resim yok
Caravaggio

Posts Tagged ‘delilik’

Mary and Max - Asperger Sendromu - Psikiyatrinin zorbalığı

Pazartesi, Aralık 14th, 2009

Önce mağaralar vardı, karanlık ılık ve nemli sığınaklar. Rahim kadar karanlık, nemli ve ılıktılar. Sonra Platon geldi ve mağaranın dışına davet etti bizi. Sonrasıysa malum. Göksel babalar, melekler, şehirler, kalabalıklar, gürültü, beton, çelik, mikrop, oğuzlar, uygurlar, peçenekler…

Ruhbilimciler ilkel korkularımıza ya da davranış bozukluklarımıza yaklaşırken, onların günümüz toplumundaki güvenli durumumuza pek de uymayan daha tekinsiz bir dönemdeki atalarımızdan ödünç alınmış oldukları ya da aksine içinde yaşadığımız şehir ve toplumların karmaşıklığına karşı naif tinlerimizin doğal tepkileri oldukları yönündeki perspektiflerle konuyu ele alma eğilimindedirler. Bu perspektife göre, ilkel atanın “savaş ya da kaç” taktiği yaşadığımız kültürün karmaşık iletişim ağları için fazla basit görünmektedir. İşte bu basitlik ve karmaşıklık arasındaki uyumlanma sorunu ya da diyalektik sahip olduğumuz ruhbilimsel gerilime yol açar. Bu durumda en başta modern toplum içinde yaşamayı ve doğru davranmayı öğrenmek gerekir. Diğer bir deyişle normal olmak gerekir. Zira modern toplumun ve kültürün varlığını teminat altına alan ya da meşruiyetini sağlayan şey normlardır, yasalardır, moral ilkelerdir.

Bu şehrin sakinleri olarak, pek azını tanıdığımız 15 milyona yakın insanla pek çok alanı ortak paylaşıyoruz. Başka bir söyleyişle 15 milyon yabancıyla omuz omuzayız. Onca kötücül olaya, suça vs.ye rağmen güvende olduğumuz illüzyonuyla kalabalık caddeleri ense kökümüzde yabancılarla arşınlıyoruz. Aklımızın bir köşesinde bu yabancılardan herhangi birinin bir anda dönüp yumruğunu o ense köküne indirebileceği fikri olsa muhtemelen adımlarımız şimdiki kadar kendinden emin olamazdı. İşte normlar ya da normallik derken kastettiğim şey, bu uç eylemlerden başlayıp, karşımızdakinin gözlerine uzun süre bakmamak, konuşurken küfretmemek, yerlere çöp atmamak gibi daha sakin alanlara dek uzanan bir yelpazede konumlanır. Peki tüm bunların konumuz ya da başlığımızla ilgisi nedir?

Asperger sendromu ya da isimlendirilmiş diğer psikiyatrik anomaliler, bir biçimde sahiplerinin bu normlara uyamadığını, onları anlamlandıramadığını ya da öğrenemediğini de ifade eder. Paragrafın başındaki linke tıklayıp asperger sendromunun semptomlarını okuyun. Bir kısmını kendinizde de bulacağınızdan eminim. Hatta bulduğunuz şeyler belki bazılarınızı endişeye de düşürebilecektir. Bu noktada ölçü, sözü geçen semptomların yaşam kalitenizi ne kadar düşürdüğü olacaktır muhtemelen. Sizi yaşayamaz hale getiriyorsa ya da davranışlarınızın birinci elden sorumluluğunu almanızı engelliyorsa, endişelerinizde haklı da olabilirsiniz. Aslına bakarsanız böyle değilse de çok rahatlamayın, zira bu tip sendromlarda ana etkiler farklı yaşlarda ya da farklı olayların tetiklemesiyle ya da travmalarla da ortaya çıkabiliyor. Burada farketmemiz gereken nokta, bunların sıradan ve “doğal” insan davranışlarının uç noktalara sürüklenmiş halleri oluşudur, daha radikal bir deyişle de toplumla iletişimimiz boyutunda oluşudur. En sivri psikotizm örneklerinde dahi, toplumu varsaymadan “deliliği”, ne davranışsal ne  içsel boyutta, tanılayamayız.

Bir de adlandırma sorunsalı var tabi. Eskilerin deyişiyle ” ad varlığın özünü taşır” - ki bu durumda varoluşun da kendisidir. Nevrozlarla ilgili iki şey söyleyebiliriz. Ya tamamen modern çağın ürünüdürler, ya da ismini öğrendiğimizden beri nevrotik olma hevesimiz de arttı. Bir bakıma her ikisi de doğrudur. Nevroz bir modernizm çilesidir, zira özellikle sanayi devriminden sonra şehirlerimiz “savaş ya da kaç” taktiğinin uygulanmasını yasaklayan savaş alanlarına döndü, doğrudur hevesimiz de arttı, zira adı konan tespit edilebilir hale gelir. Bir kısım dışavurumu bir isimle tanıladığınız anda o dışavurumlardan herhangi biri diğerlerini tetiklemeye başlar. Yeni isim ve işaret ettiği durum meşrulaşır. Bu açıdan nevroz insanların varlığını kabullenip kendilerinde aradıkları bir şey haline gelmiştir.

Yukarıda andıklarımızın bir de tedavi boyutu var, örneğin psikanaliz. Freud bu kavramla bir taraftan ciddi tepki alırken, diğer taraftan da büyük klinik başarılar kaydetmiştir. Bu başarıların ardında yatan temel neden, tekniğin mükemmelliğinden ziyade sürpriz saldırı etkisi olmuştur. Artık psikanalistin, psikoterapistin, psikiyatristin vs. divanındaki hasta bir taraftan danışma sürecine tabi olurken diğer taraftan da bunu kurgulamakta, üst-katmansal bir yaşantı olarak yeniden deneyimlemektedir. Çünkü artık süreç aşikardır. Danışan kendisine adını bildiği bir tanı, isim, etiket istemektedir. Bunu alınca da mutlu olmakta, durumu istatistikleşerek meşru hale gelmektedir. Yaşamanın zor olduğu bu toplumda yaşamamak için geçerli nedenleri vardır artık. Üstelik bunlar tüm tıp, bilim, hukuk, aile, kültür camiasının dahası tüm islam aleminin kabul edeceği nedenlerdir.

Psikiyatrist, normal bir yaşamın temsilcisi olarak aslında devasa bir iktidar imgesidir de. Bilgi iktidarin en büyük gücüdür ve danişman sözde buna sahiptir. Danışanın kişiliğinin sırlarına. Onu normale dönüştürecek sihire ve büyüye. Zaten o aslında ilk gençliğinden beri bunu istemektedir. Psikoloji ya da psikiyatri okumak istemiştir çünkü bu sihre sahip olarak o da içinde olduğu yaşamın kendisine dayattığı iletişimsel zorluklardan büyüyle sıyrılmak ister. Şimdi kendi meşru ve normatif konumundan, kendisiyle aynı acıdan kurtulmak isteyen danışanına sihrinden bir parmak sunmaktadır. Normal olanın temsilcisi olmak onun söylemlerini, bilgiçliğini ve yaklaşımlarını meşrulaştırır. (normalin temsilcisi ve bilgiçlik kavramları ilkelden ve disiplinin ilkeleri gereği reddedilebilir görünse de, bu yazının boyutunu aşacak bir tartışmayla meşrulaşacaktır)

“olduğum şeyden memnunum ve değişmek istemiyorum”

Max, “olduğum şeyden memnunum ve değişmek istemiyorum” diyor filmde. Mary and Max, pek çok yönden övgüye layık, üstelik oldukça da keyifli bir seyirlik. Hepinize tavsiye ederim, filme ulaşamayanlara yardımcı da olabilirim. Yukarıda yazdıklarımı da bu film vesilesiyle yeniden düşünme imkanı buldum. Bir kez daha,tanılanmış vakaların toplumla yaşadıkları, sözde hastalıklarından daha meşru gerilimlerinde nasıl davranılması gerektiğine dair fikirlerimi gözden geçirme imkanı buldum. Bir kez daha, ellerinde “doğru ve konforlu bir yaşamın sırrıyla” dolaştığını sananları lanetlemektense onlara acımak gerektiğini hatırladım. Bir kez daha onlardan biri olduğumu anımsadım. !0 dk.lık bir duyarlılık krizinden sonraysa, her ne idiysem o olmaya geri döndüm, zira ben de “olduğum-u sandığım- şeyden memnunum ve değişmek istemiyorum”.


Devamını okumak için tıklayınız...

dahi anlamındaki deli itinayla yazılır

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Tümümüzün içinde zihinsel kulaçlar attığı bilgi ve imge-kabaca metin- havuzuna üç tür erişimimiz olduğunu düşünüyorum. Bunlardan biri daha çok gündelik bilgiyi de içeren “yatay erişim”. Yatay erişimde zihin bizi çevreleyen bir fanus gibi düşünebileceğimiz metin bulutunun şimdiki zamanına hakimdir. Verili olanla yetinilir, sorgulamaya gerek yoktur, zira anlamlandırdığımız metin parçalarının çoğu, verili halleriyle de fazlasıyla işe yarardırlar. Ancak küçük bir sakınca olarak arada gelen çöpler dikkatimizi çeker, bunları çöp haline getiren şey, aslında şimdiki zamana yani yatay erişime dahil olmamalarıdır. Bunlar bir snraki aşamadan yani “dikey erişim” aşamasından sızanlardır. Ancak dikey erişimle edinilen bilginin temel dinamiği olan “bedeli ödenmişlik” ten muaf oldukları için çöp veri olmaktan öteye geçemezler. Boşinanlar ve içeriklendirilememiş her tür bilgi bu kapsamda ele alınabilir. Medya, yatay erişim çöplüğü yaratmanın temel kaynaklarındandır.

Gelelim metin bulutuna dikey erişim sürecine: Bu tür erişimin bildiğimiz en eski kaynağı söylenceler ve anlatılardır, birldiğimiz en emin kaynağıysa okumak. Dikey erişimin kapısını aralayanlar, tarihlilik içerisinde kültürden beslenirler. Ustalıklı şairler, ressamlar, yazarlar, bilim aadamları bunlardan çıkar.

Son aşamaysa “doğrudan erişimdir” kültürden değil, kültürün beslendiği kaynaktan, ilksel olandan doyasıya beslenmek. Köklere dokunmak. Hem verili olanı hem de biriktirilmişi çabasızca aşmak. Dünya tarihinin gördüğü tüm dehaların yaptığı budur. Dallı budaklı tüm yolları aşıp, tarihin kökündeki imge memesinden, kendi bilinçaltlarındaki süt bezesinden doya doya emmek. Biraz da bu yüzden gerçeklikten kopuktur deha. Gerçeklik örtülere aldanmayı gerektirir, dehaysa kaldırmayı, o tüm çıplaklığıyla kendi özüne dokunmaktır. Kimi zaman silik geçici bir delilik, kimi zaman başını duvarlara vurarak özkafatasını parçalatacak onulmaz ve süreğen bir hal. Dahiyle deli arasındaki ana ortaklık budur. İkisi de gözünü içindeki gerçekliğe çevirmiştir istemeden. Ancak deli bizi umursamazken dahi buna bizi de ortak eder.

Dahi delinin kaprisli olanıdır.


Devamını okumak için tıklayınız...

Yalnızlık - Deliliğin meşruiyeti

Salı, Şubat 17th, 2009

Deliliğin tarihinde Foucault bize, Avrupa’da deliliğe bakışın serüvenini oldukça çarpıcı bir biçimde sunar. Bu serüvenin son virajlarında deliliğin artık iktidar tarafından kapatılma yoluyla kontrol altında tutulmaya çalışıldığını görürüz. Delilik, kutsal bir halden bir hastalığa doğru anlamsal değişime uğrar. Şimdilerdeyse psikiyatri ve psikoloji, modern çağlarda hiçbirimizin nasiplenemediği bir normal idealinin gölgesinde normaldışı davranış ve düşünüşleri sağaltmanın yollarını üretiyor. Biraz daha yumuşatırsak, hayatımızı zorlaştıran nomal-dışılıklarla mücadelemizde bize eşlik ediyor. Yapmaya çalıştığımın bu iki bilimin amaçlarına yönelik bir genelleme olduğunun sanılmaması için hemen şunu da eklemeliyim, bir önceki cümlede yaptığım daha çok kökene dair bir tespit. Yoksa günümüzde, genel-geçer bir normal tanımına sahip olduğunu söylemesi için bir insanın gerçekten “deli” olması gerekir. Ancak yine de insan şunu düşünmeden edemiyor: Normal-dışı davranışlara dair tepitler sonuçta yine bir “normal” idealini kuşatmaz mı? Oldukça geniş, ve nispeten kişiye özel bu yeni kuşatılmışlığın, şayet varsa ortak noktalarını tespit, sanırım bizi bu konuda biraz olsun aydınlatacaktır.

Öncelikle bir noktanın altını çizelim. En geniş anlamıyla öz-kıyım eğilimi içerenler de dahil olmak üzere, tüm normal-dışılıkların hayatı zorlaştırdığı uzam, toplumsal uzamdır. Normal-dışılığın içerisindeki normal kelimesinin tanımı biraz gıdıklandığında bu genellemenin doğruluğu ortaya çıkar. Toplumun üzerinde uzlaştığı kurallar, davranışlar, algılar, biçimler bireyinkiyle bir şekilde çarpıştığında, genellikle bu durum birey aleyhine sonuçlanır. O artık bir suçlu, bir ucube ya da delidir. Her koşulda toplum-dışıdır. Sağaltıma ihtiyacı vardır. Aynı zamanda bireyselliğinde açılan normal-dışı gediği topluma genişletmemesi için bir şekilde dışarıda tutulması gerekir.Ötekileşmesi gerekir. O, artık tekinsizdir, kestirilebilir değildir ki bu, birarada yaşamak söz konusuysa büyük bir risktir. Bir diğer önemli tehlikesiyse, kestirilemezliğinin ortaya çıkardığı bir sonuç olarak, o artık bir yönetilemezdir.

Bir futbol takımı, bir şirket, bir ülke ya da dünya, bir topluluğun yönetilebilmesi için, kestirilebilir olması gerekir. Ne yapacakları daha da önemlisi ne yapmayacakları bilinmelidir. Sahaya çıkan takımda bir futbolcunun, bundan sonra oyunu elle oynamaya karar vermeyeceğinden emin olmalısınız. Kurallara uyması teminat altına alınmış olmalıdır. Değilse bu takımda yer alamaz. Aynı şekilde, sokaktaki adam da topluluğun birarada güven içinde yaşamasını sağlayan kurallara uymalıdır. Özellikle günümüzde, şehirlerde yaşam eskisine göre çok daha karmaşıktır. Hergün, dil dışında çok az ortaklığımız bulunan yabancılarla neredeyse omuz omuza işimize gidiyor, alışverişimizi yapıyoruz. Zaman zaman tedirgin olsak da, evden çıkabiliyor olmamızı sağlayan şey, üzerinde uzlaştığımız gizli bir toplumsal sözleşme ve yasalar.

Fransız yazar Tournier, Robinson Crusoe’nun bir “yeniden okuma”sını yaparken, Defoe’nun maceracı kahramanı kişiliğinde insana dair oldukça önemli tespitlerde bulunur. Elbette bununla aynı derecede önemli bir modernizm eleştirisi de çıkarılabilir romandan, ama konum gereği ben, insana dair bir okumayı yeğleyeceğim.

Adaya ilk düştüğünde Robinson ciddi bir travma geçirir. Burada kendisinden başka kimsenin olmadığını kabullendiğinde-böylelikle toplumsal yaşayışa dahil olmaktan çıkar- artık uyması gereken hiçbir kural ve dogma kalmamıştır. Bu, keyfi bir özgürlük değil, doğal bir sürükleniştir ve Robinson, aklını yitirdiğini düşündüğü aşamaya geldiğinde, çareyi kendine “kurallar” koymakta, dogmalar belirlemekte bulur. Yoksa insan-dışılaşacaktır. Böyle birşeyi yapması için ona birkaç motivasyon bulabiliriz. Bunlardan biri, birgün koptuğu toplumsal yaşayışa yeniden katılabilme şansıdır - diğer bir deyişle umudunu yitirme, buraya alışma korkusu-.

Başkaları olmadığında pek çok kural, dogma ve yasa anlamsızlaşmakta ya da varlık nedenlerini yitirmektedir. Çünkü bu kurallar hep başkaları ve onlarla ilişkilere dairdir. Bu ilişkileri ve onları kuran topluluğun tümünü tehlikesiz ve yönetilebilir hale getirmeyi amaçlar. Bu durum, paleolitik avcı-toplayıcı klanlarının dogmaları için de bizim yasa ve törelerimiz için olduğu kadar geçerlidir. Kural tanımazlık her iki türden toplulukta da büyük suçtur. Bireyi süratle toplum-dışına iter. Sürgün, kapatılma, yüz çevirme, idam, her ne şekilde olursa olsun, kişi toplum-dışılaştırılır. Peki bu başarılamazsa ne olur? İkinci dünya savaşı çıkar, yeni bir sanat akımı doğar, büyük bir fatih bir dünya imparatorluğu kurar. Norm-dışı birey bize bir şekilde kendi gerçekliğini ya da normlarını dayatmayı başarırsa, çok zaman geri dönülmez değişimler ve kırılmalar yaşanır. Normlar değişir, yeniden kurallaşır, töreleşir ve dogmalaşır. İsyan bayrağı en fazla varolan düzen yıkılana kadar dalgalanabilir. Sonra yeni düzenin tesisi gerekir. Bunun için de ilk elden bayraklar yakılır.

Dinamizm her zaman bir kestirilemezliği beraberinde getirir. Bu yüzden asıl istenen statikliktir. Bu en küçük topluluklar sayabileceğimiz ikili ilişkilerde özellikle geçerlidir. Burada da kişiler birbirlerine güven duymak ve emin olmak isterler. Bunun için de ilişkiyi en kısa zamanda dondurmak ve statikleştrmek icabeder. İktidar ve erke dair mücadele her yerdedir, bir romantik ilişkiden bir ulusun biraradalığına dek. Çılgın ve farklı hergelelere aşık olunur ancak ilk elden hergeleliklerinin önü kesilmeye bakılır.

Tüm bu yazılanlar içinde çok önemli bir trajediyi barındırıyor. Belki de bir ironi. Bu ironi mutlak yalnızlığımızda gizli, mutlak ya da varoluşsal yalnızlığımız. Aslında hiçbir deneyimimize bir başkasını gerçekten ortak edemeyişimiz, tüm bu birlikteliğin-algıda birliktelik gibi en temel konular da dahil- sadece uzlaşıma dayalı olması, diğer taraftan da bu uzlaşımın ya da temassız yan yanalığın zorunuluğu insanlığın trajedilerinden biri. Temeldeki bu yalnızlık, birarada yaşayışımıza dair tüm kuralları anlamsızlaştırıyor bir bakıma. Aslında birarada değiliz, bir aradaymış gibi davranıyoruz, aslında kurallara uymuyoruz, uyuyormuş gibi yapıyoruz.

Varoluşsal yalnızlığımızın bu denli ayyuka çıkışı bir bakıma şehir yaşamına geçişimizle başlar, modern üretim araçlarının hayatımıza girişiyle de iyiden hızlanır. Artık birliktelik,doğallıkla bilinen mutlak bir zarurete bağlı değildir. Ürettiğini tüketen toplumlarda biraradalık yaşamsal bir sorundur. Yalnızlık ölüm demektir. “Artık seni aramızda istemiyoruz, git!” cümlesi, idamdan daha ağır bir cezadır. Orada birey her eklemiyle yaşadığı topluluğa bağımlı ve her hücresiyle bunun bilincindedir. Birey olma vasfını edinemeyecek denli hem de… Günümüz üretim sistemlerindeyse, üretenin ürettiğine yabancılaşmasıyla birlikte bu süreç kesintiye uğramıştır. Bu yabancılaşma roller de dahil olmak üzere tüm toplumsal aygıtlara genişlemiştir. Artık tanımadığımız insanlarla paylaştığımız apartmanlarda yaşıyoruz, her gün tanımadığımız onlarca insanla kucak kucağa kilometrelerce ötedeki işlerimize gidiyoruz, yine tek ortaklığımız birlikte çalışmak olan bir toplulukla birarada çalışıyoruz. Sadece varoluşsal olarak değil, biçimsel olarak da yalnızız. Bu betonarme cangılın yabanıllığında kaçınılmaz olarak suç oranları artıyor. Normal-dışılık pek çok yeni biçimle karşımıza çıkıyor.

Bu konuda sistemin ve iktidarın rolüne kısaca değinirsek, bu küçük kaos,sistemin, özellikle de ekonomik olanın işlemesine destek oluyor. Zira artık erkinmeşruiyeti, toplumun kaçınılmaz biraradalığı ve üretim araçlarının yönetilmesi gerekliliğine bağlı değil. Daha doğrudan bir deyişle, erk artık dinsel motiflerle bezediği doğal bir meşruiyete sahip değil. Bu yüzden özellikle iletişim araçları yoluyla bu bireyliği destekleyerek, zamanımızı dahi nakde çevirerek besleniyor ve meşruiyetini sağlıyor. Bireylik ve buna bağlı umursamazlıkla birlikte, asosyal, apolitik, a…nesiller yetiştiriyor.

Şimdi artık normal-dışılık normlarının da belirlendiği, deliliğin meşrulaştığı bir süreçteyiz. Sistem kendi karşıtlarını da içselleştiriyor. Yönetemediğini metalaştırıp satışa çıkarıyor. Seri katilinden tutun, devrimcisine dek… Bu bağlamda artık her şey normal. Sokakta birinin çıplak gezinmesi, güpegündüz evinize hırsız girmesi, bir ara sokakta saldırıya uğramanız, birinin arabasıyla üzerinizde ralli yapması vs.vs. Doğrudur, bunlar hala yasal değil ama normal, bu ikisi arasında fark var.

Konuya şimdilik ara veriyorum, zira bir sonuca varmadan önce açıklığa kavuşması ve analiz edilmesi gereken birkaç kavram daha var, ancak onlar da bu metnin doğrudan konusu değil. Deliliğin serüveninin şimdiki virajı olan, onun metalaşmasını şimdilik rafa kaldırıp bir öneride bulunmak istiyorum size. Eğer şu ana dek hiç yapmadıysanız, en az 24 saat yalnız kalın, tüm günü ve geceyi tamamen yalnız geçirin. Bireviniz yoksa bir otele gidin. Tüm iletişim araçlarından ve herkesten uzakta kimseyle konuşmadan yalnız bir gün geçirin. Görüşmek üzere…

Del.icio.us :
Technorati :


Devamını okumak için tıklayınız...
felsefe dükkanı
Arka plan resmi :
Tasarım: Meme-Dini