en çok uzaklaştıran şeydir.

İlgimizi dil-dışı deneyim alanı diye nitelendirdiğimiz bebeklik çağına çevirip, yeni bilgelik tanımımızın ilk motiflerini keşfe çıkalım. Öncelikle “ben” ve “öteki” kavramlarının henzü oluşmadığı, içine doğduğu ortamla neredeyse “bir”, edimsiz bir “tabula rasa” fikriyle karşı karşıyayız. Pek çok mitolojide, tekil olan tanrının “ben” deyişi, kendinin farkına varışı ilk bölünmeyi ve engellenemez yaratma sürecini başlatır. Yine doğu türünden bilgeliklerin tümü, yukarıda özelliklerini saydığımız bebeklik çağına dönmek için pek çok yöntem geliştirmişlerdir.(örn. meditasyon) Sonrasında insan yavrusunun sonsuz merakı ve keşfetme süreci başlar, tüm değişkenliğiyle dünyayı, her “şeyi” her nesneyi, her seferinde yeniden ve ilk kez deneyimleyerek. Onun için tek bir nesnenin bile sürekliliği söz konusu değildir. Önünden alıp ardınıza sakladığınız oyuncak puf olmuştur. Görmüyorsa yoktur, ellerinizin arasında varlığını sürdürmez. Çünkü henüz onu ölümsüz kılacak, soyutlayacak tutarlı bir adı yoktur. Her şey salt imgedir. Kavramlara hapsolmamış imgeler…

Tüm bu bilgilenme ediminin bir diğer özelliği, burada bilginin doğruluk değerinden söz etmenin mümkün olmayışıdır. Sözkonusu olan, keşifler, hayaller , oyunlar ve imgelerdir. Şeylere, ezberden değil, klişelerden uzak bir biçimde doğrudan yaklaşmaktadır dil-dışı alanın küçük ve doğal ustası. Altın çağın insanları, onların torunları şamanlar, ve günümüzdeki mirasçıları sanatçılar gibi.

Kimilerine bir sözlü anlatı üzerine oturup düşünmektense, onu bir ezgiyle mırıldanıp ayaklarını yere vura vura dans etmek daha bilgilendirici gelir, zira bu onu anlatının yaşandığı ruh haline evriltir. Kökenlerine döndürür. Kimileriyse bir metni yazanından tamamen bağımsız olarak, kendi yaşam dizgesi içinde, tüm olumladıklarını keşfetmek için okur. Her seferinde yeniden ve yeni bir anlam dizgesiyle. Bir başkası gözlerini kısıp bakar doğaya, renkleri çarpıtır, konturları eritir, sertleştirir. Ezgilerin dizgesini yıkar, çirkinin sırlarını deşer. Bilgeliğin büyüğüne göz dikeniyse, öncüllerinin yarattığı kavramların içini boşaltıp, yenilerini yaratır. Daha çok anlam mühendisliği diye adlandırmayı sevdiğim felsefe de aslen bir sanattır. O, bir analiz olmanın ötesinde kavram yaratma sanatıdır. Her felsefeci, kendi eseri olan, devşirdiği ya da yarattığı kavramlarla bilinir.

Artık ortaya koyduklarımıza aykırı olsa da belki küçük bir tanımla-ma-ma cüretini gösterebiliriz. Bilgelik, sınırlarını sadece öznenin belirlediği bir yaratma cüretinin adıdır. Burada yine bir başka yerde yazdığım bir metni alıntılayarak yazımı sonlandırmak istiyorum:

alaycı kuşları diğer kuşlardan çaldıkları sesleri taklit ederler. art arda birleştirip düzenleyerek, bitimsiz bir senfoni içerisinde sunarlar ve bunu yaparken yaşama dair hiçbir kaygıları yoktur. alaycı kuşları doğanın en büyük sanatçılarıdır.

Sanatçı gözü, gerçeği olduğundan farklı algılar ve eserinde bize bunu dayatır. eriyen konturlar, olmayan renkler, evrenle arasındaki sınırları yitirmiş figürler, tersyüz olarak içindeki duygu çorbasını kusan tenler… sanatçı, gerçekliği yeniden düzenler. O, numenle arasındaki dolayımı çok zaman yitirerek fenomenleri aşar. bilim adamı gibi, şeyi her ne ise o olarak görmek derdinde değildir. şeylerle umarsızca oynar. sanatçının gözbebeği, lunapark aynaları gibidir. oraya baktığınızda göreceğiniz şey, o sizi nasıl görmek istiyorsa odur. sanatçının gözbebeği bir düş kapanıdır. ruhunuzu ve düşlerinizi çalmaya çalışır.

Deliler gerçeği olduğundan farklı algılar ve bunu yaşamlarında bize dayatmaya çalışır…”


Devamını okumak için tıklayınız...

Michel Tournier

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Fransız yazar… Romanları ağırlıklı olarak, iki dünya savaşı arasındaki dönemin karmaşık, çözülmeye ve çözümlemeye açık, felsefece zengin atmosferini arkaplan olarak- hoş, zaman zaman kurgu ve karakterler bu dönemin başrolde olduğu bir anlatının arkaplanı haline gelir- alır ve adeta bir belgesel gibi işler. Bu dönemi onun için önemli kılan özelliklerin başında; heteroseksüel eril söylemin kendini karşıtıyla, açıkça düşman ve rakip olarak tanımlama gayreti gelir. (Nasyonel Sosyalizm, Faşizm, K. Afrika islam toplumunun kapalı yapısına rağmen yoğu eşcinsellik temayülü…)

Yapıtında -tüm romanlarından oluşan anlam ağını dev bir yapıt olarak görüyorum- tekrarlanan oldukça güçlü imgeler vardır. Hilkat garibeleri ve normal olan fikriyle ya da isanın tenine yapışık katolik inancı ve onun ikonalarıyla doyasıya oynar. Buradan hareketle cinselliğin doğasını ve doğallığını kurcalar. Bebek-çocuk İsa sübyancılığa, çarmıhta İsa sapkınlık ve eşcinselliğe dönüşür. Heteroseksüel söylemi sıklıkla karşısına almaktan çekinmez. Anlatısı eşcinsel ilişki ya da sübyancılığı heteroseksüel imgelere bezeyerek sunar bize. Eserleri duyusal bir şölen yeri gibidir. Özellikle tensel ve burunsal betimlemelerle okurun en ilkel reseptörlerini kaşır. Karakterlerinin “soylu vahşi” ye öykünüşüyle özdeşim kurmamızı, ilkelimize erişmemizi teşvik ederek sağlar.

Karakterlerinin mutlak yalnızlığını toplumsal değerleri ve normları sorgulamak konusunda bir silah gibi kullanır. Hikayeleri özetlenebilirlikten uzaktır. Tournier, modernizmin söylemini oluşturan metinleri tersten okuyarak, bu söylemin oluşturduğu toplumun karmaşık bir analizini ve eleştirisini yapan bir mit yazarıdır. Karakterleri mitsel çağlardan kopup gelmiştir. ( ya da metin içinde sıklıkla çağlarından koparılıp oraya döndürülürler.) Ancak toplum içerisinde kendilerine yer bulamayaran antikahramanlara dönüşürler. Onun toplum ve tarihe yönelik kurgusunu okurkenki tepkimi, “kızılağaçlar kralı” romanında geçen bir cümle özetlemeye yetecektir: “Nestor’un anlattıklarının tarihte gerçekten olup olmadığını soruşturmayı hiç düşünmedim. Hem zaten gerçek olmuş olmamış, ne önemi var ki? Olayların gerçeğini fersah fersah aşan bir insansal gerçek var.”

Tournier’yi bana eline aldığı her metni gerçekten hakkını vererek okuyan biri tanıttı. Metni yaşama dönüştürmeyi bilen biri. Buradan ona teşekkürü borç bilirim. Bu yazıyı da, kendimi aralarına hapsettiğim iki satırı bir solukta okuyarak içine sıkıştığım metinle beraber beni de yaşamsallaştıran bu insana ithaf ediyorum…


Devamını okumak için tıklayınız...

Djivan Gasparian dinlerken / Ruh ve Beden

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Üflemeli çalgılar her daim etkilemiştir beni. İnsanın içinden bir parçayı -ona hayat vereni - bir objeye teslim ederek sese dönüştürmesi bana oldukça mistik gelir. Bu anlamda üflemeli çalgıları (özellikle; Ney, duduk, Klarinet, Flüt…) dinlemek ayrı bir keyif verir bana. Üflemek hem insanın kendi bedeninden bir parçayı sese dönüştürmesi açısından en candan olanı hem de ikonografisi bakımından en Tanrısal olanıdır. Usta; nefesini sese dönüştürürken, çamuru insana dönüştüren Tanrı’ya öykünür.

Dün gece Djivan Gasparian’ı (Ermeni duduk virtiözü) dinlerken de bunları düşünüyordum. Sonra düşünüşüm başka bir mecraya kaydı. Ruh ve Beden karşıtlığı… Derrida’ya göre karşıt kavram çiftlerinin karşıtlığı birbirine eşit mevkilerdeki karşıtlık değildir. Daima kavramlardan birinin öncülüğüyle ve onun lehine tanımlıdırlar. Ruh-Beden karşıtlığında da bu karşıtlık ruh lehine tanımlanmıştır. Bunu biraz inceleyelim. Beden bu dünyaya ait olandır. Maddi yapıdadır. Oluş ve bozuluşa tabidir. Diğer taraftan Ruh her zaman insanın özniteliği olan(onu diğer canlılardan ayıran) akılla ilişkilendirilmiş Tanrısal olan parçamızdır. Ölümsüzdür.

Burada biraz terminolojiye girelim. İnsana canlılık veren şey ilkel topluluklarda nefes olarak görülür. Ruh ve can kelimeleri pek çok dilde kıyısından köşesinden nefesle ilişkilidir. Hatta ses olarak da solumaya öykünen kelimelerdir bunlar. Örneğin; Hay, Psykhe, Chi, Nefs, Ruh… Yani maddeye hareket kabiliyeti veren, ona can veren şey soluktur. (Bizim kullandığımız; “Son nefesini vermek” deyişinde de bunun net bir örneğini görüyoruz.)

Kavram çiftlerine dönersek; bu çiftler arasında baskın olarak tanımlanan daima karşıtına tahakküm gücüne sahiptir. Ruh ve beden örneğinde olduğu gibi. Tanrısal olanın doğal olana hakimiyeti, ya da yeni bir karşıtlıkla, doğal olmayanın doğal olana hakimiyeti. Karşıtlıkların en ilkellerinden birinin bu karşıtlık olduğunu düşünüyorum. Diğerleri bir anlamda bunun izdüşümleridirler. Erkek-Kadın (burada kadın doğal olandır), Kültür-Doğa vs.

Özellikle Erkek- Kadın karşıtlığının pek çok sinsi yönü vardır. Ancak uzatmak istemiyorum. Bu konuyu da başka bir yazımda inceleyeceğim.


Devamını okumak için tıklayınız...

Mi(s)tik Deneyim!

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Evrenle bir olmak, esrimek ve şimdinin farkındalığı…

Dinin, iksirlerin, astral seyahatlerin, büyücü ve şamanların, çürük kokulu mantarların ve daha nicelerinin hayatlarımızdan el çektiği; beton hücreler içinde, ışığa boğulmuş yıldızsız gecelerimizi tütsülerle gizemli hale getirmeye çalıştığımız modern zamanlarda; kendimizi doğadan ayırarak içine hapsettiğimiz şehirlerimizde, aklın sözde hakimiyetini ilan ederek iman ettiğimiz yeni bilim diniyle; içimizdeki ilksel imgelerle bezeli mitolojik boşluğu dolduracak, onun kendine her daim av arayan iştahını dindirecek tek çare, mistik deneyimin yegane örneği olarak aşk kalmıştır elimizde.

Mistik deneyimin ana hedefi her zaman tanrısal olanla birleşmek, evrenin özüne dokunmaktır. Olgusal olanın eriyip, anlamla aramızda kavramın yarattığı dolayımın kaybolup yerine, imgenin başdöndürücü ve sorgulanamaz apaçıklığının geçişidir. Mistik deneyim ilkelliği açısından çok zaman dil-dışı yaşanır ve dile getirilmesi de mümkün değildir.

Mistik deneyim öteki’ni içermez. Öteki ve “ben” bir olmuştur artık, dolayımın kaybolduğu an da tam olarak bu andır.

Aşık, esridiği ölçüde çevresinden soyutlandığı gibi-o, gerçekliği yeniden şekillendirmekte ve yeni bir anlamlandırma oyunu kurgulamaktadır- bir yandan da dış dünyaya karşı yeni bir farkındalık geliştirir. Duyuları, ben içinde erittiği dış dünyaya karşı hassaslaşmıştır, artık o dışındaki değil içindekidir. Yarattığı cennet kurgusunun statikliğini sağlayacak yegane yol aklı terk etmektir. Deliliğe geçiştir. Çünkü gerçeklikle er ya da geç yüzleşilecek- bu toplumsal bir dayatmadır- ve yaratılan cennetten dünyaya kovulacaktır aşıklar.

Ölümsüz aşklar; kendilerine sınırlarını yataklarının belirlediği bir evren kuran aşıklarınkilerdir.


Devamını okumak için tıklayınız...

dahi anlamındaki deli itinayla yazılır

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Tümümüzün içinde zihinsel kulaçlar attığı bilgi ve imge-kabaca metin- havuzuna üç tür erişimimiz olduğunu düşünüyorum. Bunlardan biri daha çok gündelik bilgiyi de içeren “yatay erişim”. Yatay erişimde zihin bizi çevreleyen bir fanus gibi düşünebileceğimiz metin bulutunun şimdiki zamanına hakimdir. Verili olanla yetinilir, sorgulamaya gerek yoktur, zira anlamlandırdığımız metin parçalarının çoğu, verili halleriyle de fazlasıyla işe yarardırlar. Ancak küçük bir sakınca olarak arada gelen çöpler dikkatimizi çeker, bunları çöp haline getiren şey, aslında şimdiki zamana yani yatay erişime dahil olmamalarıdır. Bunlar bir snraki aşamadan yani “dikey erişim” aşamasından sızanlardır. Ancak dikey erişimle edinilen bilginin temel dinamiği olan “bedeli ödenmişlik” ten muaf oldukları için çöp veri olmaktan öteye geçemezler. Boşinanlar ve içeriklendirilememiş her tür bilgi bu kapsamda ele alınabilir. Medya, yatay erişim çöplüğü yaratmanın temel kaynaklarındandır.

Gelelim metin bulutuna dikey erişim sürecine: Bu tür erişimin bildiğimiz en eski kaynağı söylenceler ve anlatılardır, birldiğimiz en emin kaynağıysa okumak. Dikey erişimin kapısını aralayanlar, tarihlilik içerisinde kültürden beslenirler. Ustalıklı şairler, ressamlar, yazarlar, bilim aadamları bunlardan çıkar.

Son aşamaysa “doğrudan erişimdir” kültürden değil, kültürün beslendiği kaynaktan, ilksel olandan doyasıya beslenmek. Köklere dokunmak. Hem verili olanı hem de biriktirilmişi çabasızca aşmak. Dünya tarihinin gördüğü tüm dehaların yaptığı budur. Dallı budaklı tüm yolları aşıp, tarihin kökündeki imge memesinden, kendi bilinçaltlarındaki süt bezesinden doya doya emmek. Biraz da bu yüzden gerçeklikten kopuktur deha. Gerçeklik örtülere aldanmayı gerektirir, dehaysa kaldırmayı, o tüm çıplaklığıyla kendi özüne dokunmaktır. Kimi zaman silik geçici bir delilik, kimi zaman başını duvarlara vurarak özkafatasını parçalatacak onulmaz ve süreğen bir hal. Dahiyle deli arasındaki ana ortaklık budur. İkisi de gözünü içindeki gerçekliğe çevirmiştir istemeden. Ancak deli bizi umursamazken dahi buna bizi de ortak eder.

Dahi delinin kaprisli olanıdır.


Devamını okumak için tıklayınız...
felsefe dükkanı
Arka plan resmi :
Tasarım: Meme-Dini