resim yok
Caravaggio

Posts Tagged ‘Anlam’

Felsefecinin gündüz düşleri

Salı, Aralık 15th, 2009

Yüzleşme ve yabancılaşma…
Ele alacağım konu bağlamında iki kardeş kavramdır bunlar. Aslında biraz da burada daha önce sıklıkla dile getirilmiş bulunan bir serzenişin, şikayetin ya da özeleştirinin de olası yanıtlarından en bilinenidir. Neden felsefeyle ilgilen/e-miyoruz? Neden bunca heyecanla başlayan iyi niyetli çaba kendi yarınını ilgisizlikle cezalandırıyor?
Bu soruların içerdiği gizil anlam, felsefeyi biliyor olduğumuzdur. Felsefeyle ilgilenmek dediğimizde aklımıza gelen bir dizi, pamuk helva imgenin tam da felsefeyle ilgilenmek deyimini karşıladığına inanmak demektir. Belki de burada akademi boyunca 4 yıl ense kökümüzü bırakmamış olan “felsefe nedir?” sorusunu bir başka kılıkla yineliyor olacağım. Ancak bu kılık kesinlikle günün modasına uygun, hatta biraz baştan çıkarıcı biraz da çıplak olacak.

Felsefe dediğimizde aklımıza gelen ilk şey düşünmektir. Şimdilik ilgi alanıma girmediği için, bahsettiğim düşünme ediminin soru sormak/yanıt vermek, eyleme geçmek gibi detaylarına girmeyeceğim. “Nasıl bir düşünmek” ya da “düşünmek/düşünüyor olmak nedir” giibi soruların ve bunlara bağlı varsayımların üzerini örtüp yoluma devam edeceğim. Bu düşünme ediminin sonundaysa-burada bir sıçrama ve genelleme yaptığımı kabul ediyorum- düşünüleni ifade etmek gelir. Bunun da en kaba tabirle iki biçimi vardır. Söz ve metin. İnsanın kendini ifadesinin, bildirişimin iki temel yoludur bunlar. Ancak aralarında pek çok farktan bir tanesi, felsefeyle ilgilenmek, felsefeci olmak adına asal önem taşır.

Düşünme eyleminin ve sözün bir ortaklığı vardır. İkisi de “şimdi ve burada” özneyi içerir. Bu da içerilen özneyi dayatılan anlamın teminatı haline getirir. Kullandığım başlık da bir anlamda bunu ifade etmek amaçlıdır. Yazıya dökülmemiş her düşünce, felsefecinin gündüz düşleri nispetindedir. Eksiltilidir. Anlamı asla varolmayacağı bir sonraya ertelenmiştir. monolog ya da diyalog biçiminde olsa bile büklümleri dilin kendiliğindenliğinden uzaktır. En önemlisi de, gerçek bir yüzleşmeyi içermez.

Oysa metin, her ne kadar bir yazarı olsa da, onun dışında kendi öznesini yaratır. Zira anlamı dayatan “şimdi ve burada” metne eşlik etmez. Bir bakıma o da anlamını kendi varolduğu uzamlara sonsuzca erteleyen metnin bir yorumcusudur. Olası yorumlarından en meşrusu bile diyemeyeceğimiz türden bir yorumcu hem de. Yazar, artık yabancısı olduğu, kendine ait olmayan bir metinde kendi gündüz düşleriyle yüzleşmektedir. Aynı zamanda kendi yorumlarından yazım anında askıda kalanı itibariyle kendi felsefesiyle de yüzleşmektedir.

Bir felsefeci, yazmak zorundadır. Felsefe metinle yapılır. Felsefe metinle girilen bir hesaplaşma deneyimidir. Biraz daha ileri gidersek belki de bir okuma biçimidir. Bu kuma kavramının içine yazma edimini de dahil ediyorum. Yazmak çok zaman bir yeniden okumaktır.

Yazmaya başladığımızda, Türk felsefesi de kendini yetiştirmeye ve yeşertmeye başlayacaktır.


Devamını okumak için tıklayınız...

Mary and Max - Asperger Sendromu - Psikiyatrinin zorbalığı

Pazartesi, Aralık 14th, 2009

Önce mağaralar vardı, karanlık ılık ve nemli sığınaklar. Rahim kadar karanlık, nemli ve ılıktılar. Sonra Platon geldi ve mağaranın dışına davet etti bizi. Sonrasıysa malum. Göksel babalar, melekler, şehirler, kalabalıklar, gürültü, beton, çelik, mikrop, oğuzlar, uygurlar, peçenekler…

Ruhbilimciler ilkel korkularımıza ya da davranış bozukluklarımıza yaklaşırken, onların günümüz toplumundaki güvenli durumumuza pek de uymayan daha tekinsiz bir dönemdeki atalarımızdan ödünç alınmış oldukları ya da aksine içinde yaşadığımız şehir ve toplumların karmaşıklığına karşı naif tinlerimizin doğal tepkileri oldukları yönündeki perspektiflerle konuyu ele alma eğilimindedirler. Bu perspektife göre, ilkel atanın “savaş ya da kaç” taktiği yaşadığımız kültürün karmaşık iletişim ağları için fazla basit görünmektedir. İşte bu basitlik ve karmaşıklık arasındaki uyumlanma sorunu ya da diyalektik sahip olduğumuz ruhbilimsel gerilime yol açar. Bu durumda en başta modern toplum içinde yaşamayı ve doğru davranmayı öğrenmek gerekir. Diğer bir deyişle normal olmak gerekir. Zira modern toplumun ve kültürün varlığını teminat altına alan ya da meşruiyetini sağlayan şey normlardır, yasalardır, moral ilkelerdir.

Bu şehrin sakinleri olarak, pek azını tanıdığımız 15 milyona yakın insanla pek çok alanı ortak paylaşıyoruz. Başka bir söyleyişle 15 milyon yabancıyla omuz omuzayız. Onca kötücül olaya, suça vs.ye rağmen güvende olduğumuz illüzyonuyla kalabalık caddeleri ense kökümüzde yabancılarla arşınlıyoruz. Aklımızın bir köşesinde bu yabancılardan herhangi birinin bir anda dönüp yumruğunu o ense köküne indirebileceği fikri olsa muhtemelen adımlarımız şimdiki kadar kendinden emin olamazdı. İşte normlar ya da normallik derken kastettiğim şey, bu uç eylemlerden başlayıp, karşımızdakinin gözlerine uzun süre bakmamak, konuşurken küfretmemek, yerlere çöp atmamak gibi daha sakin alanlara dek uzanan bir yelpazede konumlanır. Peki tüm bunların konumuz ya da başlığımızla ilgisi nedir?

Asperger sendromu ya da isimlendirilmiş diğer psikiyatrik anomaliler, bir biçimde sahiplerinin bu normlara uyamadığını, onları anlamlandıramadığını ya da öğrenemediğini de ifade eder. Paragrafın başındaki linke tıklayıp asperger sendromunun semptomlarını okuyun. Bir kısmını kendinizde de bulacağınızdan eminim. Hatta bulduğunuz şeyler belki bazılarınızı endişeye de düşürebilecektir. Bu noktada ölçü, sözü geçen semptomların yaşam kalitenizi ne kadar düşürdüğü olacaktır muhtemelen. Sizi yaşayamaz hale getiriyorsa ya da davranışlarınızın birinci elden sorumluluğunu almanızı engelliyorsa, endişelerinizde haklı da olabilirsiniz. Aslına bakarsanız böyle değilse de çok rahatlamayın, zira bu tip sendromlarda ana etkiler farklı yaşlarda ya da farklı olayların tetiklemesiyle ya da travmalarla da ortaya çıkabiliyor. Burada farketmemiz gereken nokta, bunların sıradan ve “doğal” insan davranışlarının uç noktalara sürüklenmiş halleri oluşudur, daha radikal bir deyişle de toplumla iletişimimiz boyutunda oluşudur. En sivri psikotizm örneklerinde dahi, toplumu varsaymadan “deliliği”, ne davranışsal ne  içsel boyutta, tanılayamayız.

Bir de adlandırma sorunsalı var tabi. Eskilerin deyişiyle ” ad varlığın özünü taşır” - ki bu durumda varoluşun da kendisidir. Nevrozlarla ilgili iki şey söyleyebiliriz. Ya tamamen modern çağın ürünüdürler, ya da ismini öğrendiğimizden beri nevrotik olma hevesimiz de arttı. Bir bakıma her ikisi de doğrudur. Nevroz bir modernizm çilesidir, zira özellikle sanayi devriminden sonra şehirlerimiz “savaş ya da kaç” taktiğinin uygulanmasını yasaklayan savaş alanlarına döndü, doğrudur hevesimiz de arttı, zira adı konan tespit edilebilir hale gelir. Bir kısım dışavurumu bir isimle tanıladığınız anda o dışavurumlardan herhangi biri diğerlerini tetiklemeye başlar. Yeni isim ve işaret ettiği durum meşrulaşır. Bu açıdan nevroz insanların varlığını kabullenip kendilerinde aradıkları bir şey haline gelmiştir.

Yukarıda andıklarımızın bir de tedavi boyutu var, örneğin psikanaliz. Freud bu kavramla bir taraftan ciddi tepki alırken, diğer taraftan da büyük klinik başarılar kaydetmiştir. Bu başarıların ardında yatan temel neden, tekniğin mükemmelliğinden ziyade sürpriz saldırı etkisi olmuştur. Artık psikanalistin, psikoterapistin, psikiyatristin vs. divanındaki hasta bir taraftan danışma sürecine tabi olurken diğer taraftan da bunu kurgulamakta, üst-katmansal bir yaşantı olarak yeniden deneyimlemektedir. Çünkü artık süreç aşikardır. Danışan kendisine adını bildiği bir tanı, isim, etiket istemektedir. Bunu alınca da mutlu olmakta, durumu istatistikleşerek meşru hale gelmektedir. Yaşamanın zor olduğu bu toplumda yaşamamak için geçerli nedenleri vardır artık. Üstelik bunlar tüm tıp, bilim, hukuk, aile, kültür camiasının dahası tüm islam aleminin kabul edeceği nedenlerdir.

Psikiyatrist, normal bir yaşamın temsilcisi olarak aslında devasa bir iktidar imgesidir de. Bilgi iktidarin en büyük gücüdür ve danişman sözde buna sahiptir. Danışanın kişiliğinin sırlarına. Onu normale dönüştürecek sihire ve büyüye. Zaten o aslında ilk gençliğinden beri bunu istemektedir. Psikoloji ya da psikiyatri okumak istemiştir çünkü bu sihre sahip olarak o da içinde olduğu yaşamın kendisine dayattığı iletişimsel zorluklardan büyüyle sıyrılmak ister. Şimdi kendi meşru ve normatif konumundan, kendisiyle aynı acıdan kurtulmak isteyen danışanına sihrinden bir parmak sunmaktadır. Normal olanın temsilcisi olmak onun söylemlerini, bilgiçliğini ve yaklaşımlarını meşrulaştırır. (normalin temsilcisi ve bilgiçlik kavramları ilkelden ve disiplinin ilkeleri gereği reddedilebilir görünse de, bu yazının boyutunu aşacak bir tartışmayla meşrulaşacaktır)

“olduğum şeyden memnunum ve değişmek istemiyorum”

Max, “olduğum şeyden memnunum ve değişmek istemiyorum” diyor filmde. Mary and Max, pek çok yönden övgüye layık, üstelik oldukça da keyifli bir seyirlik. Hepinize tavsiye ederim, filme ulaşamayanlara yardımcı da olabilirim. Yukarıda yazdıklarımı da bu film vesilesiyle yeniden düşünme imkanı buldum. Bir kez daha,tanılanmış vakaların toplumla yaşadıkları, sözde hastalıklarından daha meşru gerilimlerinde nasıl davranılması gerektiğine dair fikirlerimi gözden geçirme imkanı buldum. Bir kez daha, ellerinde “doğru ve konforlu bir yaşamın sırrıyla” dolaştığını sananları lanetlemektense onlara acımak gerektiğini hatırladım. Bir kez daha onlardan biri olduğumu anımsadım. !0 dk.lık bir duyarlılık krizinden sonraysa, her ne idiysem o olmaya geri döndüm, zira ben de “olduğum-u sandığım- şeyden memnunum ve değişmek istemiyorum”.


Devamını okumak için tıklayınız...

Bellek ve Varoluş / Hatırlıyorum, Öyleyse Varım!

Çarşamba, Mayıs 20th, 2009

Descartes, nihayetinde “Cogito, Ergo sum” önermesini bize armağan ettiği düşünme seanslarında, felsefe için bir temel başlangıç noktası, şüphe götürmez, “açık ve seçik” bir bilgi aramak için yola çıkmıştır. Dönemin dinamikleriyle de gayet  ilintili bu arayışta, öncelikle tüm bilgilerini sarsan bir şüpheyle başlamıştır yolculuğuna. Aradığı sarsılmaz bilgi, üstüne her şeyi yeniden inşa edeceği bir aksiyom(belit) olarak kullanılacaktır.   Euklides’in geometride yaptığını, felsefede yapmak istemektedir Descartes.

Dış dünyaya dair en temel algıları da dahil olmak üzere her şeye karşı işleyen metodolojik bir şüpheyle, sahip olduğu tüm bilgiler arasında en “açık ve seçik” olanını bulabilmek için ciddi bir eleme sürecinden geçmiştir. Burada küçük bir es verelim. Zira felsefeye dair bu türden anlatılarda, genelde sürece dair kısımlar yanıltıcıdır. Kendi izlediği yola dair anlatıyı kuran yolun izleyicisi olsa dahi, anlatısını didaktik bir biçimde yeniden kurar. Aslında süreç tam olarak böyle adım adım işlemez. Descartes örneğini ele alırsak, muhtemelen kendisi tek tek tüm bilgilerini bir elekten geçirerek köke doğru adım adım inmemiştir. Daha detaylı söyleyecek olursak, hımm bunlar gözlerim, bana şeylerin nasıl göründüklerini gösteriyorlar, ama suyun içine soktuğum çubuğun görüntüsünü olduğundan farklı göstererek beni yanıltıyorlar, demek ki onlara gğvenemem… bzzzzzT!! Gözler elendi! gibi bir süreci muhtemelen Descartes yaşamamıştır. Ama sistemini nasıl oluştrduğunu bize anlatırken, belli kaygılardan dolayı, adım adım ilerlemek durumundadır.  Verdiğimiz esi burada sonlandırırsak:

Descartes, kendisine verili olan, o güne dek öğrenmiş bulunduğu her şeyi sorgulayarak geriye doğru gitmiş ve sonunda kendisinden hiçbir şüphe edemeyeceği, açık ve seçik bir bilgiye, bir başlangıç noktasına ulaşmıştır. Bu bilgi, şüphe eden öznenin varlığına dairdir. Başka her şeyin varlığından şüphe edebilse de, bu şüpheyi geliştirebilen ya da bu uslamlamaları yapan kendi varlığından asla şüpheye düşemeyeceğini farkeder Descartes. Her türlü aldanma, aldatılma, yanılma senaryosunda bile, yanılan bir ben, özne, önsel olarak varsayılmaktadır. Düşünen özne bu açıdan kendini inkar edemez, zira tüm bunları o düşünmektedir.

Buraya kadar bahsttiklerimi anlayamadıysanız endişeye kapılmayın, zira döneminde de Descartes’in “düşünüyorum, o halde varım” önermesi, pek de öyle “açık seçik” anlaşılamamış olacak ki, farklı versiyonlarla ti’ye de alınmış. Konuyu hem biraz daha geriden hem de bizden bir filozofun önerdiği bir düşünme deneyiyle daha anlaşılır hale getirmeye çalışalım. İbn’i Sina’dan bahsediyorum. Şöyle bir düşünme deneyi önerir İbn’i Sina:

Oldukça yüksek bir yerden düştüğümüzü varsayalım. Yüksek bir yer diyorum zira biraz uzunca sürecek bu düşüş. Şimdi zor kısım başlıyor. Düşüşümüzün yarattığı esintiyle birlikte yavaşça tüm duyularımızdan sıyrıldığımızı düşüneceğiz. Önce gözlerimiz, artık düştüğümüzü görmüyoruz, şimdi kulaklarımız, artık duymuyoruz da, ardından kokular tad ve tenimiz, ve diğer algılarımız. Şimdi düşüşümüze dair hiçbir bilgi yok elimizde. (denge algısını sağlayan iç kulağınızı rüzgara kaptırmayı unutmadıysanız tabi). Artık dış dünyaya ya da bedensel anlamda iç dünyamıza dair hiçbir algımız ve eşzamanlı bilgimiz kalmamıştır. Ancak hala kendi varlığımızı algılayabilmekte ve bilmekteyiz. İşte descartes’in kastettiği de buna benzer bir şeydir. Öznenin bilgisi, buna bağlı olarak varlığın(kendi varlığımızın) bilgisi de kendiliğinden, kendinde, kndinden, inkar edilemez, apaçık ve seçik, sezgisl bir bilgidir.

Biz burada durmayıp konuyu biraz daha analiz edelim. Öznenin kendisine dair iki tür bilgi tanımlayalım önce. Biri dikey, diğeri yatay. Diğer bir deyişle biri eşzamanlı diğeri artzamanlı ya da biri tarihsel, diğeri şimdinin bilgisi. Varlığımıza dair bilgi aslında sadece şu anı içermez. Bizim özneye dair bilgimiz aslında tarihseldir. Değişen her şeyin içerisinde değişmezmiş gibi kalan özne(her şeyi algılayan ben) nin varlığı aslen bellekle teminat altına alınmıştır. Belleği varsaymadan bir özneden sözedebilmek ne kadar mümkün biraz bunu araştıralım. Aslında burada işe yine algılama ve düşünme süreçlerimizen başlayabiliriz. Nöronlar arasındaki biyokimyasal aktarımları ve bunların hızını düşündüğümüzde, aslında bir miktar gecikmeyle algılıyoruz her şeyi. Gözümüze değen ışıkla, zihnimizin bunu anlamlandırma zamanı arasında doğal bir fark var. Yani aslında çevremizde olup bitenlerin zamanını ve bizim onları algılama zamanımızı birarada düşündüğümüzde biraz geçmişte yaşadığımızı çıkarsamak zor olmayacaktır.

Şimdi bir başka uslamlama: Birbirinin ardından gelen iki an ya da iki saniye düşünelim. Art ardalıklarından dolayı, önce birini sonra diğerini algılıyoruz. Muhtemelen biri diğerinin nedeni. Bir biçimde bu ikisini birbiriyle bağlantılı anlamlandırabilmemiz için ikinciyi algıladığımızda ilkini de biliyor olmamız lazım. İşte bu bilgiyi bizim için koruyan yapıya ya da işleve “bellek” diyoruz. Yani burada bellek derken kastettiğim tek şey, zihinsel fotoğraf albümümüz değil.

Öznenin dikey bilgisi, içerisinde kimliği de içerir. Her biçimde öznenin bilgisini bir andan diğerine taşıyan ve onun değişmezliğini yaratan bellektir. Eğer belleğimiz olmasaydı, tamamen “durumsuz” varolanlar haline gelecektik. Sadece - tabi o da mümkünse - tek bir andan ibaret olacaktık. Kendimize ve kendiliğimize dair bilgimizin, birbirini izleyen anlar bağlamında kaynağı, daha da önemlisi onun değişmezliğinin bilgisinin kaynağı bellektir. İbn’i Sina’nın örneğine dönersek, hala düşüyor olduğumuzun, bir zamanlar düşmüyor olduğumuzun, bilmemkaç yıldır yaşıyor, hatta bu deneyi yapıyor olduğumuzun bilgisinin kaynağı bellektir. Descartes’e dönersek, şüphe eden ben’e dair bilginin kaynağı(şüphe etmese de böyle olacaktı) bellektir. Başlığa dönersek:

“Hatırlıyorum, öyleyse varım!”


Devamını okumak için tıklayınız...

Antropontoloji ve Felsefe’de kavram

Cumartesi, Nisan 11th, 2009

Bundan önceki yazımda kısaca değindiğim ve olası farklı açılımlarını incelemeyi vaadettiğim antropontoloji kavramı üzerine yorumlarıma bu denemede de devam edeceğim.

Ancak öncelikle değinmek istediğim bir başka konu var. Felsefede kavram üretmek.

Deleuze ve Guattari‘nin birlikte kaleme aldıkları “felsefe nedir” adlı metinde, yeni kavramlar üretmek ve bunları birbirleriyle ilişkilendirmek, felsefenin ne’liği sorunsalını açımlarken asli konu olarak ele alınır. Yine aynı metinde kavram üretmek  “sanat” kavramı çerçevesinde değerlendirilir. Bu açıdan felsefe bir nevi “kavram üretme” sanatıdır.

Bu görüşe koşut bir felsefe tarihi okuması da karşımıza filozof-kavram çiftleri çıkaracaktır. Örneğin; Descartes - Cogito, Platon - Idea vs…

Filozofun ürettiği kavram kimi zaman gündelik hayattan devşirilirken, kimi zamansa tamamen yeniden yaratılır. İlkine örnek olarak, Aristoteles’in kullandığı “arkhe” kavramını, ikincisi içinse Derrida’nın “différance” kavramını örnekleyebiliriz. Arkhe aslen halk arasında gemi omurgası anlamına gelirken, Aristoteles tarafından, öncüllerinin fikirlerini açıklamak amacıyla, şeylerin ilk ilkesi (eşzamanlı ve artzamanlı olarak) anlamında kullanılmıştır. Différance kavramıysa difference üzerinden üretilmiş tamamen yeni bir kavramdır.

Kavram üretmek ve onu temellendirip tanımlamak, üretilen kavramın anlam uzayını tüketmez. Zira burada komşuluklar dediğimiz bir başka süreç devreye girer. Bir başka alandan devşirilen ya da doğrudan türetilen kavramın, devşirildiği alandaki ya da türetildiği kavramdaki anlam uzamıdır komşuluklardan kastedilen. Kavram yeniden üretilirken yeni bir bağlam ve yeni komşuluklar kazansa da eskilerini yitirmez. Etimolojisiyle anlamsal bağını koparmaz. Belki aslen yapılan sadece anlam uzayını genişletmektir. Temelini eski komşulukların oluşturduğu yeni bir bağlam.

Asıl konumuzun bağlamını oturturken değinmek istediğim bir diğer şey de, kavram üretmenin gerekliliği.  Aslında Deleuze ve Guattari’nin tanımını baz aldığımızda bu gereklilik felsefenin tanımı gereği, gerek ve yeter sebep haline gelir. Kavram ürtmek felsefece düşünmek için gerekli ve yeterlidir. Tabi küçük görünen büyük bir farkla; Kavram üretmek ve kavram uydurmak arasındaki fark.

Yeni bir kavram üretmek-türetmek ya da devşirmek, öncelikle yeni bir perspektif kazandırıp yeni bir paradigma yaratmak iddiasını örtük olarak içinde taşır. Yeni kavram, yeni komşuluklarıyla zihinsel süreçlerimizi daha bakir bir alana taşımaya adaydır. Küçük bir vurgu değişimi bile büyük farklar yaratabilecktir. Örneğin, Descartes’tan önce Augustinus, İbn’i Sina, ya da sofistler başta olmak üzere pek çok filozof, öznenin belirleyiciliği üzerine düşünceler üretmiş, ancak bunu bir gelenek haline getiren ve felsefenin konusunu, temel ilgisini kaydıran Descartes olmuştur. Bunun ürettiği kavramların sağladığı yeni açılımlarla gerçekleştiğini yadsımak mümkün değildir.

Kendimizden daha üst bir varlık alanından hakikatleri temaşa ettiğimiz varsayımına dayanmadıkça, tüm düşüncelerimizin bir biçimde zihnimizce türetildiğini ve dilin imkanı çerçevesinde biçimlendiğini kabul etmek durumundayız. Burada, bellek, çağrışım, algı ve bağlam gibi mekanizmalar ana süreçleri inşa eder. Konuyu çok dağıtmadan, bunları şimdilik kabul ettiğimizi varsayarsak, düşünce süreçlerimizin az ya da çok mekanik unsurlar içerdiğini farketmek-farzetmek zor olmaz. Bu bağlamda yeni kavramlar, bu mekanize süreçleri de bağlamsal yönlendirmelere tabi tutarak, yeni ve özgün düşünceler yaratacaklardır.

Yukarıda değindiklerimizden hareketle, özellikle Türkiye’de bir felsefe geleneğinin oturabilmesi ve bize özgü düşüncelerin felsefe tarihinde yer bulabilmesi için bizim felsefecilerimizin ürettikleri kavramlar ve bunlarla düşünmek çok önemlidir.

Bundan önceki yazımda, Antropontoloji kavramının, komşulukları ve tanımı itibariyle tanıdık olduğu ancak kavramın yeni olduğundan bahsetmiştim. İnsan-varlık bilgisi ya da Antropontoloji kavramı, insanın kavrayışını, diğer bir deyişle, insanın varlığa ve varolanlara dair kavrayışını temel alır. Burada vurgu, kendi bölünmezliği içerisinde insanadır(Anthropos). Belki ilk tanımı ya da açımlanışı itibariyle bize Husser’in Fenomenolojisini ya da kimi yönlerden Heidegger’i hatırlatsa da, vurgusunu ya da ağırlık noktasını değiştirmesi, bir başka bilime analojik yakınlıklar içermesi bakımından muhakkak yeni açılımlara gebe olacaktır. Bunu zaman içerisinde göreceğiz. Özgün olmaktan çekinmediği ve birikimlerini sadece aktarmak değil, üretmek için de kullanmaktan sakınmadığı için Betül Çotuksöken ve onun gibi nice felsefecimize de buradan teşekkürü borç bilirim.


Devamını okumak için tıklayınız...

Mi(s)tik Deneyim!

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Evrenle bir olmak, esrimek ve şimdinin farkındalığı…

Dinin, iksirlerin, astral seyahatlerin, büyücü ve şamanların, çürük kokulu mantarların ve daha nicelerinin hayatlarımızdan el çektiği; beton hücreler içinde, ışığa boğulmuş yıldızsız gecelerimizi tütsülerle gizemli hale getirmeye çalıştığımız modern zamanlarda; kendimizi doğadan ayırarak içine hapsettiğimiz şehirlerimizde, aklın sözde hakimiyetini ilan ederek iman ettiğimiz yeni bilim diniyle; içimizdeki ilksel imgelerle bezeli mitolojik boşluğu dolduracak, onun kendine her daim av arayan iştahını dindirecek tek çare, mistik deneyimin yegane örneği olarak aşk kalmıştır elimizde.

Mistik deneyimin ana hedefi her zaman tanrısal olanla birleşmek, evrenin özüne dokunmaktır. Olgusal olanın eriyip, anlamla aramızda kavramın yarattığı dolayımın kaybolup yerine, imgenin başdöndürücü ve sorgulanamaz apaçıklığının geçişidir. Mistik deneyim ilkelliği açısından çok zaman dil-dışı yaşanır ve dile getirilmesi de mümkün değildir.

Mistik deneyim öteki’ni içermez. Öteki ve “ben” bir olmuştur artık, dolayımın kaybolduğu an da tam olarak bu andır.

Aşık, esridiği ölçüde çevresinden soyutlandığı gibi-o, gerçekliği yeniden şekillendirmekte ve yeni bir anlamlandırma oyunu kurgulamaktadır- bir yandan da dış dünyaya karşı yeni bir farkındalık geliştirir. Duyuları, ben içinde erittiği dış dünyaya karşı hassaslaşmıştır, artık o dışındaki değil içindekidir. Yarattığı cennet kurgusunun statikliğini sağlayacak yegane yol aklı terk etmektir. Deliliğe geçiştir. Çünkü gerçeklikle er ya da geç yüzleşilecek- bu toplumsal bir dayatmadır- ve yaratılan cennetten dünyaya kovulacaktır aşıklar.

Ölümsüz aşklar; kendilerine sınırlarını yataklarının belirlediği bir evren kuran aşıklarınkilerdir.


Devamını okumak için tıklayınız...

dahi anlamındaki deli itinayla yazılır

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Tümümüzün içinde zihinsel kulaçlar attığı bilgi ve imge-kabaca metin- havuzuna üç tür erişimimiz olduğunu düşünüyorum. Bunlardan biri daha çok gündelik bilgiyi de içeren “yatay erişim”. Yatay erişimde zihin bizi çevreleyen bir fanus gibi düşünebileceğimiz metin bulutunun şimdiki zamanına hakimdir. Verili olanla yetinilir, sorgulamaya gerek yoktur, zira anlamlandırdığımız metin parçalarının çoğu, verili halleriyle de fazlasıyla işe yarardırlar. Ancak küçük bir sakınca olarak arada gelen çöpler dikkatimizi çeker, bunları çöp haline getiren şey, aslında şimdiki zamana yani yatay erişime dahil olmamalarıdır. Bunlar bir snraki aşamadan yani “dikey erişim” aşamasından sızanlardır. Ancak dikey erişimle edinilen bilginin temel dinamiği olan “bedeli ödenmişlik” ten muaf oldukları için çöp veri olmaktan öteye geçemezler. Boşinanlar ve içeriklendirilememiş her tür bilgi bu kapsamda ele alınabilir. Medya, yatay erişim çöplüğü yaratmanın temel kaynaklarındandır.

Gelelim metin bulutuna dikey erişim sürecine: Bu tür erişimin bildiğimiz en eski kaynağı söylenceler ve anlatılardır, birldiğimiz en emin kaynağıysa okumak. Dikey erişimin kapısını aralayanlar, tarihlilik içerisinde kültürden beslenirler. Ustalıklı şairler, ressamlar, yazarlar, bilim aadamları bunlardan çıkar.

Son aşamaysa “doğrudan erişimdir” kültürden değil, kültürün beslendiği kaynaktan, ilksel olandan doyasıya beslenmek. Köklere dokunmak. Hem verili olanı hem de biriktirilmişi çabasızca aşmak. Dünya tarihinin gördüğü tüm dehaların yaptığı budur. Dallı budaklı tüm yolları aşıp, tarihin kökündeki imge memesinden, kendi bilinçaltlarındaki süt bezesinden doya doya emmek. Biraz da bu yüzden gerçeklikten kopuktur deha. Gerçeklik örtülere aldanmayı gerektirir, dehaysa kaldırmayı, o tüm çıplaklığıyla kendi özüne dokunmaktır. Kimi zaman silik geçici bir delilik, kimi zaman başını duvarlara vurarak özkafatasını parçalatacak onulmaz ve süreğen bir hal. Dahiyle deli arasındaki ana ortaklık budur. İkisi de gözünü içindeki gerçekliğe çevirmiştir istemeden. Ancak deli bizi umursamazken dahi buna bizi de ortak eder.

Dahi delinin kaprisli olanıdır.


Devamını okumak için tıklayınız...

Futbol kültürü

Çarşamba, Şubat 18th, 2009

Halihazırda sürmekte olan, Avrupa Futbol Şampiyonası nedeniyle bu sıralar özellikle aklımı kurcalayan futbol konusunda aslında epeydir bir şeyler yazmak istiyordum. Ancak konuyla pek de yakından ilgilenmeyen biri olarak, nasıl bir yaklaşım geliştireceğime dair açık ve net fikirlerden yoksun oluşum bana engel oldu. Futbol dendiğinde sözkonusu olan sadece, belli kuralları, sınırlanmış bir zamanı ve alanı olan, belli bir amaca yönelik bir oyun olmadığından, başlıkta da ifade edildiği gibi, futbol bir kültür, bir sektör, bir fenomen, sosyal, kültürel ve ekonomik bir olgu olduğundan, odaklanılacak konular ve onlara yaklaşılacak bakış açısı hayli önemli görünüyor gözüme.

Örneğin bu tip br yazı, oldukça zengin istatistiklerle desteklenebilir. Futbol pastasının likit hacmi, reklam bütçeleri, yatırımcıların katkıları, takımların sermayeleri, ortada dönen yıllık gelir, oyuncuların kazançları, futbolun tarihi ve gelişimi içinde bu rakamların değişimi, ve artık neredeyse küresel bir onay almış olan bu oyunun kültür tarihine etkisi…

Ya da konu, doğrudan tarihsel bir olgu gibi ele alınarak, oyunun tarihiyle popüler kültür tarihi arasındaki koşutluklara dayalı bir okuma yeğlenebilir. Özellikle son zamanlarda bu konuda yaşanan paradima değişimleri ve futbolun neredeyse entelektüel bir uğraş haline gelişi, böylesi bir okumayı daha da ilginç kılacaktır.

Geliştirilebilecek diğer bakış açıları, psikolojik ve sosyolojik olanlardır. İçerisinde hatırı sayılır miktarda komplo teorisi bulunduranlar da gözden kaçırılmamalı tabi. Kitleleri peşinden sürükleyen bu oyun, aynı zamanda iyi br gündem değiştirici, nabız ölçücü, yükseltici ve düşürücüdür. Gündelik dilin çeşitli alt kıvrımlarıyla arasında dönem dönem kurulan koşutluklar bunun en büyük göstergesidir. Özellikle askeri dil ve futbol dili arasında pek çok örtüşme dikkatli gözlerden kaçmaz. Aynı zamanda, yönetimsel örgütlenmeler, taraftara sağlanan ait olma duygusu, kendine ait bir dedikodu ağı, transfer dönemi magazin yürüteçleri, futbolcuların özel hayatları gibi renkli diğer yan unsurlarla bu konu oldukça geniş bir değerlendirme ve analiz çerçevesini hakeder niteliktedir.

Tüm bu sayılanlar, hatıra gelmeyip gözden kaçanlarla birlikte ele alınınca, konunun aslında kitaplık çapta olduğu ortaya çıkıyor. Benim asıl sorunum da bu zaten. Bu konuyu kitaplık çapa etirmiş olan nedenler. Diğer bir deyişle, futbolun bir kültür haline gelişinin tarihi. Burada kaçınılmaz olarak oyunun tarihine kısa bir bakış atmak gerekiyor.

Bu konuda derli toplu ve özetlenmiş bir türkçe kaynak olarak,turkfutbolu.net‘e başvurabilirsiniz. Vurmam diyenlere kısa satırbaşlarıyla geçersek;

Eski Mısır, Mezopotamya’da topa ayakla uvurmak suretiyle oynanan oyunlara rastlanmış, hatta kimi toplar günümüze dek korunmuştur. Yine Antik Yunan ve Roma’da da Futbolun atası sayabileceğimiz oyunlara rastlanmaktadır. Türklerde de futbola benzer bir oyun tepük adıyla oynanmaktaymış. Yine çin, moğollar da bu tipten oyunlara sahiptiler. Tüm bu oyunlar arasındaki ortak nokta, sadece eğlence ya da rekabet amaçlı olmayıp askeri amaçlara da hizmet etmeleridir. Talim amaçlı olarak kullanılan oyunlardır.

Bugünkü Futbolun beşiği saydığımız İngiltere’de halk tarafından çok sevilen bu oyun, neredeyse iç savaşa yol açtığından, bir dönem yasaklanmış. Sonra yeniden serbestliğine kavuştuğu gibi, ilk yazılı kurallarını, turnuva standartlarını ve federasyonunu da yine bu ülkede kazanmış. Bugünkü anlamıyla futbol kültürüne dair diğer ilkler de İngilizlerin tekelinde. Bunlara örnek olarak, ilk transfer, ilk milli maç gibilerini sayabiliriz. Tüm bunların bugünkü haline kavuşmasını 19. yy’a tarihlemek mümkün. 20. yy’ın başlarındaysa futbol topraklarımızda oynanmaya başlıyor ve ilk kulüpler kuruluyor. Bunlarda genelde yine İngiliz parmağı var. Takımlarımız, kurtuluş savaşı ve işgal döneminde, işgal kuvvetleriyle yaptıkları karşılaşmalarla halkın sevgisini kazanıyorlar.

Dünya kupalarının tarihçesiyse bir başka alem. Futbolun tarihin her döneminde siyasetle iç içeliğini gösterir nitelikte. Futbolun savaş çıkardığını iddia edecek değilim ancak iki ülke arasındaki gerilimlerin savaşa doğru çözülmesinde katkı sağladığı da yadsınamaz.(1970, El Salvador-Honduras) 1958′de işin içine televizyon da giriyor, sonra 60′lı yıllarda yıldız futbolcularla Futbol bugünkü gelişimine doğru evrimini tamamlıyor.

Yönetilen sınıflar, futbolsayesinde başarı duygusunu tadar. Birlik bütünlük, aidiyet gibi duygularla kendi ezilen ve değersiz benliklerini daha üst bir kaynağı referre etmesini sağlarlar. Yöneten sınıflarsa futbolun bu özelliklerini toplumun nabzını tutmak için kullanırlar. Tıpkı roma imparatorlarının düzenledikleri gösteriler gibi. Ancak gnümüz konjonktüründe medyanın yarattığı farklılıklar, bu ayrımı ortadan kaldırmaya başlamıştır. Artık futbol klüpleri kendi sermayelerine sahiptir, menkul kıymet olarak değerlenmekte, para kazanmakta ve bağlı sektörlere kazandırmaktadırlar. Artık futbol basit bir yöneten-yönetilen sınıf formülüne sığmaz. Futbol klüplerinin yönetimi, gerek nüfuz gerek servet sağlayıcı olarak, işadamlarının doğrudan ilgisini çekmektedir.

Medyanın günümüzde üstlendiği işlevselliklerden biri kadim zamanlarda mitlerin üstlendiği toplumsal anlamı yaratma işlevidir. Daha doğrudan bir deyişle medya, mitolojik yapı kurucu haline gelmiştir. Mitlerin yerini almıştır. Bu konuyu bir başka yazıda tartışmak üzere cebimize koyup, bu işlevin kendisini gösterdiği alanlardan biri olan futbola dönelim.

Mücadele, mucize, yengi, yenilgi, azim, ter, vazgeçmemek, destan, zafer…

Bu kavramlar, başrolünü kahramanın oynadığı bir anlam dizgesinin yapıtaşlarıdır. Futbol oyunu ya da sektörü, bizim için kendi kahramanlarını yaratmıştır. Özellikle ulusal maçlarda toplumun her kesimini sarar bu duygu. Kahraman sozsuz yolculuğuna yeşil sahalarda devam etmektedir.

Yine bu alanda, belki ilerde yeniden değinmek üzere birkaç konu başlığı saptamanın da faydalı olacağını düşünüyorum.

Birincisi, bir oyun olarak futbolun diğerlerinden farkı. Bundan kastettiğim şey, bunca taktik ve stratejik dinamiği olan, verimli bir istatistik veri kaynağı da sunan bu oyunun basitliğinin yükselişine olan etkisi. Çoğu zaman futbol tutkunluğunun eleştirisine de temel kılınan bu basitlik aslında bu oyunun yükselişinin ardındaki sırrı taşır kucağında. Günümüzde entelektüel bir uğraş kılındıkça bu basitlik arka planda matematiksel veriler ve benzeri teorik yığınlarla karmaşıklaştırılmakta ancak oyunun özündeki yalınlık baki kalmaktadır. Evet, 22 adam bir topun peşinde koşturur. Bu basitlik oyunun açık her alanda birkaç kişi tarafından bile oynanabilmesini sağlar. Bazen gerçek bir topa dahi ihtiyaç duyulmaz.

Diğer oyunlardan futbolu ayıran bir başka nitelikse, oyunun amacını oluşturan sayı mekanizmasının değerliliğidir. Futbolda gol değerlidir. Diğer oyunlarda, her atılımda elde edilme ihtimali olan sayı, futbolda nadirliği ve belirleyiciliğiyle muhteşem bir coşkunun kaynağıdır. Golün bu değerinin futbol coşkusu ve tutkusunu oluşturmadaki yeri ve değeri büyüktür.

Basitlik, yalınlık, gerektiğinde karmaşıklaştırılabilirlik, geniş alanlar, yuvarlanan ya da hareket eden cisimlere tutkumuz, oyunun siyasi kullanımı, kendine has estetiği, günümüze taşınan nadir “erkek” uğraşlarından biri oluşu, kendi kahramanlık söylemi-ki bu söylem, bu mitolojik dil özellikle askeri dille de pek çok koşutluk taşır- futbolu günümüzde bulunduğu yere taşımıştır.

Bu yazı vesilesiyle buradan ulusal takımımıza Avrupa şampiyonası yolunda başarılar diliyorum.


Devamını okumak için tıklayınız...

Chihiro harikalar diyarında

Salı, Şubat 17th, 2009

Eliade’nin deyişiyle, toplum içinde yaşayan bir insanın her davranışı “kutsal”a ilişkin bir dizgeye göndermede bulunur. Böylesi bir kültürel kodlanmışlık, bir anlamda birlikte yaşayışımızın ve birbirimize güven duymamızın da ön koşulu gibidir. Büyüyen şehirlerimiz, kimliksizleşen görünümlerimizle artık bu güven duygusunun oldukça uzağındayız. Bu yüzden büyük şehirlerde dev bir paranoya örgüsünün içinde yaşıyoruz belki de. Ancak yine de bu kültürel kodlanmışlık, en derin korkularımızda, düşlerimizde, ya da kendisine en çok ihtiyacımız olduğu diğer anlarda çıkıveriyor karşımıza. İçimizde başka bir şeyle yerinin doldurulması imkansız bir mitolojik boşluk var.

Bir başka yerde, elimizde kalan yegane mistik deneyimlerden birinin de aşk olduğunu ifade etmiştim. Neyse ki, bu doğal, kendiliğinden ve teklifsiz deneyimin bizi bulmasını, bize vurmasını beklemek zorunda da değiliz. Fazla olmasa da hala masal anlatıcılar var aramızda. Esritici ozanlar, köklerinden kopmamış, onları okumayı ve yeniden okumayı bilen ustalar. Miyazaki de bunlardan biri.

Ada kültürü olmanın ayrıksı tüm özelliklerini fazlasıyla taşıyan bir toplumun rengarenk mitolojisindeki tekmil tanrıya ve ruha hizmet veren bir hamam işletmek ister miydiniz? Ya da orada köle olarak çalışmak? Sorularıma yanıt vermekte aceleci davranmayın. Karar vermeden önce izleyip bir kez daha düşünün.

Mitlerin popüler kültürle harmanlanıp yeniden sunulmasına dair pek çok örnek izledik geçtiğimiz dönemlerde. İlerleyen zamanlarda da birçoklarını izleyeceğimize eminim. Kahramanın sonsuz yolculuğu sürüyor. Çünkü ona ihtiyacımız var. İçimizdeki boşluğu, onun varlığına dair inançla doldurmaya ihtiyacımı var. Gündelik yaşamımızın ritüellerden ve kutsal olandan bu denli kopuşunun bedelini katlanılır kılmanın bir başka yolu yok. Yazılan her kelimede, çekilen her karede, resmedilen her imgede tanrıların sarhoş edici ayinlerine tanıklık etmeyi sürdüreceğiz. Ta ki onlar aramıza yeniden dönene dek. Bitimsiz bir yas çalışması bu.

Bu belli belirsiz ve yeniden okumaya muhtaç sunuşların yanında, zaman zaman da şimşekler çakacak, tamtamlar yeniden duyulup savaş baltaları gömüldükleri yerlerden çıkarılacak. Masal olmaktan utanmayan yapıtlarla tanrılar kısa süreli konukluklar için gelecekler dünyamıza. Yeni biçimlerle ama kendi öz adlarıyla. Ya da biz beyaz tavşanların peşinden deliklere süzülüp, zihnimizin rahimlerine, türümüzün köklerine döneceğiz. Kovulduğumuz cennetten küçük ve kesik soluklar alma şansımız olacak.

Masallardan uzak kalmamanız temennisiyle size Miyazaki‘nin Sen To Chihiro No Kamikakushi’sini önererektamamlıyorum yazımı.


Devamını okumak için tıklayınız...

Prometheus ve İsa

Salı, Şubat 17th, 2009

Zeus’tan ateşi çalarak onu insanlara hediye edip, kardeşi Epimetheus’un hatasını telafi eden Prometheus‘u tanımayanınız yoktur sanırım. Aynı şekilde İsa’yı da hepimiz çok yakından tanıyoruz. Peki ikisini bu başlıkta bir araya getiren şey nedir?

Kutsal öykülerin bu en meşhur ve “hümanist” iki karakterinin, bir başlıkta yan yana gelmekten fazlasını hakeden bir çok ortak yönü vardır. Bunlardan bazıları aleniyken, bir kısmı da keskin gözler için örtülerin ardına gizlenmişlerdir. Bu ortak noktalara değinmeden önce, tanrı inancının kökenine doğru küçük bir yolculuğa çıkalım istiyorum. Burada temel yordamım da, tanrı fikrine duyulan ihtiyacı açımlamak olacak.

Bu konuya doğru bir yaklaşım getirebilmek için dil-dışı deneyim alanımıza girmemiz gerekiyor. Tabi öncelikle dil-dışı deneyim dediğim şeyi biraz çerçevelemeye çalışayım.

Her ne kadar yaşamı doğumla başlıyor varsaysak da, doğumdan önceki süreçte, rahimde gösterdiğimiz gelişimin son aşamalarında belirli türden bir bilinç düzeyindeyizdir. Bu bilinç düzeyimiz, doğum, fırlatılmayla birlikte bir kesintiye uğrar. Sırasıyla, “ben” ve “öteki” kavramları girer yaşantımıza. Sonra da kavramın yarattığı dolayım ve genelleme uzayına dahil oluruz. İşte bu ana kadarki yaşantılarımızı dil-dışı süreç diye adlandırıyorum. Önce her şeyin bir olduğu, ardından bir ikiliğe geçildiği, ve son olarak yine her şeyin tek tek varolduğu bir durumdan, kavramlarla “şey”leri genellediğimiz bir duruma geçişdir dili kullanmaya başlamamız.

Dile tabi olma net bir kopmadır. Yavaşlıkla geçilen bir süreçten ziyade, bir anda dil yetimizin, gösterenle gösterilen arasındaki ilişkiyi kavraması durumudur sözkonusu olan. Bundan sonrası, tek tek kelimeleri öğrenmektir.

Dil-dışı deneyimlerimizin asli özelliği, şeye doğrudan yaklaşımdır. Kavramın, ya da gösterenin çizdiği resmin gölgesinde kalmadan, obje ya da olguya doğrudan dahil oluruz. Bu, mitlerde de karşımıza çıkan, bir dünya cenneti, bir tanrısal ilk zaman tasavvuru gibidir. Sonra bu güçler, dil alanına girişimizle elimizden alınır. Babil kulesini yıkan tanrı tarafından cezalandırılırız adeta.

Dil-dışı deneyim alanımızın en önemli, hatta tek önemli figürü, annedir. Yaşam veren bu dişil unsur, kanımca, içimizdeki tanrıça kavramının ve “aşk” duygusunun da kökenini oluşturur. Eril tanrı figürleri-babaya dayananlar- dilsel formlardır. Zaten kültürün daha ileri aşamalarında karşımıza çıkarlar ve eril otorite figürleridir.

Ancak asli olarak, tanrı fikri, dişildir ve kökenini dil-dışı alandan, dilsel alana geçişte oluşan anlam kaymasına bağlı, “mitolojik boşlukta” buluruz.

Gelelim Prometheus ve İsa’ya…

Prometheus da İsa da insanlığa ışık vermişlerdir, onu aydınlatmışlardır. Burada aydınlatmayı somut manada kullanıyorum. Her ikisi de insanın işlediği ve işleyeceği günahların bedelini kendi tenlerinde ödemişlerdir. (Prometheus’un çektiği ceza da aslında kendi günahınınki değildir)
Ölüm biçimleri birbirlerine çok benzer, ölümsüzleşmeleri de…
Burada özellikle örtük birkaç benzerliğe dikkat çekmek istiyorum. İsanın hikayesini biliriz. Bir çok işkenceye maruz kalır ve çarmıha gerilir. Öldürücü darbeyiyse bir Romalı asker indirir. Onu karaciğerinden vurur.
Prometheus da dağlara zincirlenir ve bir kartal karaciğerini parçalar orada. Kartal imgesi oldukça önemli bir imge. Roma imparatorluğunun da sembolüdür kartal.

İsa bir babasız doğumdur. Bir dişi onu kendi yapmıştır. (burada tanrının rolü, fazla karmaşık ve analitiktir) Bu, tam olarak arkaik inanç biçimlerinin gebelik anlayışıyla örtüşmektedir. Henüz erkeğin rolünün bilinmediği, dişi unsurun yaratıcı unsur olduğuna inanılan dönemlerin anlayışına. Benzer bir biçimde Prometheus da, eril yapısına karşın, anaerkil inanışların yansıması bir titandır. Üstelik 3. kuşak tanrılar dönemine dek gelmiş güçlü bir titandır.

İki “tanrı” da bedenlerini insan için feda etmiştir. Prometheus kültü bu bağlamda eksiltili bir külttür ve asıl anlamını İsa mesih’le bulmuştur. İsa da Dionysos’tan daha güçlü bir gölge yaratmıştır kendine.

Dikkat edilmesi gereken nokta, burada bir olgu olarak İsa’nın yaşamından değil, bir fikir olarak İsa’dan bahsediyor oluşum. Bu bağlamda ortaya sunacağım iddia, orijinal İsa figürü, onun toplumun bilinçaltında yer etmiş asli imgesi, insanlık tarihinin en büyük girişimlerinden biridir. Bir, “yeniden anaerkine dönme” girişimi. Neredeyse başarılı olacak bir atılım.
Bu atılımın başarısızlık nedeni, uranos’un Aziz Paulus’ça yeniden hortlatılmasıdır. Paulus, ilk günahı insanın bedenine ( ki beden, her zaman dişil unsuru simgeler) atfederek ruhu, yanı eril unsuru aklamış ve bu dişil devrimi bastırmıştır. Böylelikle, modernizmle birlikte gelen, bedenin ve doğanın kontrol altına alınması, ruhun ve özneninyüceltilmesiyle, günümüze dek gelen süreci başlamıştır.

Peki günümüzde durum nedir? Beden üzerine kontrol artık özne lehine değil, salt iktidar lehine sürmektedir. Dişil-eril karşıtlığı artık sözde bir karşıtlıktır. Beden bir simülasyondur ve konumlanışı artık eril olan -ruh karşısında değil, bir obje olarak iktidar karşısındadır. Tanrı seni korusun Paulus!


Devamını okumak için tıklayınız...

Beden ve onun anlamlanışı üzerine

Salı, Şubat 17th, 2009

Bu sunumu hazırlarken kafamı kurcalayan temel konulardan biri-ki çalışma aslında oldukça geniş bir tabana yayılacak- burada anlatacağım şeyin ne olacağına dairdi. Beden ve onun anlamlanışına dair çalışmamdaki alt başlıklardan birini sunmayı düşündüysem de, nihai kararımı, konuya bir giriş yapmak ve kongre başlığına paralel olarak konumu incelerken taşıdığım ve taşıyacağım kaygıları anlatmak yönünde verdim. Burada size anlatacağım şey, bedenin kökenini de hesaba katarak kurgulanmış bir masal olacak.

Eskiden beri söylenegelen şey, zihnin karşıtlıklar üzerine düşündüğüdür. Karşıtlıklar, birbirlerine nispetle tanımlanır ve bu tanımlama daima içlerinden biri lehine olur. İki karşıt kavramdan biri daima gölge kavramdır. Asıl olan, diğerinin, kendisine nispetle tanımlandığı kavramın gölgesidir. Beden dendiğinde, aklımıza gelen en temel karşıtlıklardan biri, ruh-zihin, beden karşıtlığıdır. Günümüz yaklaşımı genel olarak, zihnin bedenden ayrı dşünülemeyeceğini söylese de tarihin her döneminde bu böyle değildi. Felsefe tarihinde de bu karşıtlık daima asıl sorunlardan biri olagelmiştir.
kimi zaman beden ruhun taşıyıcısı olarak görülmüş, kimi zaman da ruh bedenin taşıyıcısı olmuştur.
Beden bir yanıyla doğanın bir uzantısı, diğer yanıyla da ruhla doğa arasındaki aşılmaz sınırdır. Beden topraktan gelir. Neredeyse tüm yaratılış söylencelerinde çamurla yoğurulmuştur. Ruhsa etimolojik incelemelerin gösterdiği gibi, hava-nefestir. Bedene canlılığını veren şey, toprağı dirilten şey bir anlamda tanrının içine üflediği nefes, ya da daha doğrudan bakışla soluk alıp verirken ciğerlerimize dolan havadır. Ruh uranos‘un hayaletidir bir bakıma. Bedense Gaia‘dan bir parça. Bu ayrım karşıtlığımıza ikincil bir anlam katıyor. Ruh karşıtlığımızın eril tarafı, bedense dişi tarafıdır. Bu yüzden de ruh bedenin içine hapsolmuştur. Bir yandan da bedeni yönetmektedir. Şimdilik bu kısma fazla değinmeyeceğim, çünkü kadın-erkek karşıtlığı da ayrıca inceleyeceğim karşıtlıklardan olacak.

Şimdi izninizle kısa bir içe bakış seansı gerçekleştirmek istiyorum. Bedenden ayrı bir özne, bir akıl, bir ben üzerine kazı yapacağım. Bedenimizle aramızda daima bir mesafe olduğu açık. Ben adeta karargahına kurulu , bedenin içsel süreçlerinden bihaber, ancak kendine verilen raporlar doğrultusunda onu yöneten bir komutan. İçsel süreçlerden bihaber olmak, bence burası önemli. Bedende bilincimiz dışında süregelen faaliyetler, sindirim, dolaşım, hormonal değişimler. Bunlar bizi bedenimize yabancılaştıran, aramıza mesafeyi koyan temel faktörlerden biri. Bir diğeriyse dil sanırım. Acıktım dediğimde olan nedir? Beden, alışkanlıkları ve ihtiyaçları doğrultusunda birtakım uyarılarda bulunur. Mide asit salgılar, kan şekerinin düşmesine bağlı olarak takatsizlik meydana gelir vs. ve tüm bu süreçler bilinç düzeyimizde, ben acıktım ifadesiyle anlam bulur. Bedenimde bunca şey döndü ve ben acıktım, içsel süreçlerimizden bihaber olduğumuz gibi, aynı zamanda onun bize verdiği hisleri de dil sayesinde bir özneye tanımlamaktayız. Peki beden olmaksızın bir özne mümkün müdür? Bedenden ayrı bir “ben” düşünülebilir mi? Burada öznenin dilin bir dayatması olduğunu savını bir kenara bırakıyor, onu varsayıyor ve bedenden ayrı düşünülüp düşünülemeyeceğini sorguluyorum. Bu noktada İbn-i Sina’nın bizi davet ettiği bir düşünce deneyinin biraz genişletilmiş halini anmak istiyorum.

Yüksekçe bir yerden düşmekte olduğumuzu varsayalım, düşüşümüz esnasında, adeta sürtündüğümüz havanın etkisiyle ağır ağır duyularımızdan sıyrıldığımızı düşleyelim. Önce görme duyumuzu yitiriyoruz. Artık düştüğümüzü görmemekte, ama hala hissetmekte, bilmekteyiz. Ardından kulaklarımız, tad alma ve koklama duyumuz, dokunma duyumuz, ve uzam algımız kaybolsun. Artık düştüğümüzü hissetmiyoruz lakin belleğimizin yardımıyla bunu biliyoruz. Belleğimizi de kaldırırsak, bu da kaybolacak, hatta dille birlikte “ben” de yitip gidecek. Öznenin sabitliğini ve tutarlılığını sağlayan bellektir. Dil-dışı deneyimleri tanımlayamasak da, hala hiçbir eyleme konu olmayan, kendini kararlı olarak zamana yayamayan, çünkü bellekle birlikte zaman algısı da kayboldu, bir çekirdek özne olduğunu varsayalım- her ne kadar özne tanımıyla çelişik olsa da… Beden yitip gittiğinde kalan bir şey varsa, o her ne ise artık, bu ruh ve bedenin, birbirinden farklı tözler olarak karşıtlıklarını meşru kılacaktır. Lakin şimdilik beni ilgilendiren, bu karşıtlığın meşruiyetinden çok varlığı ve bunun düşün tarihine etkisi. Bedene dair algımızı nasıl etkilediği.

Beden ruhun hapisanesidir, ruh ölümsüz, bedense ölümlüdür. Hatta bir adım öteye gidelim, beden, oluşa gelişi, zamana tabi oluşu ve değişime açıklığıyla ölümün sebebidir. Ruhsa değişime tabi olmayandır ve bu yüzden ölümsüzdür. Adeta benin, bedenin ölümlülüğüne karşı ortaya koyduğu bir kalkandır. Ruh tüm erdemlerin kaynağıdır, o tanrısaldır, bedense kötülüklerin merkezidir. Ruh, evreni bilmek için bedene ihtiyaç duymaktadır.

Aziz Paulus kıvrak bir hamleyle ilk günahı tenle ilişkilendirmeden çok evvel Hellasta filizlenmeye başlamıştı bedenin acizliği ve kötülüğüne dair fikirler. Ruhun bedenden koparılışı, onun içine hapsoluşuyla birlikte bedenin hazları da kötülenir olmuştu. Beden aşılması gerekendi, hazzın bedeli acıydı, eril olan sadece kendi hazlarını meşru görüyordu. İlk günah, genel olarak tene yüklemekle birlikte, diğer taraftan da kadına ve kadın bedenine yüklenmiştir.

Toprağın dişiyle ilişkisi hemen tüm mitlerde ortaktır, bu üretkenlikle, yani doğumla bağlantılıdır. Bu yüzden ölüleri toprağa gömmek, rahme geri göndermek ya da ekmek cansız bedeni yeniden canlandırmak için en sık başvurulan yollardan biridir. Ölü beden bu rahimden yeniden doğacak ya da ekildiği toprakta yeniden filizlenecektir. Burada bir not olarak, kadının kendinden ya da doğaya bağlı yaratıcılığının-yani doğumun- erkeğin henüz bundaki rolünü bilmediği dönemlerde, kadına ve onun bedenine kattığı tanrısallığı da eklemek istiyorum. Apollon için inşa edilen delphoi tapınağında, yeraltına inen bir mağara vardır. Bu mağara Gaia’nın vajinasıdır. Bilgelik, ya da bilicilik güçleri aslında Gaia’dan gelmektedir.

Tarımın gelişmesiyle birlikte, toprağın kendiliğinden yaratım gücü gemlenmiş ve ehlileştirilmiş, insana tabi kılınmıştır, bunun kadına bakışta önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Dişil imge olan toprağın verimliliğinin kontrol altına alınması, kadının da kontrol altına alınmasını sağlamıştır, diğer taraftan şehirlerin oluşumuyla, doğadan ve onun tehditlerinden kopuş, yalıtılma da ruh ve beden karşıtlığını güçlendirmiştir. Akıl doğaya galebe çalmıştır.

İsa babasız doğmuştur, o mucize doğumdur. Bir erkeğe ihtiyaç duymadan bir rahimde varolmuştur. Tanrının bedenlenmesidir. Kutsal ruh kendi isteğiyle bedene bürünmüş ve insanlığın acılarını sırtlamıştır. İsa bedenlenmiş, bedene girmiş değil, bedenlenmiş ruh olarak, bir ruh-beden olarak tarihin gördüğü en büyük bilgedir. Yeniden göğe yükseldikten sonraysa ardında etini ve kanını bırakmıştır.

Beden tüketmek, yani yamyamlık, bedenin sahip olduğu güçleri içselleştirmek için uygulanan bir ritüeldir. Burada ruhun bedenin içinde hatta uzuvlarda olduğu fikrini görüyoruz, bir adım ötesi, sahip oldukları güçleri ele geçirmek için hayvanların çeşitli uzuvlarını yemek fikri de aynı motifi taşımaktadır.

.

.

Doğum, bir ölümdür aslında, cennetten düşmedir, rahimdeki yaşantının son bulması, ademle havvanın cennetten kovuluşuna benzer. Tamamen korunduğu emin beldede her türlü nimetin kendisine sunulduğu insan yavrusu, asla unutmayacağı cennetinden kovularak dünyaya düşer.

Bedenin anlamlanışına dair bir başka sorunsal da, ona bakışımızın belirlendiği kaynaklardır. Bedenin idealize edilmesi, görünümün standartlar kazanması, onu görme biçimlerimizin belirlenmesi. Buna bağlı olarak sadece güzel olanı görme biçimimiz değil, kusurlu olana dair normlarımız da belirlenmiş olur.

Nietzsche ve sonrasında foucault’da beden kendini bir savaş alanı olarak bulur. N’de diğer bedenlere ve iktidara karşı kendi için savaşırken F’da bu savaş iktidarın beden üzerine verdiği savaşa döner.

Günümüz dünyasında beden artık bir meta, fetiş haline gelmiştir.

Artık her beden, taşıdığı eklentilerle bir cyborgdur aslında. Dona Haraway bu cyborg kavramını kullanarak kadın-erkek kavram çiftinin karşıtlığını yapısöküme uğratmayı dener.

tanrılara görünmek için yapılan dövmeler, onlara benzemek için takılan mask ve sürülen boyalar artık sadece bedenin fetişleştirilmesi amacına hizmet eder hale gelmiştir.

Ölüler en büyük bilgelerdir. Belki yaşamın diğer boyutuna geçtiklerinden, belki salt ruha döndüklerinden belki de diğer ölülerle bir araya gelip kabilenin kökenleriyle içi içe olmalarından. Ya da tanrılarla birlikte olduklarından. Ama yadsınamayacak bir şey de şudur, onlar cennete, yani toprağın rahmine, bilginin ve bilgeliğin kaynağına geri dönmüşlerdir.


Devamını okumak için tıklayınız...
felsefe dükkanı
Arka plan resmi :
Tasarım: Meme-Dini