resim yok
Caravaggio

Posts Tagged ‘descartes’

Bellek ve Varoluş / Hatırlıyorum, Öyleyse Varım!

Çarşamba, Mayıs 20th, 2009

Descartes, nihayetinde “Cogito, Ergo sum” önermesini bize armağan ettiği düşünme seanslarında, felsefe için bir temel başlangıç noktası, şüphe götürmez, “açık ve seçik” bir bilgi aramak için yola çıkmıştır. Dönemin dinamikleriyle de gayet  ilintili bu arayışta, öncelikle tüm bilgilerini sarsan bir şüpheyle başlamıştır yolculuğuna. Aradığı sarsılmaz bilgi, üstüne her şeyi yeniden inşa edeceği bir aksiyom(belit) olarak kullanılacaktır.   Euklides’in geometride yaptığını, felsefede yapmak istemektedir Descartes.

Dış dünyaya dair en temel algıları da dahil olmak üzere her şeye karşı işleyen metodolojik bir şüpheyle, sahip olduğu tüm bilgiler arasında en “açık ve seçik” olanını bulabilmek için ciddi bir eleme sürecinden geçmiştir. Burada küçük bir es verelim. Zira felsefeye dair bu türden anlatılarda, genelde sürece dair kısımlar yanıltıcıdır. Kendi izlediği yola dair anlatıyı kuran yolun izleyicisi olsa dahi, anlatısını didaktik bir biçimde yeniden kurar. Aslında süreç tam olarak böyle adım adım işlemez. Descartes örneğini ele alırsak, muhtemelen kendisi tek tek tüm bilgilerini bir elekten geçirerek köke doğru adım adım inmemiştir. Daha detaylı söyleyecek olursak, hımm bunlar gözlerim, bana şeylerin nasıl göründüklerini gösteriyorlar, ama suyun içine soktuğum çubuğun görüntüsünü olduğundan farklı göstererek beni yanıltıyorlar, demek ki onlara gğvenemem… bzzzzzT!! Gözler elendi! gibi bir süreci muhtemelen Descartes yaşamamıştır. Ama sistemini nasıl oluştrduğunu bize anlatırken, belli kaygılardan dolayı, adım adım ilerlemek durumundadır.  Verdiğimiz esi burada sonlandırırsak:

Descartes, kendisine verili olan, o güne dek öğrenmiş bulunduğu her şeyi sorgulayarak geriye doğru gitmiş ve sonunda kendisinden hiçbir şüphe edemeyeceği, açık ve seçik bir bilgiye, bir başlangıç noktasına ulaşmıştır. Bu bilgi, şüphe eden öznenin varlığına dairdir. Başka her şeyin varlığından şüphe edebilse de, bu şüpheyi geliştirebilen ya da bu uslamlamaları yapan kendi varlığından asla şüpheye düşemeyeceğini farkeder Descartes. Her türlü aldanma, aldatılma, yanılma senaryosunda bile, yanılan bir ben, özne, önsel olarak varsayılmaktadır. Düşünen özne bu açıdan kendini inkar edemez, zira tüm bunları o düşünmektedir.

Buraya kadar bahsttiklerimi anlayamadıysanız endişeye kapılmayın, zira döneminde de Descartes’in “düşünüyorum, o halde varım” önermesi, pek de öyle “açık seçik” anlaşılamamış olacak ki, farklı versiyonlarla ti’ye de alınmış. Konuyu hem biraz daha geriden hem de bizden bir filozofun önerdiği bir düşünme deneyiyle daha anlaşılır hale getirmeye çalışalım. İbn’i Sina’dan bahsediyorum. Şöyle bir düşünme deneyi önerir İbn’i Sina:

Oldukça yüksek bir yerden düştüğümüzü varsayalım. Yüksek bir yer diyorum zira biraz uzunca sürecek bu düşüş. Şimdi zor kısım başlıyor. Düşüşümüzün yarattığı esintiyle birlikte yavaşça tüm duyularımızdan sıyrıldığımızı düşüneceğiz. Önce gözlerimiz, artık düştüğümüzü görmüyoruz, şimdi kulaklarımız, artık duymuyoruz da, ardından kokular tad ve tenimiz, ve diğer algılarımız. Şimdi düşüşümüze dair hiçbir bilgi yok elimizde. (denge algısını sağlayan iç kulağınızı rüzgara kaptırmayı unutmadıysanız tabi). Artık dış dünyaya ya da bedensel anlamda iç dünyamıza dair hiçbir algımız ve eşzamanlı bilgimiz kalmamıştır. Ancak hala kendi varlığımızı algılayabilmekte ve bilmekteyiz. İşte descartes’in kastettiği de buna benzer bir şeydir. Öznenin bilgisi, buna bağlı olarak varlığın(kendi varlığımızın) bilgisi de kendiliğinden, kendinde, kndinden, inkar edilemez, apaçık ve seçik, sezgisl bir bilgidir.

Biz burada durmayıp konuyu biraz daha analiz edelim. Öznenin kendisine dair iki tür bilgi tanımlayalım önce. Biri dikey, diğeri yatay. Diğer bir deyişle biri eşzamanlı diğeri artzamanlı ya da biri tarihsel, diğeri şimdinin bilgisi. Varlığımıza dair bilgi aslında sadece şu anı içermez. Bizim özneye dair bilgimiz aslında tarihseldir. Değişen her şeyin içerisinde değişmezmiş gibi kalan özne(her şeyi algılayan ben) nin varlığı aslen bellekle teminat altına alınmıştır. Belleği varsaymadan bir özneden sözedebilmek ne kadar mümkün biraz bunu araştıralım. Aslında burada işe yine algılama ve düşünme süreçlerimizen başlayabiliriz. Nöronlar arasındaki biyokimyasal aktarımları ve bunların hızını düşündüğümüzde, aslında bir miktar gecikmeyle algılıyoruz her şeyi. Gözümüze değen ışıkla, zihnimizin bunu anlamlandırma zamanı arasında doğal bir fark var. Yani aslında çevremizde olup bitenlerin zamanını ve bizim onları algılama zamanımızı birarada düşündüğümüzde biraz geçmişte yaşadığımızı çıkarsamak zor olmayacaktır.

Şimdi bir başka uslamlama: Birbirinin ardından gelen iki an ya da iki saniye düşünelim. Art ardalıklarından dolayı, önce birini sonra diğerini algılıyoruz. Muhtemelen biri diğerinin nedeni. Bir biçimde bu ikisini birbiriyle bağlantılı anlamlandırabilmemiz için ikinciyi algıladığımızda ilkini de biliyor olmamız lazım. İşte bu bilgiyi bizim için koruyan yapıya ya da işleve “bellek” diyoruz. Yani burada bellek derken kastettiğim tek şey, zihinsel fotoğraf albümümüz değil.

Öznenin dikey bilgisi, içerisinde kimliği de içerir. Her biçimde öznenin bilgisini bir andan diğerine taşıyan ve onun değişmezliğini yaratan bellektir. Eğer belleğimiz olmasaydı, tamamen “durumsuz” varolanlar haline gelecektik. Sadece - tabi o da mümkünse - tek bir andan ibaret olacaktık. Kendimize ve kendiliğimize dair bilgimizin, birbirini izleyen anlar bağlamında kaynağı, daha da önemlisi onun değişmezliğinin bilgisinin kaynağı bellektir. İbn’i Sina’nın örneğine dönersek, hala düşüyor olduğumuzun, bir zamanlar düşmüyor olduğumuzun, bilmemkaç yıldır yaşıyor, hatta bu deneyi yapıyor olduğumuzun bilgisinin kaynağı bellektir. Descartes’e dönersek, şüphe eden ben’e dair bilginin kaynağı(şüphe etmese de böyle olacaktı) bellektir. Başlığa dönersek:

“Hatırlıyorum, öyleyse varım!”


Devamını okumak için tıklayınız...

Antropontoloji ve Felsefe’de kavram

Cumartesi, Nisan 11th, 2009

Bundan önceki yazımda kısaca değindiğim ve olası farklı açılımlarını incelemeyi vaadettiğim antropontoloji kavramı üzerine yorumlarıma bu denemede de devam edeceğim.

Ancak öncelikle değinmek istediğim bir başka konu var. Felsefede kavram üretmek.

Deleuze ve Guattari‘nin birlikte kaleme aldıkları “felsefe nedir” adlı metinde, yeni kavramlar üretmek ve bunları birbirleriyle ilişkilendirmek, felsefenin ne’liği sorunsalını açımlarken asli konu olarak ele alınır. Yine aynı metinde kavram üretmek  “sanat” kavramı çerçevesinde değerlendirilir. Bu açıdan felsefe bir nevi “kavram üretme” sanatıdır.

Bu görüşe koşut bir felsefe tarihi okuması da karşımıza filozof-kavram çiftleri çıkaracaktır. Örneğin; Descartes - Cogito, Platon - Idea vs…

Filozofun ürettiği kavram kimi zaman gündelik hayattan devşirilirken, kimi zamansa tamamen yeniden yaratılır. İlkine örnek olarak, Aristoteles’in kullandığı “arkhe” kavramını, ikincisi içinse Derrida’nın “différance” kavramını örnekleyebiliriz. Arkhe aslen halk arasında gemi omurgası anlamına gelirken, Aristoteles tarafından, öncüllerinin fikirlerini açıklamak amacıyla, şeylerin ilk ilkesi (eşzamanlı ve artzamanlı olarak) anlamında kullanılmıştır. Différance kavramıysa difference üzerinden üretilmiş tamamen yeni bir kavramdır.

Kavram üretmek ve onu temellendirip tanımlamak, üretilen kavramın anlam uzayını tüketmez. Zira burada komşuluklar dediğimiz bir başka süreç devreye girer. Bir başka alandan devşirilen ya da doğrudan türetilen kavramın, devşirildiği alandaki ya da türetildiği kavramdaki anlam uzamıdır komşuluklardan kastedilen. Kavram yeniden üretilirken yeni bir bağlam ve yeni komşuluklar kazansa da eskilerini yitirmez. Etimolojisiyle anlamsal bağını koparmaz. Belki aslen yapılan sadece anlam uzayını genişletmektir. Temelini eski komşulukların oluşturduğu yeni bir bağlam.

Asıl konumuzun bağlamını oturturken değinmek istediğim bir diğer şey de, kavram üretmenin gerekliliği.  Aslında Deleuze ve Guattari’nin tanımını baz aldığımızda bu gereklilik felsefenin tanımı gereği, gerek ve yeter sebep haline gelir. Kavram ürtmek felsefece düşünmek için gerekli ve yeterlidir. Tabi küçük görünen büyük bir farkla; Kavram üretmek ve kavram uydurmak arasındaki fark.

Yeni bir kavram üretmek-türetmek ya da devşirmek, öncelikle yeni bir perspektif kazandırıp yeni bir paradigma yaratmak iddiasını örtük olarak içinde taşır. Yeni kavram, yeni komşuluklarıyla zihinsel süreçlerimizi daha bakir bir alana taşımaya adaydır. Küçük bir vurgu değişimi bile büyük farklar yaratabilecktir. Örneğin, Descartes’tan önce Augustinus, İbn’i Sina, ya da sofistler başta olmak üzere pek çok filozof, öznenin belirleyiciliği üzerine düşünceler üretmiş, ancak bunu bir gelenek haline getiren ve felsefenin konusunu, temel ilgisini kaydıran Descartes olmuştur. Bunun ürettiği kavramların sağladığı yeni açılımlarla gerçekleştiğini yadsımak mümkün değildir.

Kendimizden daha üst bir varlık alanından hakikatleri temaşa ettiğimiz varsayımına dayanmadıkça, tüm düşüncelerimizin bir biçimde zihnimizce türetildiğini ve dilin imkanı çerçevesinde biçimlendiğini kabul etmek durumundayız. Burada, bellek, çağrışım, algı ve bağlam gibi mekanizmalar ana süreçleri inşa eder. Konuyu çok dağıtmadan, bunları şimdilik kabul ettiğimizi varsayarsak, düşünce süreçlerimizin az ya da çok mekanik unsurlar içerdiğini farketmek-farzetmek zor olmaz. Bu bağlamda yeni kavramlar, bu mekanize süreçleri de bağlamsal yönlendirmelere tabi tutarak, yeni ve özgün düşünceler yaratacaklardır.

Yukarıda değindiklerimizden hareketle, özellikle Türkiye’de bir felsefe geleneğinin oturabilmesi ve bize özgü düşüncelerin felsefe tarihinde yer bulabilmesi için bizim felsefecilerimizin ürettikleri kavramlar ve bunlarla düşünmek çok önemlidir.

Bundan önceki yazımda, Antropontoloji kavramının, komşulukları ve tanımı itibariyle tanıdık olduğu ancak kavramın yeni olduğundan bahsetmiştim. İnsan-varlık bilgisi ya da Antropontoloji kavramı, insanın kavrayışını, diğer bir deyişle, insanın varlığa ve varolanlara dair kavrayışını temel alır. Burada vurgu, kendi bölünmezliği içerisinde insanadır(Anthropos). Belki ilk tanımı ya da açımlanışı itibariyle bize Husser’in Fenomenolojisini ya da kimi yönlerden Heidegger’i hatırlatsa da, vurgusunu ya da ağırlık noktasını değiştirmesi, bir başka bilime analojik yakınlıklar içermesi bakımından muhakkak yeni açılımlara gebe olacaktır. Bunu zaman içerisinde göreceğiz. Özgün olmaktan çekinmediği ve birikimlerini sadece aktarmak değil, üretmek için de kullanmaktan sakınmadığı için Betül Çotuksöken ve onun gibi nice felsefecimize de buradan teşekkürü borç bilirim.


Devamını okumak için tıklayınız...
felsefe dükkanı
Arka plan resmi :
Tasarım: Meme-Dini