resim yok
Caravaggio

Posts Tagged ‘deleuze’

Bedenin ihaneti

Salı, Kasım 30th, 2010

Yıllar önce, henüz dirseklerimi amfilerin yağlı tahta sıralarında çürütürken bir hocam anlatmıştı. Evi gibiymiş Edebiyat fakültesinin tarihi binası. Eril dev kütlesi ve sağlam duvarlarıyla baba gibi, dişil serin ve loş koridorlarıyla ana gibi, yılların eskitemediği cüssesiyle tatlı bir sığınak gibiymiş. Gecesini gündüzünü kendini adadığı sayfaların arasında huzurla geçirebildiği, güvendiği bir dostu gibiymiş. Sonra gün gelmiş, köpürmüş ayaklarının altındaki taşlar ve çakıllar, gürültüyle çatlamış duvarlar. Eski güvenilir dost, 99 depreminde destansı bir sığınak yerine korkutucu bir mezar gibi gelmeye başlamış ona güvenenlerin gözüne. Ev, sahibine ihanet etmiş.

Biz de yaşamışızdır bunun örneklerini. Artık bakmaya bile gerek duymadığımız, bakışımızın önünde çoktan diz çökmüş uzamların ihanetine uğramışızdır mutlaka. Belki yalnız kaldığımız karanlık bir gecede birkaç çıtırtı, belki varlığından hazzetmediğimiz bir kemirgen, belki hazin bir kaza vesilesiyle ihanet etmiştir evimiz bize de. Ona bakışımız değişir, eski ve klişe kartpostallar gibi, görmesek de zihnimizde o dakka hazırola geçen en kuytu köşeleri dahi tekinsiz hale gelir, tekrar tekrar bakmayı, yeniden tanımayı gerektirir. Ev, bir başkasıdır artık.

İnsanın teninin kıyısına ördüğü güven haresi bir yerinden çatlamaya görsün. Bir süre her an tetikteyizdir artık. Her şeyi el yordamıyla yeniden anlamlandırmak icabediyormuşçasına yoklarız ağzımıza götürmeden önce. Ancak güven olmazsa insan yaşayamaz. Bu kahredici gerekliliğin mucizevi sonucu olarak da, insan alışır. Geriye çarpıtılmış korkular, yamultulmuş bakışlar ve şaşırılmış hedefler kalır.

Ev, varoluş sahnesinin en önemli konaklarından biridir. Heidegger’in de gösterdiği üzere ev ve olmak arasındaki kavramsal bağ, dilde ve düşüncede çok eskilere dayanır. Ev uzamda bedenin sığınağı/hapishanesi/koruganıdır, bedense ruhun. Ev bedenin, beden ruhun evidir. Ev gibi bedenimiz de bize ihanet edebilir, hem de en beklenmedik anda. Kanser bedenin en büyük ihanetidir.

Burada Spinoza‘dan söz açmak istiyorum biraz. Daha doğrusu, Deleuze’nin dilinden konuşan Spinoza’yla iki söz atıştırmak… “Kötü karşılaşmalar” der Spinoza, “eyleme kudretimizi azaltır, iyileriyse artırır”. Spinoza’nın kötü karşılaşmalar’dan kastettiği, bedenimizin/ruhumuzun ya da onun alt birimlerinden birinin, kendi bağıntılarıyla ters işleyen bağıntılara sahip, onun bağıntılarını bozan bir “şey”le karışmasıdır(Uzaktan etkiyi kabul etmez Spinoza, iki şey birbirine etki edebilmek için illa karışacak).  Örneğin, arsenik, bedenimin bağıntılarını bozan bir bağıntıya sahiptir ve onunla karşılaşmam eyleme kudretimi “sıfır” düzeyine düşürür. Daha sosyal bir örnekse, sevmediğim ya da korktuğum bir adam olan Mustafa Bey’le karşılaşmam olabilir. Onun bedeninin/ruhunun bağıntısı benimkini eyleme kudretimi düşürecek biçimde etkiler. Tabi tüm bunlar “duygulanım ideaları” dünyasında sıkışıp kalmış, güncel kavramlarla ifade edersek, etki/tepki prensibiyle işleyen reaktif ruhlar için söz konusudur. Onlar için, iyi ya da kötü her karşılaşmanın(kaışmanın - duygulanımın) eyleme kudretlerini artırıcı ya da azaltıcı bir etkisi vardır. Bu iki durumu “sevinç ve üzüntü” olarak kavramlaştırır Spinoza. Sevinç eyleme kudretimizi artırır, üzüntüyse azaltır.

Spinoza’nın etik anlayışı ölüm felsefesi/meditasyonu karşısına yaşam felsefesini koyar. Onun için aslolan ölüm üzerine değil yaşam üzerine düşünmektir. Aslında örtük ve açık olarak çeşitli pasajlarında bize bir yaşama formülü sunmaktadır. Eyleme kudretimizi artıracak şeyler üzerine odaklanmak. Böylece bir sonraki aşamada, eyleme kudretimizin artış ve azalışını duygulanımların değil, mefhumların yöneteceği aşamada güçlü olabilelim.

Mefhumlar, bir anlamda farklı şeyler arasındaki ortak bağıntılar olarak yorumlanabilir. Bu farklı şeylerin sayısı en az ikiden sonsuza dek gider. Spinoza bu noktada bize formüller vermeye girişmez, zira bağıntılar tamamen bireyseldir, bu açıdan bu mefhumlar da tamamen bireysel olarak tespit edilecektir.

Merhumu daha fazla rahatsız etmeyip, metnini sizin dikkatli okumalarınıza emanet ettikten sonra konuma dönmek istiyorum.

Canlılığa dair tüm öykülerde olduğu gibi, insanınkinde de büyük bir yaşam atılımı ve ciddi bir mücadele hayranlık yaratır. Bilmemkaç milyarda bir olasılıkla birbirine uyabilecek iki yarım-yamalak hücre birleşip tek bir hücre haline gelir. Sonra inanılmaz bir hızla çoğalmaya başlar. Çoğaldıkça çeşitli görevler üstlenip buna göre özelleşecek kadar da iyi kurgulanmıştır eldeki genetik malzeme. Yavaş yavaş, uzmanlaşmış dokular, organlar ve sistemlere dönüşür bu tek hücre. İki haylazın oyunundan koca bir insan çıkar ortaya. Saat gibi işleyen, yıllarca sahibine hizmet eden, bazen dünyayı değiştiriveren bir beden çıkar ortaya.

Zaman içerisinde, bedenimizin arka bahçesinde bu haylazlıklar sürer. Kimi zaman dış etkilerle, kimi zaman kendiliğinden. Genelde başarısız olur, ancak bazen de yeni bir yaşam atılımına dönüşür. Parçası olduğu beden için “ölüm” demek olan bir yaşam atılımı… Kanser. Haylaz hücreler, bu kez parçası oldukları sistemin bağıntılarını bozan bağıntılara sahip kümeler oluştururlar. Kendi sonlarına da yol açacak olan atılımın kıvılcımlarını çakarlar.

Bu noktada tıp devreye giriyor. Eyleme kudretimizi temelli düşürecek bu kötü karışımı bertaraf etmek için kendi karışımlarını ve yöntemlerini kullanıyor. Neden yıkıcı bir süreçtir kemoterapi? Çünkü aslında komşularıyla işleyiş açısından çok da farklı olmayan bir parçamızı öldürmek istemektedir. Kanserimizi zehirlerken bizi de biraz zehirlemektedir.

Kanserle mücadelede hep dile getirilen bir şeydir. Moralleri yüksek tutmak. Spinoza’yı anımsayalım biz de burada: Sevinç ve Üzüntü, Eyleme kudretimizin artışı ve azalışı. Duygulanış ideaları ve mefhumlar. Arka bahçemizdeki haylazlarla aşık atmak istiyoruz, unutmayalım, onların gençlikleri var. Gerçek bu, tümörü oluşturan hücreler çevrelerindeki yaşlı ve yorgun sistemlere göre daha diri ve gençtir, embriyonun yaşam atılımı ve hayata bağlanışı ve enerjisine sahiptirler, üstelik kural tanımamalarının avantajıyla hiçbir sorumluluk hissi ya da tasa gütmeksizin büyümekte çevrelerindeki kurulu düzeni çökertmektedirler. Belki burada arka bahçemizdeki haylazlar metaforunu bırakıp, dillere destan medeniyetiyle yıkılmaz Roma karşısındaki barbarlara benzetebiliriz onları.

Kanserle mücadelemizde iki şey çok önemli. Biri kendimizi, diğeri kanseri tanımak. Aslında bu açıdan kanser bir fırsat bile olabilir, zira gerçekten kendimizi tanıyabilmek konusunda bazen bir ömürle yetinmek mümkün olmuyor. Bazen bu tip hızlandırılmış kurslar gerekebiliyor. Kendini tanımak adına gerekli içgörüye sahip olabilmek, günümüz koşullarında ne yazık ki bizden beklenen ya da üzerine yatırım yapılan ilk yetenek değil.

Tüm bunlara başlayabilmenin yolu da Spinoza’nın formülünden geçiyor. Tarihinde yapılanın aksine ölüm üzerine değil yaşam üzerine bir meditasyon olarak felsefeden. Önce sevinçle eyleme kudretimizi artırıp, böylelikle üzüntülerimiz konusunda sadece duygulanım idealarına saplanıp kalmamaktan, onları yönetip dönüştürebilmekten geçiyor. Aksi takdirde, tıbbın formülleri kanserimizle birlikte bizi de zehirlerken arta kalan son damla eyleme kudretimizi de üzüntülerimizin denizinde boğulurken izliyor oluruz. Zaten yaşamayan birinin yaşama döndürülmesi tıbbın da mucizenin de kudretini aşar.

babam ve diğerlerine…


Devamını okumak için tıklayınız...

Antropontoloji ve Felsefe’de kavram

Cumartesi, Nisan 11th, 2009

Bundan önceki yazımda kısaca değindiğim ve olası farklı açılımlarını incelemeyi vaadettiğim antropontoloji kavramı üzerine yorumlarıma bu denemede de devam edeceğim.

Ancak öncelikle değinmek istediğim bir başka konu var. Felsefede kavram üretmek.

Deleuze ve Guattari‘nin birlikte kaleme aldıkları “felsefe nedir” adlı metinde, yeni kavramlar üretmek ve bunları birbirleriyle ilişkilendirmek, felsefenin ne’liği sorunsalını açımlarken asli konu olarak ele alınır. Yine aynı metinde kavram üretmek  “sanat” kavramı çerçevesinde değerlendirilir. Bu açıdan felsefe bir nevi “kavram üretme” sanatıdır.

Bu görüşe koşut bir felsefe tarihi okuması da karşımıza filozof-kavram çiftleri çıkaracaktır. Örneğin; Descartes - Cogito, Platon - Idea vs…

Filozofun ürettiği kavram kimi zaman gündelik hayattan devşirilirken, kimi zamansa tamamen yeniden yaratılır. İlkine örnek olarak, Aristoteles’in kullandığı “arkhe” kavramını, ikincisi içinse Derrida’nın “différance” kavramını örnekleyebiliriz. Arkhe aslen halk arasında gemi omurgası anlamına gelirken, Aristoteles tarafından, öncüllerinin fikirlerini açıklamak amacıyla, şeylerin ilk ilkesi (eşzamanlı ve artzamanlı olarak) anlamında kullanılmıştır. Différance kavramıysa difference üzerinden üretilmiş tamamen yeni bir kavramdır.

Kavram üretmek ve onu temellendirip tanımlamak, üretilen kavramın anlam uzayını tüketmez. Zira burada komşuluklar dediğimiz bir başka süreç devreye girer. Bir başka alandan devşirilen ya da doğrudan türetilen kavramın, devşirildiği alandaki ya da türetildiği kavramdaki anlam uzamıdır komşuluklardan kastedilen. Kavram yeniden üretilirken yeni bir bağlam ve yeni komşuluklar kazansa da eskilerini yitirmez. Etimolojisiyle anlamsal bağını koparmaz. Belki aslen yapılan sadece anlam uzayını genişletmektir. Temelini eski komşulukların oluşturduğu yeni bir bağlam.

Asıl konumuzun bağlamını oturturken değinmek istediğim bir diğer şey de, kavram üretmenin gerekliliği.  Aslında Deleuze ve Guattari’nin tanımını baz aldığımızda bu gereklilik felsefenin tanımı gereği, gerek ve yeter sebep haline gelir. Kavram ürtmek felsefece düşünmek için gerekli ve yeterlidir. Tabi küçük görünen büyük bir farkla; Kavram üretmek ve kavram uydurmak arasındaki fark.

Yeni bir kavram üretmek-türetmek ya da devşirmek, öncelikle yeni bir perspektif kazandırıp yeni bir paradigma yaratmak iddiasını örtük olarak içinde taşır. Yeni kavram, yeni komşuluklarıyla zihinsel süreçlerimizi daha bakir bir alana taşımaya adaydır. Küçük bir vurgu değişimi bile büyük farklar yaratabilecktir. Örneğin, Descartes’tan önce Augustinus, İbn’i Sina, ya da sofistler başta olmak üzere pek çok filozof, öznenin belirleyiciliği üzerine düşünceler üretmiş, ancak bunu bir gelenek haline getiren ve felsefenin konusunu, temel ilgisini kaydıran Descartes olmuştur. Bunun ürettiği kavramların sağladığı yeni açılımlarla gerçekleştiğini yadsımak mümkün değildir.

Kendimizden daha üst bir varlık alanından hakikatleri temaşa ettiğimiz varsayımına dayanmadıkça, tüm düşüncelerimizin bir biçimde zihnimizce türetildiğini ve dilin imkanı çerçevesinde biçimlendiğini kabul etmek durumundayız. Burada, bellek, çağrışım, algı ve bağlam gibi mekanizmalar ana süreçleri inşa eder. Konuyu çok dağıtmadan, bunları şimdilik kabul ettiğimizi varsayarsak, düşünce süreçlerimizin az ya da çok mekanik unsurlar içerdiğini farketmek-farzetmek zor olmaz. Bu bağlamda yeni kavramlar, bu mekanize süreçleri de bağlamsal yönlendirmelere tabi tutarak, yeni ve özgün düşünceler yaratacaklardır.

Yukarıda değindiklerimizden hareketle, özellikle Türkiye’de bir felsefe geleneğinin oturabilmesi ve bize özgü düşüncelerin felsefe tarihinde yer bulabilmesi için bizim felsefecilerimizin ürettikleri kavramlar ve bunlarla düşünmek çok önemlidir.

Bundan önceki yazımda, Antropontoloji kavramının, komşulukları ve tanımı itibariyle tanıdık olduğu ancak kavramın yeni olduğundan bahsetmiştim. İnsan-varlık bilgisi ya da Antropontoloji kavramı, insanın kavrayışını, diğer bir deyişle, insanın varlığa ve varolanlara dair kavrayışını temel alır. Burada vurgu, kendi bölünmezliği içerisinde insanadır(Anthropos). Belki ilk tanımı ya da açımlanışı itibariyle bize Husser’in Fenomenolojisini ya da kimi yönlerden Heidegger’i hatırlatsa da, vurgusunu ya da ağırlık noktasını değiştirmesi, bir başka bilime analojik yakınlıklar içermesi bakımından muhakkak yeni açılımlara gebe olacaktır. Bunu zaman içerisinde göreceğiz. Özgün olmaktan çekinmediği ve birikimlerini sadece aktarmak değil, üretmek için de kullanmaktan sakınmadığı için Betül Çotuksöken ve onun gibi nice felsefecimize de buradan teşekkürü borç bilirim.


Devamını okumak için tıklayınız...
felsefe dükkanı
Arka plan resmi :
Tasarım: Meme-Dini