resim yok
Caravaggio

Posts Tagged ‘anlam mühendisliği’

Anlamın sonsuz yolculuğu - Bengi dönüş

Salı, Şubat 17th, 2009

Klasik felsefenin özne nesne ayrımından yola çıkarsak, özneyle nesne arasındaki ilişki sonucu bilgi ve anlam ortaya çıkar. Özne anlamlandırandır. Gerçekliğe muhatap olan ve ona anlam verendir. Ben de burada anlam üzerine biraz konuşmak istiyorum. Anlam nedir ve nerede ortaya çıkar? Konuştuğumuzda, düşündüğümüzde ve okuduğumuzda; yani kavramları taşıyan yargılarda ve onların evi olan dilde… Herhangi bir kavramın anlamı dil içerisinde ifade edilebilir değildir. Bir kelimenin anlamını veremeyiz, onu ancak örneklendirebiliriz. Tıpkı sözlüklerin yaptığı gibi…Bu örneklendirmeler tüketilebilir değildir. Birbirleriyle bağlantılı bu kavramlar bir ağ oluşturur. Dil de, göstergeler ve onlar arasındaki ilişkilerden oluşan değişken bir ana ağ durumundadır. Bu ağın aynı zamanda, nöronlar arasındaki sinaptik bağlantılara izdüşümünü de hesaba katarak fiziksel olduğunu iddia edeceğim. Ve anlamın fiziksel bir ağın yan ürünü olduğunu öne süreceğim. Göstergelerden oluşan dev bir network. Bu durumda gösterilen ya da işaret edilen nedir? Anlam orada mı ortaya çıkar?

Anlam bir yanılsamadır. Düşünürken yeni dilsel formlar üretiriz. Bunların tek bir kavrama karşılık gelenlerinin tüketilmeleri mümkün değildir. Anlamlandırma süreci bu türetme işidir. Dilsel formlar birbirlerini refere eder, birbirlerine karşılık gelirler. Aralarında oluşturdukları kurgu ve kombinasyonlarsa belirli tepki ve eylemler üretir ve gramatolojik öznemiz yeni bir yanılsamayla araya girerek sözde bilinçlilik haline yol açar. Burada gösterge de gösterilen de zihnimizdedir. Dış dünyaya herhangi bir referans söz konusu değildir. Dış dünyaya ontolojik olarak en yakın “gösterilen”, nihai referant olan imgedir. İmge olgu veya nesnenin resmi ya da duyu verisi olmanın ötesinde bir içeriğe sahiptir. En basit örneklemesiyle ona, duygusal bağlantılarla kategorilenmiş ya da biçimlenmiş duyu verisi diyebiliriz. İmge tepki üretir. İnsan dışı canlılarda sinaptik karmaşıklığa bağlı olarak imge kendisini refere eder ve doğrudan tepki doğurur. Ancak sistemin karmaşıklığı arttıkça gösterenle gösterilen arasındaki mesafe de artar. Bu artışla dilde ve düşüncede biçimsellik başlarken algıda da kavramsallaştırma ve içeriklendirme artar. Yani biçimsel olan kavramsallaşırken, içeriği olan da biçimselleşir. Bu bir nevi olguların erimesi ve sistemin her şeyi evetlemesine yol açar. Dilde karşıtlıklar zamanla yok olur. Bir kavramın referans dizgesi içerisindeki herhangi bir alt ağ neredeyse tüm yapıyı ve sistemi içerir hale gelir. Dil kendi yapısını sökmekte ve nötrleşmektedir. Dil olası tüm evren tasavvurlarını olumlar. Dilin imkanları, dilsel edimin yani düşünmenin imkanlarından daha geniştir. Bunu tasavvur edilebilirliği olmayan önermelerde daha iyi görebiliriz.

Kültür, mit ve dil sonuncunun gölgesinde ve neredeyse tamamen ona indirgenerek fiziksel olarak içselleştirilirler. Mitteki dildışı formlar onu türe aşkın kılar. Bunlar hem türün hem de bireyin dildışı döneminden belki de evrimin önceki aşamalarından kalma imgeler ve sinir sistemi güdüklükleridir. Mit içindeki dilsel formlarsa onun bireye aşkınlığını sağlar. Çünkü dil bireye aşkındır. Günümüzde mitin etkisini yitirmesinin temel sebebi bu dildışı formların esritici güçlerini keşfedilip dilselleştirilerek yitirmiş olmalarıdır. Dildışı formlar göstergeyle gösterilen arasındaki dolayımsız bağlantıyı sağlarlar. Tıpkı sistem karmaşıklığın azaldığı diğer canlı türlerindeki gibi. Bahsettiğimiz dilselleştirme rasyonelleşmeyle ortaya çıkmıştır. Bir anlamda mitostan logosa geçişle. Belki de dildışı kökenli mitlerin yerini dil kökenli dinlere bırakmasıyla.

Konumuzu çok fazla dağıtmadan matematikte anlam sorunuyla ilgili de biraz konuşalım. Matematiksel yargılarda (örn: Her a, b £ R için a-b) simgeler belirli bağlamlarda kullanılır. A ve b, R’nin elemanı olduklarında yukarıdaki yargı geçerlidir. R’ de belli bir grup axiomu gerçeklemesi gereken sayı kümesidir. Burada anlamın ortaya çıkabilmesi için sistemin bu noktaya kadar bir bütün halinde ele alınması gerekir. “2 küçüktür 3 dediğimizde ise peano axiomlarından yola çıkarak yargının doğruluğunu gösterebiliriz ancak artık anlamın ortaya çıkış şekli değişmiştir. Burada anlam “ben bir insanım” yargısında nasıl ortaya çıkıyorsa öyle ortaya çıkmaktadır. O halde ortada iki farklı anlam üretme şekli varmış gibi duruyor. Hayır sadece birinde o an taranan bir ağ diğerindeyse her an taranan bir ağ söz konusudur. Doğal sayılar gündelik dil içerisinde kullandığımız, ve zihinsel ağlarımızda bir yere oturtabildiğimiz nesnelerdir. Matematikçe konuşuyor olsaydık olay tam tersi olacaktı. Peki matematiğin birbirlerini referans alan yargıları axiomlara geldiğinde ne yapar. Ne de olsa axiomların sistem içerisinde bir açılımı yoktur. O durulan yer, ya da arkhimedes noktasıdır. Axiomda anlamı kendiliğinden içermez. Burada sorun birbirini refere etmekten kaynaklanan sonsuz döngü sorunudur. Tıpkı dildeki gibi… axiom kendini dile irca eder, sistem dışına çıkar ve dilde anlamın oluşumuyla ilgili tartıştığımız kurallara tabi olur. Dikkat edin, anlamın ortaya çıktığı belirli bir yer ya da zamandan söz etmiyorum, olguların ya da kavramların anlamını bilemeyiz ve ifade edemeyiz. Sadece bir emin olma duygusu içerisindeyiz. Ağ içinde bir yere koyabiliyor ve eylem kararı(?) verebiliyorsak anlamışız demektir. Bir dil olarak bu gün kullandığımız matematik mantıktan türetilebilmektedir. Mantıksa dilin biçimsel formlarını ifade eder. Yani diğer deyişle dilsel yargıların içeriksizleştirilmiş halidir. Anlam üzerine tartışmamızda dilin içerik yönünün birbirini refere etme üzerinden kurgulanmış olduğunu göstermiştik. Temel gösterilenle dolayımın artması ve ağların karmaşıklaşmasıyla asli gösterilenden iyice uzaklaşan bu gösterge sistemi Mallerme’nin de ifade ettiği gibi zaten iyice biçimselleşmiştir. Bu anlamda mantık kendine referans sınırı koymayan sembol ve kurallardan oluşmuştur ve olası tüm yargıları potansiyel olarak içerir. Burada temel sorun, Gödel’in ifade ettiği gibi sistem içerisinde olmalarına rağmen bulundukları yerde doğruluk ya da yanlışlıkları gösterilemeyen önermelerdir. Ancak buna burada değinmeyeceğim. Matematik sistemlerle tüm gerçekliği(?) eylem üreten kodlar dahil olmak üzere modelleyebiliriz. Yani dille içselleştirdiğimiz gerçekliği matematikle yeniden üretebiliriz. duyu verilerinin içerdiği şiddet, genlik frekans gibi değerler sistem içerisinde niceliklerle ifadelendirildiğinden, bu niceliklerin içinde yer aldığı matematiksel denklemler de tersinebilir olduğundan bunu rahatça yapıyoruz. Diğer bir deyişle matematık tamamen içselleştirdiğimiz dünya üzerinden kurgulanmıştır, içselleştirme sürecini de dille yaparız bu da bize ihtiyacımız olan örtüşmeyi sağlar. Üç boyutlu matrisler, izdüşümsel geometri, diferansiyel denklemler, frakteller, dalga teorisi, akışkanlar mekaniği vs… Günümüzde bu gibi simulatif sistemler, sesin, görüntünün hatta kinetik duyulanımın yeniden üretimi için kullanılabilmektedir. Hatta yeniden üretimin dışında ex nihilo yaratımlar da yapılabilmektedir. Ayrıca doğrudan matematiksel olarak görmediğimiz pek çok yapı da aslında matematikseldir.

Peki bu üretim özneyi de kapsayabilecek midir? Özne dilsel bir kategoridir. Dilin kurallarıyla kurgulanır. Yukarıda ifade ettiğim gibi gramotolojiktir. Her fiil için bir fail öneren dilbilgisi sistemimizin bir dayatmasıdır. Tam bu noktada dil yetisi-dil bağlantısına da değinmem gerekiyor. Acaba dil mi özneyi kurguladı yoksa varolan özne nesne ayrımı mı dili bu şekilde oluşturdu. Öznenin dil dışında hiçbir ifadesi yok mudur. Descartes’in cogito’su dilsel bir sezgi midir? Bu soruların incelenmesi gerekir. Benim tek söyleyeceğim, burada dilden kastım, türümüzde dil yetisi varolduğundan beri her ne oluyorsa odur. Böylece ilk sorudan kendimi muaf tutarak yoluma devam ediyorum. Özne dilsel bir kategoriyse, nesnel olan, yani gerçeklikle alakalı ne söyleyebiliriz ona bakalım. Nesnel olan özneler arası geçerliliğini koruyandır. Yani uzlaşımsaldır. Dilin bireyce belirlenen özelliği, ağ sisteminin yani bağlantıların kişiselliğidir. Bu da yargı ve kavramlar için örtük bir bağlam oluşturur. Gerek ürettiklerimiz gerek muhatap olduklarımız için… Öznellik bu noktada ortaya çıkar. Öznenin kavram ağına özgü çerçeveler olarak. Bu anlamda bilimsel önermeler harici tanımlanmış ve kendi örgülerini kurmuş sistemler içinde olduklarından öznelerarası geçerli olma durumlarını korurlar. Bu tarz nesnel kurgular ki ben buna duyu verilerini de dahil ediyorum, simülasyon ve hipergerçeklik dediğimiz şeyi oluştururlar. Matematiğin özneyi kurgulayabilmesi yani bilgisayarlarımızın bizim gibi düşünebilmesi için önümüzde iki engel vardır. Biri donanımsal, yani sistemin karmaşıklığının artırılması sorunudur. Ancak donanımsal olarak asıl sorun, sistemin maksimum hızının aynı zamanda mikro düzeyde iletim hızı olmasıdır ki, bu noktada araya girmeler mümkün olmamaktadır. Bir de yazılımsal sorun var o da dil içerisinden dili analiz edemeyişimizden kaynaklanıyor. Doğru mantık sistemini bulamıyoruz. Ancak matematik sistemin içinde olası tüm önermeleri ve alt sistemleri keşfetme yolculuğumuzda bu da hallolacaktır. Burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Tavrım dış dünyayı reddetmek değil. Sadece, onun içselleştirilmiş haliyle işlem yapabileceğimizi vurgulamak. Örneğin doğa yasaları: dilin içerdiği olası evren tasavvurlarından herhangi biri için yine dil içerisinde bulabileceğimiz yorumlardan biridir. Bu yorumu yaparken ve sınarken oluşan tutarlılık, iş görebilirlik ve uzlaşmayı anlamın ve nesnelliğin az önce bahsettiğim dinamiklerine borçluyuz. Hesaba katmamız gereken bir diğer nokta, doğa anlamında, insan olarak bu evrende varolduğumuz andan beri aynı olgulara muhatabız ve onlara farklı yorum(yasa)lar öneriyoruz. Olgular arasında yeni bağlantılar kuruyoruz. Tabi kavramlar arasında da… yeni bilimsel paradigma egemen hale geldiğindeyse bunu eğitim-dil aracılığıyla aktararak kültürleştiriyoruz. Dil öğrenme yaşam boyunca devam eden dinamik bir süreçtir. Bu sırada simulakrları da öğreniriz. Dil simulatorlerin en devi ve ilk örneği, prototipidir. Olası tüm gerçeklik ve varlık alanlarını üretir ve simule eder. İmgelerle iç içe geçerek girift bir sistem oluşturur. Doğanın orijinal planını(uyaran-imge-tepki) araya girerek bozar. İmgeyi simule eder. Zaten insana yasaklanmış olan dolayımsız bilgiyi ikinci bir perdeyle iyiden dolaylı hale getirir. Sanat bir göstergeler sistemi olarak bu ikinci dolayımdan kurtulmaya çalışır. Özellikle resim müzik ve şiir. (şiir dilin referans sistemini deşifre ederek kaynağa ulaşmaya çalışır.) ancak romanın ortaya çıkışıyla ikinci dolayım sanatta da kendini göstermiştir. Günümüzdeyse sinema en devasa simulatorlerden biri haline gelmiştir.

Temel tezim olan simülasyonun matematikle gerçekliğin kesiştiği noktada yeni bir varlık alanı yarattığı tezi, öncelikle zihinden bağımsız ve bilinebilirliğe sahip dış gerçekliği reddedişimle imkansız hale geldi. Bunun yerine hipergerçeklikle matematiğin kesiştiği noktada ne vardır, ona bakalım. Açıktır ki burada matematik vardır. Çünkü hipergerçeklik dilsel-matematiksel bir kurgudur. Matematiği de dile indirgenebilirliği yönünde düşünürsek ortada sadece dil kalır. Dili de bir varlık alanı olarak metinde incelemeliyiz. Ortada sadece metin kalır. Başka bir şey değil sadece metin. Bu da şimdiye kadar söylediklerimin tümünü reddeder. O halde artık susmak gerekir.

Technorati : , , , , , , ,
Del.icio.us : , , , , , , ,


Devamını okumak için tıklayınız...
felsefe dükkanı
Arka plan resmi :
Tasarım: Meme-Dini