resim yok
Caravaggio

Posts Tagged ‘antropontoloji’

Antropontoloji ve Felsefe’de kavram

Cumartesi, Nisan 11th, 2009

Bundan önceki yazımda kısaca değindiğim ve olası farklı açılımlarını incelemeyi vaadettiğim antropontoloji kavramı üzerine yorumlarıma bu denemede de devam edeceğim.

Ancak öncelikle değinmek istediğim bir başka konu var. Felsefede kavram üretmek.

Deleuze ve Guattari‘nin birlikte kaleme aldıkları “felsefe nedir” adlı metinde, yeni kavramlar üretmek ve bunları birbirleriyle ilişkilendirmek, felsefenin ne’liği sorunsalını açımlarken asli konu olarak ele alınır. Yine aynı metinde kavram üretmek  “sanat” kavramı çerçevesinde değerlendirilir. Bu açıdan felsefe bir nevi “kavram üretme” sanatıdır.

Bu görüşe koşut bir felsefe tarihi okuması da karşımıza filozof-kavram çiftleri çıkaracaktır. Örneğin; Descartes - Cogito, Platon - Idea vs…

Filozofun ürettiği kavram kimi zaman gündelik hayattan devşirilirken, kimi zamansa tamamen yeniden yaratılır. İlkine örnek olarak, Aristoteles’in kullandığı “arkhe” kavramını, ikincisi içinse Derrida’nın “différance” kavramını örnekleyebiliriz. Arkhe aslen halk arasında gemi omurgası anlamına gelirken, Aristoteles tarafından, öncüllerinin fikirlerini açıklamak amacıyla, şeylerin ilk ilkesi (eşzamanlı ve artzamanlı olarak) anlamında kullanılmıştır. Différance kavramıysa difference üzerinden üretilmiş tamamen yeni bir kavramdır.

Kavram üretmek ve onu temellendirip tanımlamak, üretilen kavramın anlam uzayını tüketmez. Zira burada komşuluklar dediğimiz bir başka süreç devreye girer. Bir başka alandan devşirilen ya da doğrudan türetilen kavramın, devşirildiği alandaki ya da türetildiği kavramdaki anlam uzamıdır komşuluklardan kastedilen. Kavram yeniden üretilirken yeni bir bağlam ve yeni komşuluklar kazansa da eskilerini yitirmez. Etimolojisiyle anlamsal bağını koparmaz. Belki aslen yapılan sadece anlam uzayını genişletmektir. Temelini eski komşulukların oluşturduğu yeni bir bağlam.

Asıl konumuzun bağlamını oturturken değinmek istediğim bir diğer şey de, kavram üretmenin gerekliliği.  Aslında Deleuze ve Guattari’nin tanımını baz aldığımızda bu gereklilik felsefenin tanımı gereği, gerek ve yeter sebep haline gelir. Kavram ürtmek felsefece düşünmek için gerekli ve yeterlidir. Tabi küçük görünen büyük bir farkla; Kavram üretmek ve kavram uydurmak arasındaki fark.

Yeni bir kavram üretmek-türetmek ya da devşirmek, öncelikle yeni bir perspektif kazandırıp yeni bir paradigma yaratmak iddiasını örtük olarak içinde taşır. Yeni kavram, yeni komşuluklarıyla zihinsel süreçlerimizi daha bakir bir alana taşımaya adaydır. Küçük bir vurgu değişimi bile büyük farklar yaratabilecktir. Örneğin, Descartes’tan önce Augustinus, İbn’i Sina, ya da sofistler başta olmak üzere pek çok filozof, öznenin belirleyiciliği üzerine düşünceler üretmiş, ancak bunu bir gelenek haline getiren ve felsefenin konusunu, temel ilgisini kaydıran Descartes olmuştur. Bunun ürettiği kavramların sağladığı yeni açılımlarla gerçekleştiğini yadsımak mümkün değildir.

Kendimizden daha üst bir varlık alanından hakikatleri temaşa ettiğimiz varsayımına dayanmadıkça, tüm düşüncelerimizin bir biçimde zihnimizce türetildiğini ve dilin imkanı çerçevesinde biçimlendiğini kabul etmek durumundayız. Burada, bellek, çağrışım, algı ve bağlam gibi mekanizmalar ana süreçleri inşa eder. Konuyu çok dağıtmadan, bunları şimdilik kabul ettiğimizi varsayarsak, düşünce süreçlerimizin az ya da çok mekanik unsurlar içerdiğini farketmek-farzetmek zor olmaz. Bu bağlamda yeni kavramlar, bu mekanize süreçleri de bağlamsal yönlendirmelere tabi tutarak, yeni ve özgün düşünceler yaratacaklardır.

Yukarıda değindiklerimizden hareketle, özellikle Türkiye’de bir felsefe geleneğinin oturabilmesi ve bize özgü düşüncelerin felsefe tarihinde yer bulabilmesi için bizim felsefecilerimizin ürettikleri kavramlar ve bunlarla düşünmek çok önemlidir.

Bundan önceki yazımda, Antropontoloji kavramının, komşulukları ve tanımı itibariyle tanıdık olduğu ancak kavramın yeni olduğundan bahsetmiştim. İnsan-varlık bilgisi ya da Antropontoloji kavramı, insanın kavrayışını, diğer bir deyişle, insanın varlığa ve varolanlara dair kavrayışını temel alır. Burada vurgu, kendi bölünmezliği içerisinde insanadır(Anthropos). Belki ilk tanımı ya da açımlanışı itibariyle bize Husser’in Fenomenolojisini ya da kimi yönlerden Heidegger’i hatırlatsa da, vurgusunu ya da ağırlık noktasını değiştirmesi, bir başka bilime analojik yakınlıklar içermesi bakımından muhakkak yeni açılımlara gebe olacaktır. Bunu zaman içerisinde göreceğiz. Özgün olmaktan çekinmediği ve birikimlerini sadece aktarmak değil, üretmek için de kullanmaktan sakınmadığı için Betül Çotuksöken ve onun gibi nice felsefecimize de buradan teşekkürü borç bilirim.


Devamını okumak için tıklayınız...

Antropontoloji

Pazar, Nisan 5th, 2009

Uzun zamandır felsefe adına bir şey yapmadığımı farkedip geçtiğimiz hafta sonu bunu kırmaya karar verdim. Verdiğim bu karar, doğru mecrasını Maltepe üniversitesinin düzenlediği felsefe konuşmaları adlı etkinliğin 9.’sunda bularak, beni cumartesi sabahı Maltepe Üniversitesi Dragos kampüsüne sürükledi. Etkinliğin ana konusu bu yıl “ontoloji” olarak belirlenmiş. Konunun 9 haftalık bir süreçte Maltepe Üniversitesi’nin akademik kadrosunda da görevli değerli alademisyenlerce yapılacak sunumlarla inceleneceği hoş bir etkinlik söz konusu.

İlk Haftanın konuşmacısı, pek çok çalışmasından da yakınen tanıdığımız Profesör Betül Çotuksöken‘di. Her zamanki etkileyici ve pedogojik üslubuyla, varlık felsefesinde yeni bir açılım sağlayacağını düşündüğü “antropontoloji” kavramını da içeren bir sunum gerçekleştirdi.

Antropontoloji kavramı Çotuksöken’in kendi deyişiyle “Antropoloji ve Ontoloji kavramlarının bir kelime oyunuyla birleştirilmesi” sonucu yaratılmış. Kavramın arka planı ve komşulukları, pek çok tanıdık öğe içeriyor ancak kavram yeni, hatta sunumun ertesinde google’da yaptığım aramada, her şeyi bilen yeniçağ bilgesinin bile cahili olduğu bir kavramla karşı karşıya olduğumu anladım. (şimdi arama yapanlar Çotuksöken’in konuyla ilgili bir metniyle karşılaşabilir)

Çotuksöken işe varolanların varlık düzlemlerini ayrımlandırarak başlıyor. “dilde varolan”, “düşüncede varolan”, ve “dış dünyada varolan” olarak üçlü bir ayrım çıkıyor ortaya. Burada hemen dikkati çeken, bu ayrımlandırmanın iki ayağının insanı ya da özneyi varsayması. Zira dil ve düşünce özne olmadan üzerine çok da fazla konuşamayacağımız iki kavram.

Nicolai Hartmann ve Takiyyeddin Mengüşoğlu isimleri de sunumda sıkça geçiyor. Ben burada Heidegger’i de anmadan geçemeyeceğim. Zira Çotuksöken’in bu kavramı kurarken geçirdiği süreçte, en azından sunum açısından önemli bir yer tutan “felsefi söylem” adlı çalışmasında ortaya attığı varolanın varlığının dil-dışı belirsizliği durumu bize Heiddeger’den de hayli tanıdık geliyor. Biraz daha edebi bir üslupla ve Heidegger’in deyişiyle varolanın öksüzlüğü diyeceğimiz bu durum, özneye ya da insana bağlı bir ontolojiyi meşrulaştıran ana argümanlardan.

Şöyleşi de gelen sorulardan biri de, antropontoloji kavramının bir özne-merkezciliğe ya da solipsizme yol açıp açmayacağı konusuydu. Çotuksöken bu soruyu Kant’ı alıntılayarak yanıtladı. Bildiğimiz gibi Kant’da varolanın varlığıyla ilgilenmez. Numen kavramının kanatları altında onun insan-dışı varlığını stabilize eder, ancak insan tarafından bilinemez kılar. İnsanın ilgi alanına giren burada fnomenlerdir. Varolanın varlığının bilgisi insanda fenomenler üzerinden tezahür eder. İnsan sadece uzam ve zaman gibi kategorilerle yoğurulmuş fenomenleri bilebilir. Ötesi transandentaldir. Aslında bu noktada bir şeye aklım takılıyor. Tırnak içinde tu kaka diye itelenen solipsizmden kaçınmak için yapılan bu dilsel manevra aslında çok da bir şey söylemiyor. Evet, varolanın varlığı doğrudan özneye bağlanmıyor, ancak özne dışında bu varlığın bilgisine ulaşacak bir yol da tanımlanmıyor. O halde varolanın kendi özne-dışı varlığı umursanmazken ya da konu-dışı bırakılırken aslında yok sayılabilecek bir hale de geliyor. En azından bu konu asli önemini yitiriyor.

Gelelim Antropontolojiye. Bu kavram kendi ifadesinin de bize muştuladığı gibi, antropolojik bir ontoloji yöntemi ortaya koyuyor. Hartmann’ın dile getirdiği, “insanın bölünemezliği” ilkesinden hareketle insanı bir bütün olarak ele alıp varlığın ondaki bilgisini ilgi alanına sokuyor. Bu yönüyle asıl ilgi alanı dildeki ve düşüncedeki varolanlar gibi duruyor. Zira dil/düşünce/özne-dışı varolan Kant’ın Numen’i gibi insan bilgisinin ötesinde kalıyor. Bu konuyu ileride daha detaylı irdelemek üzere şimdilik kenara bırakalım ve söyleşide üzerine uzunca tartışılan konulardan biri olan sanal varolanlar’a kısaca değinelim.

Çotuksöken yeni bir varoluş biçimi olarak sanal varolanlar’ı ortaya koyuyor. Özellikle uzam ve zaman farklılığıyla diğer varoluş tarzlarından ayırdedebildiğimiz bu varolanlar, içinde yaşadığımız dönemde ve sonrasında sıklıkça tartışılacak yeni bir varlık alanını oluşturuyorlar. Bu konuda pekçok çağdaş düşünürün yanısıra özellikle Baudrillard’ın çalışmaları dikkatle incelmeye değer. Ancak günden güne bilim-kurgu olmaktan çıkıp hayatımızın daha çok içine giren bu entiteler her geçen gün daha yoğun bir ilgiyi özellikle de akademik bir ilgiyi hakeder hale geliyorlar.

Önümüzdeki haftasonu söyleşiyi izlemeye gideceğim yeniden. Bu kez Sevgi İyi’nin öz’le ilgili bir sunumu var. Bu konuyu da yeniden irdeleyecek olmakla birlikte sizleri önümüzdeki haftadan da habersiz bırakmayacağım. Muhakkak ilginç şeyler çıkacaktır. Bu tip etkinliklerin, akademi içi ve dışı felsefecilerin kucaklaştığı ortamların daha sıklaşması dileklerimi de buradan kamuya iletmek isterim.


Devamını okumak için tıklayınız...
felsefe dükkanı
Arka plan resmi :
Tasarım: Meme-Dini