<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	>

<channel>
	<title>felsefe dükkanı</title>
	<atom:link href="http://www.meme-dini.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.meme-dini.com</link>
	<description>aslolan üsluptur...</description>
	<pubDate>Wed, 16 Dec 2009 13:11:53 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.7.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Pornografi ve Uygarlığın çöküşü - Yetimhane</title>
		<link>http://www.meme-dini.com/makale/pornografi-ve-uygarligin-cokusu-yetimhane</link>
		<comments>http://www.meme-dini.com/makale/pornografi-ve-uygarligin-cokusu-yetimhane#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 Dec 2009 13:11:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meme-Dini</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[avrupa]]></category>

		<category><![CDATA[aydınlanma]]></category>

		<category><![CDATA[felsefe]]></category>

		<category><![CDATA[heidegger]]></category>

		<category><![CDATA[kültür tarihi]]></category>

		<category><![CDATA[pornografi]]></category>

		<category><![CDATA[tarihin sonu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meme-dini.com/?p=123</guid>
		<description><![CDATA[İnsanlık tarihinin en acayip evlatları arasında yerimizi çoktan ayırttık. Bunun ötesi yazın tarihinde, ütopyalar ve distopyalar başlığı altında çoktan öngörülmüştü ancak içinde olduğumuz duruma düşeceğimizi kimse kestiremedi. Rahmetli Marx bile&#8230; Her şey kitabına uygun gidiyordu oysa; devrimler, manifestolar, ideolojiler, kuşaklar, medeniyetler çatışması, tarihin sonu, uygarlığın çöküşü, makinelerin krallığı&#8230; Sonra birden&#8230;
Hep merak etmişimdir; katı, totaliter bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlık tarihinin en acayip evlatları arasında yerimizi çoktan ayırttık. Bunun ötesi yazın tarihinde, ütopyalar ve distopyalar başlığı altında çoktan öngörülmüştü ancak içinde olduğumuz duruma düşeceğimizi kimse kestiremedi. Rahmetli Marx bile&#8230; Her şey kitabına uygun gidiyordu oysa; devrimler, manifestolar, ideolojiler, kuşaklar, medeniyetler çatışması, tarihin sonu, uygarlığın çöküşü, makinelerin krallığı&#8230; Sonra birden&#8230;</p>
<p>Hep merak etmişimdir; katı, totaliter bir o kadar da faşist rejimlerin çöküşünden sonra olanların nedenini. Doğrudur, bu rejimlerin örgütlü teşkilatları, güçlü yeraltı organizasyonları için zemin hazırlayacaklardır. Ekonomik olarak  çöküş kaçınılmazdır, zira rejim ve sistem yıkılmıştır. Bunlar kestirilebilir. Ama Porno? Oh no!</p>
<p>Yüksek ahlaklı idealist Alman gençliği, ilerici ve eşitlikçi Sovyet yoldaşları, onurlu ve soylu Japon oğulları ideolojileri çöker çökmez önce porno ve bununla bağlantılı olarak fuhuş sektörüne pompalanmışlardır. İşte bu benim için kestirilemez. Ha, bir Sibel Kekilli bin Helga&#8217;ya bedeldir o ayrı. Kültürel bir kıskançlığım yok yani. Neredeyse 18. yy&#8217;dan 20. yy&#8217;a dek felsefeye, özellikle de kıta felsefesine damgasını vurmuş Alman gençler ne olmuştur da namütenahi pompa yolunu seçmişlerdir.  İşte bu konu, benim için hala sırrını koruyor.</p>
<p>İşin garibi, porno sektörü günümüzde dağıtıcısı için hala karlı olmakla birlikte, üreticisine doğrudan para kazandırma rolünü neredeyse kaybetmek üzeredir. Gönüllü pornograflar, şekilli pornografilerle gönlümüzü eğlemektedirler. Amatör(amateur)  ruh, almış başını yürümüştür.</p>
<p>Bu fenomeni dejenerasyon diye adlandırıp kestirip atma taraftarı değilim. Ulusal kimlik sorunu haline getirmeye de çok sıcak bakmıyorum açıkçası. (cermenler ve caporlar uç insanlardır vs.) O yüzden analizimi bir başka yöne kaydıracağım.</p>
<p>Son 100 yıldır filozofların dillerinden düşürmediği &#8220;tarihin sonu&#8221; denilen şey nedir? Bu kavramın ortaya çıkışı aslında bir başka kavramla da yakından bağlantılıdır. Kriz kavramı&#8230; Şimdiki anlamında ve yoğun kullanımının ilk kez yine bir Alman olan Heidegger&#8217;de sıklıkla rastlandığı bu kavramın izlerini aslında çok daha gerilerde bulmak mümkün. Hatta çok da zorlanmadan takibimizi modernizmin babası sayılan Descartes&#8217;a dek sürdürebiliriz.</p>
<p>İki sorumuz var şu an. Özelde batı uygarlığı genelde dünya nasıl bir krizin içindedir? Dscartes ve ardılları ne yapmışlardır da böyle bir krize neden olmuşlardır. Aslında ikinci sorumuz çok doğru konumlanabilmiş bir soru değil. Zira kendi çağlarında bile yeterince tanımamamış bir filozoflar grubunun bir şeyler söyleyip ya da yazıp bir uygarlık krizine yol açmış olduuklarını, en azından bunun tek saiklerinin onlar olduğunu düşünmek saflık olacaktır. Belki şunu söylemek daha doğru: Descartes ve ardılları bir kriz olasılığının ya da krizin, okuru, yorumcusu, tanığı ve çocuklarıydılar. Bu açıklamadan sonra analizimize ilk sorumuzdan başlayabiliriz.</p>
<p>Yakın zamana kadar bizim de kafamızda &#8220;dark age-karanlık çağ&#8221; diye yer etmiş olan Avrupa orta çağının aslında pek de öyle olmadığı, hatta Avrupanın neredeyse en entelektüel zamanları olduğu artık açıktan konuşulabilmektedir. En ince detaylara dair boğucu Skolastik tartışmalar Avrupanın dilini-dillerini öz-aydınlanması için bilemiştir.  Nice Zweiglar harcamış olan Panavrupa idealinin de o zamanlar olabilecek en makul &#8220;birlikle&#8221; sağlandığını görürüz. Katolik birliği&#8230; Arap-Türk İslam medeniyetiyle çevrelenip sınırlanmış Avrupa Katolik Birliği, birlik kelimesinin anlamını da yansıtırcasına, kapalı bir kutu, bir aile gibidir.  Arada kardeşler birbirlerinin kıçlarını tekmelese de hepsi babanın koruması ve gözetimi altındaydı. Uluslararası iktidarın temsilcisi kiliselerdi. Bunları yazarken aklımın bir köşesinde de Thomas Moore var. Bu ütopyacının reform mücadeleleri esnasında katolik kilisesi yanında yer aldığını öğrendiğimde hayli şaşırmıştım. Ya da özgürlük fikrini gerek kişisel düzeyde gerek bir hümanist olarak insanlık adına savunmayı asla elden bırakmayan Rotterdamlı Erasmus&#8217;un açık bir biçimde reform yanlısı olarak kendini göstermeyişi şaşırtmıştı beni. Ancak sonradan düşününce, Avrupanın dikenüstü birliğinin korunmasından başka bir şeyi gözetmediklerini anlamıştım. Katolik kilisesi olası Avrupa Birliğinin tek teminatıydı.</p>
<p>Freud, kahramanın asıl işlevinin Babayı yenmek olduğunu söyler. Şayet tam olarak böyle dememişse bunu benim sözüm olarak tarihe not düşünüz. Yazının devamında Avrupanın baba katlinin sonuçlarına ve Avrupanın kahraman oluşunun bedelini dünyanın nasıl ödediğini inceleme devam edeceğiz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meme-dini.com/makale/pornografi-ve-uygarligin-cokusu-yetimhane/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Felsefecinin gündüz düşleri</title>
		<link>http://www.meme-dini.com/makale/felsefecinin-gunduz-dusleri</link>
		<comments>http://www.meme-dini.com/makale/felsefecinin-gunduz-dusleri#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 Dec 2009 10:50:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meme-Dini</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[Anlam]]></category>

		<category><![CDATA[felsefe]]></category>

		<category><![CDATA[metin]]></category>

		<category><![CDATA[türk felsefesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meme-dini.com/?p=120</guid>
		<description><![CDATA[Yüzleşme ve yabancılaşma&#8230;
Ele alacağım konu bağlamında iki kardeş kavramdır bunlar. Aslında biraz da burada daha önce sıklıkla dile getirilmiş bulunan bir serzenişin, şikayetin ya da özeleştirinin de olası yanıtlarından en bilinenidir. Neden felsefeyle ilgilen/e-miyoruz? Neden bunca heyecanla başlayan iyi niyetli çaba kendi yarınını ilgisizlikle cezalandırıyor?
Bu soruların içerdiği gizil anlam, felsefeyi biliyor olduğumuzdur. Felsefeyle ilgilenmek dediğimizde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yüzleşme ve yabancılaşma&#8230;<br />
Ele alacağım konu bağlamında iki kardeş kavramdır bunlar. Aslında biraz da burada daha önce sıklıkla dile getirilmiş bulunan bir serzenişin, şikayetin ya da özeleştirinin de olası yanıtlarından en bilinenidir. Neden felsefeyle ilgilen/e-miyoruz? Neden bunca heyecanla başlayan iyi niyetli çaba kendi yarınını ilgisizlikle cezalandırıyor?<br />
Bu soruların içerdiği gizil anlam, felsefeyi biliyor olduğumuzdur. Felsefeyle ilgilenmek dediğimizde aklımıza gelen bir dizi, pamuk helva imgenin tam da <em>felsefeyle ilgilenmek</em> deyimini karşıladığına inanmak demektir. Belki de burada akademi boyunca 4 yıl ense kökümüzü bırakmamış olan &#8220;felsefe nedir?&#8221; sorusunu bir başka kılıkla yineliyor olacağım. Ancak bu kılık kesinlikle günün modasına uygun, hatta biraz baştan çıkarıcı biraz da çıplak olacak.</p>
<p>Felsefe dediğimizde aklımıza gelen ilk şey düşünmektir. Şimdilik ilgi alanıma girmediği için, bahsettiğim düşünme ediminin soru sormak/yanıt vermek, eyleme geçmek gibi detaylarına girmeyeceğim. &#8220;Nasıl bir düşünmek&#8221; ya da &#8220;düşünmek/düşünüyor olmak nedir&#8221; giibi soruların ve bunlara bağlı varsayımların üzerini örtüp yoluma devam edeceğim. Bu düşünme ediminin sonundaysa-burada bir sıçrama ve genelleme yaptığımı kabul ediyorum- düşünüleni ifade etmek gelir. Bunun da en kaba tabirle iki biçimi vardır. Söz ve metin. İnsanın kendini ifadesinin, bildirişimin iki temel yoludur bunlar. Ancak aralarında pek çok farktan bir tanesi, felsefeyle ilgilenmek, felsefeci olmak adına asal önem taşır.</p>
<p>Düşünme eyleminin ve sözün bir ortaklığı vardır. İkisi de &#8220;şimdi ve burada&#8221; özneyi içerir. Bu da içerilen özneyi dayatılan anlamın teminatı haline getirir. Kullandığım başlık da bir anlamda bunu ifade etmek amaçlıdır. Yazıya dökülmemiş her düşünce, felsefecinin gündüz düşleri nispetindedir. Eksiltilidir. Anlamı asla varolmayacağı bir sonraya ertelenmiştir. monolog ya da diyalog biçiminde olsa bile büklümleri dilin kendiliğindenliğinden uzaktır. En önemlisi de, gerçek bir yüzleşmeyi içermez.</p>
<p>Oysa metin, her ne kadar bir yazarı olsa da, onun dışında kendi öznesini yaratır. Zira anlamı dayatan &#8220;şimdi ve burada&#8221; metne eşlik etmez. Bir bakıma o da anlamını kendi varolduğu uzamlara sonsuzca erteleyen metnin bir yorumcusudur. Olası yorumlarından en meşrusu bile diyemeyeceğimiz türden bir yorumcu hem de. Yazar, artık yabancısı olduğu, kendine ait olmayan bir metinde kendi gündüz düşleriyle yüzleşmektedir. Aynı zamanda kendi yorumlarından yazım anında askıda kalanı itibariyle kendi felsefesiyle de yüzleşmektedir.</p>
<p>Bir felsefeci, yazmak zorundadır. Felsefe metinle yapılır. Felsefe metinle girilen bir hesaplaşma deneyimidir. Biraz daha ileri gidersek belki de bir okuma biçimidir. Bu kuma kavramının içine yazma edimini de dahil ediyorum. Yazmak çok zaman bir yeniden okumaktır.</p>
<p>Yazmaya başladığımızda, Türk felsefesi de kendini yetiştirmeye ve yeşertmeye başlayacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meme-dini.com/makale/felsefecinin-gunduz-dusleri/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Mary and Max - Asperger Sendromu - Psikiyatrinin zorbalığı</title>
		<link>http://www.meme-dini.com/anlam/mary-and-max-asperger-sendromu-psikiyatrinin-zorbaligi</link>
		<comments>http://www.meme-dini.com/anlam/mary-and-max-asperger-sendromu-psikiyatrinin-zorbaligi#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Dec 2009 10:19:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meme-Dini</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Anlam]]></category>

		<category><![CDATA[animasyon]]></category>

		<category><![CDATA[asperger sendromu]]></category>

		<category><![CDATA[delilik]]></category>

		<category><![CDATA[psikiyatri]]></category>

		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>

		<category><![CDATA[sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meme-dini.com/?p=116</guid>
		<description><![CDATA[Önce mağaralar vardı, karanlık ılık ve nemli sığınaklar. Rahim kadar karanlık, nemli ve ılıktılar. Sonra Platon geldi ve mağaranın dışına davet etti bizi. Sonrasıysa malum. Göksel babalar, melekler, şehirler, kalabalıklar, gürültü, beton, çelik, mikrop, oğuzlar, uygurlar, peçenekler&#8230;
Ruhbilimciler ilkel korkularımıza ya da davranış bozukluklarımıza yaklaşırken, onların günümüz toplumundaki güvenli durumumuza pek de uymayan daha tekinsiz bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Önce mağaralar vardı, karanlık ılık ve nemli sığınaklar. Rahim kadar karanlık, nemli ve ılıktılar. Sonra Platon geldi ve mağaranın dışına davet etti bizi. Sonrasıysa malum. Göksel babalar, melekler, şehirler, kalabalıklar, gürültü, beton, çelik, mikrop, oğuzlar, uygurlar, peçenekler&#8230;</p>
<p>Ruhbilimciler ilkel korkularımıza ya da davranış bozukluklarımıza yaklaşırken, onların günümüz toplumundaki güvenli durumumuza pek de uymayan daha tekinsiz bir dönemdeki atalarımızdan ödünç alınmış oldukları ya da aksine içinde yaşadığımız şehir ve toplumların karmaşıklığına karşı naif tinlerimizin doğal tepkileri oldukları yönündeki perspektiflerle konuyu ele alma eğilimindedirler. Bu perspektife göre, ilkel atanın &#8220;savaş ya da kaç&#8221; taktiği yaşadığımız kültürün karmaşık iletişim ağları için fazla basit görünmektedir. İşte bu basitlik ve karmaşıklık arasındaki uyumlanma sorunu ya da diyalektik sahip olduğumuz ruhbilimsel gerilime yol açar. Bu durumda en başta modern toplum içinde yaşamayı ve doğru davranmayı öğrenmek gerekir. Diğer bir deyişle normal olmak gerekir. Zira modern toplumun ve kültürün varlığını teminat altına alan ya da meşruiyetini sağlayan şey normlardır, yasalardır, moral ilkelerdir.</p>
<p>Bu şehrin sakinleri olarak, pek azını tanıdığımız 15 milyona yakın insanla pek çok alanı ortak paylaşıyoruz. Başka bir söyleyişle 15 milyon yabancıyla omuz omuzayız. Onca kötücül olaya, suça vs.ye rağmen güvende olduğumuz illüzyonuyla kalabalık caddeleri ense kökümüzde yabancılarla arşınlıyoruz. Aklımızın bir köşesinde bu yabancılardan herhangi birinin bir anda dönüp yumruğunu o ense köküne indirebileceği fikri olsa muhtemelen adımlarımız şimdiki kadar kendinden emin olamazdı. İşte normlar ya da normallik derken kastettiğim şey, bu uç eylemlerden başlayıp, karşımızdakinin gözlerine uzun süre bakmamak, konuşurken küfretmemek, yerlere çöp atmamak gibi daha sakin alanlara dek uzanan bir yelpazede konumlanır. Peki tüm bunların konumuz ya da başlığımızla ilgisi nedir?</p>
<p><a title="Asperger sendromu hakkında bilgi için tıklayın." href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Asperger_sendromu" target="_blank">Asperger sendromu</a> ya da isimlendirilmiş diğer psikiyatrik anomaliler, bir biçimde sahiplerinin bu normlara uyamadığını, onları anlamlandıramadığını ya da öğrenemediğini de ifade eder. Paragrafın başındaki linke tıklayıp asperger sendromunun semptomlarını okuyun. Bir kısmını kendinizde de bulacağınızdan eminim. Hatta bulduğunuz şeyler belki bazılarınızı endişeye de düşürebilecektir. Bu noktada ölçü, sözü geçen semptomların yaşam kalitenizi ne kadar düşürdüğü olacaktır muhtemelen. Sizi yaşayamaz hale getiriyorsa ya da davranışlarınızın birinci elden sorumluluğunu almanızı engelliyorsa, endişelerinizde haklı da olabilirsiniz. Aslına bakarsanız böyle değilse de çok rahatlamayın, zira bu tip sendromlarda ana etkiler farklı yaşlarda ya da farklı olayların tetiklemesiyle ya da travmalarla da ortaya çıkabiliyor. Burada farketmemiz gereken nokta, bunların sıradan ve &#8220;doğal&#8221; insan davranışlarının uç noktalara sürüklenmiş halleri oluşudur, daha radikal bir deyişle de toplumla iletişimimiz boyutunda oluşudur. En sivri psikotizm örneklerinde dahi, toplumu varsaymadan &#8220;deliliği&#8221;, ne davranışsal ne  içsel boyutta, tanılayamayız.</p>
<p>Bir de adlandırma sorunsalı var tabi. Eskilerin deyişiyle &#8221; ad varlığın özünü taşır&#8221; - ki bu durumda varoluşun da kendisidir. Nevrozlarla ilgili iki şey söyleyebiliriz. Ya tamamen modern çağın ürünüdürler, ya da ismini öğrendiğimizden beri nevrotik olma hevesimiz de arttı. Bir bakıma her ikisi de doğrudur. Nevroz bir modernizm çilesidir, zira özellikle sanayi devriminden sonra şehirlerimiz &#8220;savaş ya da kaç&#8221; taktiğinin uygulanmasını yasaklayan savaş alanlarına döndü, doğrudur hevesimiz de arttı, zira adı konan tespit edilebilir hale gelir. Bir kısım dışavurumu bir isimle tanıladığınız anda o dışavurumlardan herhangi biri diğerlerini tetiklemeye başlar. Yeni isim ve işaret ettiği durum meşrulaşır. Bu açıdan nevroz insanların varlığını kabullenip kendilerinde aradıkları bir şey haline gelmiştir.</p>
<p>Yukarıda andıklarımızın bir de tedavi boyutu var, örneğin psikanaliz. Freud bu kavramla bir taraftan ciddi tepki alırken, diğer taraftan da büyük klinik başarılar kaydetmiştir. Bu başarıların ardında yatan temel neden, tekniğin mükemmelliğinden ziyade sürpriz saldırı etkisi olmuştur. Artık psikanalistin, psikoterapistin, psikiyatristin vs. divanındaki hasta bir taraftan danışma sürecine tabi olurken diğer taraftan da bunu kurgulamakta, üst-katmansal bir yaşantı olarak yeniden deneyimlemektedir. Çünkü artık süreç aşikardır. Danışan kendisine adını bildiği bir tanı, isim, etiket istemektedir. Bunu alınca da mutlu olmakta, durumu istatistikleşerek meşru hale gelmektedir. Yaşamanın zor olduğu bu toplumda yaşamamak için geçerli nedenleri vardır artık. Üstelik bunlar tüm tıp, bilim, hukuk, aile, kültür camiasının dahası tüm islam aleminin kabul edeceği nedenlerdir.</p>
<p>Psikiyatrist, normal bir yaşamın temsilcisi olarak aslında devasa bir iktidar imgesidir de. Bilgi iktidarin en büyük gücüdür ve danişman sözde buna sahiptir. Danışanın kişiliğinin sırlarına. Onu normale dönüştürecek sihire ve büyüye. Zaten o aslında ilk gençliğinden beri bunu istemektedir. Psikoloji ya da psikiyatri okumak istemiştir çünkü bu sihre sahip olarak o da içinde olduğu yaşamın kendisine dayattığı iletişimsel zorluklardan büyüyle sıyrılmak ister. Şimdi kendi meşru ve normatif konumundan, kendisiyle aynı acıdan kurtulmak isteyen danışanına sihrinden bir parmak sunmaktadır. Normal olanın temsilcisi olmak onun söylemlerini, bilgiçliğini ve yaklaşımlarını meşrulaştırır. (normalin temsilcisi ve bilgiçlik kavramları ilkelden ve disiplinin ilkeleri gereği reddedilebilir görünse de, bu yazının boyutunu aşacak bir tartışmayla meşrulaşacaktır)</p>
<p><strong>&#8220;olduğum şeyden memnunum ve değişmek istemiyorum&#8221; </strong></p>
<p>Max, &#8220;olduğum şeyden memnunum ve değişmek istemiyorum&#8221; diyor filmde. <a title="film hakkında bilgi için tıklayın." href="http://www.imdb.com/title/tt0978762/" target="_blank">Mary and Max</a>, pek çok yönden övgüye layık, üstelik oldukça da keyifli bir seyirlik. Hepinize tavsiye ederim, filme ulaşamayanlara yardımcı da olabilirim. Yukarıda yazdıklarımı da bu film vesilesiyle yeniden düşünme imkanı buldum. Bir kez daha,tanılanmış vakaların toplumla yaşadıkları, sözde hastalıklarından daha meşru gerilimlerinde nasıl davranılması gerektiğine dair fikirlerimi gözden geçirme imkanı buldum. Bir kez daha, ellerinde &#8220;doğru ve konforlu bir yaşamın sırrıyla&#8221; dolaştığını sananları lanetlemektense onlara acımak gerektiğini hatırladım. Bir kez daha onlardan biri olduğumu anımsadım. !0 dk.lık bir duyarlılık krizinden sonraysa, her ne idiysem o olmaya geri döndüm, zira ben de &#8220;olduğum-u sandığım- şeyden memnunum ve değişmek istemiyorum&#8221;.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meme-dini.com/anlam/mary-and-max-asperger-sendromu-psikiyatrinin-zorbaligi/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Sel felaketi, Nesin Vakfı ve Ali Nesin&#8217;in çağrısı&#8230;</title>
		<link>http://www.meme-dini.com/kategorisiz/sel-felaketi-nesin-vakfi-ve-ali-nesinin-cagrisi</link>
		<comments>http://www.meme-dini.com/kategorisiz/sel-felaketi-nesin-vakfi-ve-ali-nesinin-cagrisi#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Sep 2009 08:01:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meme-Dini</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[Matematik]]></category>

		<category><![CDATA[sosyal dayanışma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meme-dini.com/?p=114</guid>
		<description><![CDATA[Korotonomedya(http://korotonomedya.net) mail grubuna düşen mailden alıntıdır.
Sevgili Dostlar,
Kotumserlige kapilmaca yok.
Hayat bir mucadeledir. Bu sel felaketini de bu mucadelenin bir parcasi
olarak degerlendirip eski gunlerimize donmek icin canla basla, askla
sevkle calisacagiz. Eskisinden daha da guzel bir vakif yapacagiz.
Yarin cok daha kotu bir sel felaketi bekleniyormus. Nasil mumkunse!
Elimizden geldigince hazirlaniyoruz.
Kucuk cocuklarimizi anneleriyle birlikte Istanbul&#8217;daki evlerimize
yolladik. Vakif&#8217;ta sadece eli is [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Korotonomedya(http://korotonomedya.net) mail grubuna düşen mailden alıntıdır.</p>
<p><span>Sevgili Dostlar,</p>
<p>Kotumserlige kapilmaca yok.</p>
<p>Hayat bir mucadeledir. Bu sel felaketini de bu mucadelenin bir parcasi<br />
olarak degerlendirip eski gunlerimize donmek icin canla basla, askla<br />
sevkle calisacagiz. Eskisinden daha da guzel bir vakif yapacagiz.</p>
<p>Yarin cok daha kotu bir sel felaketi bekleniyormus. Nasil mumkunse!<br />
Elimizden geldigince hazirlaniyoruz.</p>
<p>Kucuk cocuklarimizi anneleriyle birlikte Istanbul&#8217;daki evlerimize<br />
yolladik. Vakif&#8217;ta sadece eli is tutan gencler kaldi.</p>
<p>Gormeden anlasilmaz ama felaketin boyutlarini anlatmaya calisayim.</p>
<p>Su anda camurdan bir vakfimiz var desem abartmis olmam.</p>
<p>Bodrum kat bastan asagi, giris kati bir bucuk metre kadar su altinda kaldi.</p>
<p>Bahcedeki su dune kadar boyu asiyordu.</p>
<p>Simdi suyu gitti diz boyu balcigi kaldi. Cizmeyi birakmadan ayaginizi<br />
balciktan kurtarmaniz zor. Selin surukledikleri meyve agaclarinin<br />
arasina takilmis, agaclari egmis, kocaman bir bariyer olusturmus. O<br />
yemyesil bahceden geriye eser kalmadi. Coluk cocuk hep birlikte o kadar<br />
da cok emek vermistik ki&#8230;</p>
<p>Hayvanlarimiza yem icin ektigimiz onlarca donum tarla batakliga dondu.</p>
<p>Seralarimiz kimbilir nerelerdeler.</p>
<p>Komsu haradaki onlarca at boguldu. Muhtesem atlardi. Hep birlikte<br />
kosmaya basladiklarinda zemini zangir zangir titretirlerdi.</p>
<p>Cocuklarimiz, o atlari kucucuk boylariyla citin ustunden uzanarak,<br />
bahceden kopardiklari tutam tutam cimlerle beslerlerdi. Minicik ellerle<br />
atlarin koca koca dislerini yanyana gormenin keyfine doyum olmazdi &#8230;<br />
Baskalarina para kaynagi olan o atlar bizim nese kaynagimizdi. Gitti<br />
gider canim atlar.</p>
<p>Tiyatro salonumuz taninmaz halde. Su anda icine bile girilemiyor.</p>
<p>Mutfagimiz kullanilmaz durumda, icine zor giriliyor.</p>
<p>Camasir makinalari, bulasik makinalari, kurutma makinasi, buzdolaplari,<br />
firinlar, sogutma depolari, kalorifer kazani&#8230; Medeniyet namina ne<br />
varsa yok oldu.</p>
<p>Et stogumuz perisan. Kokusmadan gommek gerekiyor. Ama nereye? Her yer<br />
balcik.</p>
<p>Su, elektrik, telefon, internet kesik elbet.</p>
<p>&#8220;Dereboyu&#8221;ndaki evime uzun sure ulasamadik. Aziz Nesin&#8217;in en onemli<br />
notlari oradaydi. Sel, agac kutugunden karavana kadar, ne bulmussa onune<br />
katmis tum siddetiyle akiyordu. Neyse ki ev yikilmadi ve notlara bir sey<br />
olmadi. Mucize diyesim geliyor.</p>
<p>Kullanilmaz hale gelen koltuk, kanape, yatak yorgandan ya da tamamen<br />
suya gomulen elbise depolarimizdan soz etmiyorum bile.</p>
<p>Bitirmek uzere oldugumuz &#8220;Sanatci Evi&#8221; perisan. Yeni bastan yapacagiz.</p>
<p>Kitap depolarindaki on binlerce liralik Aziz Nesin kitabi mahvoldu.</p>
<p>Aziz Nesin&#8217;in yillarca biriktirdigi gazete koleksiyonunun buyuk bir<br />
kismini ciltletmistik. Buyuk olcude parasizliktan ama bir miktar da<br />
ihmalkarliktan ciltletemedigimiz binlerce gazete hamur oldu. 1976&#8242;nin<br />
Politika gazetelerini gordum. Icim acidi.</p>
<p>Mezunlar dahil butun buyuk cocuklarimiz Vakf&#8217;a geldiler. El birligiyle<br />
Vakf&#8217;i temizlemeye calisiyorlar.</p>
<p>Felaketin boyutunu anlamak icin gormek, yasamak lazim.</p>
<p>Iki tesellimiz var:</p>
<p>1) Hicbirimize bir sey olmadi.</p>
<p>2) Aziz Nesin&#8217;in butun arsivi kurtarildi. Cocuklarimizin ilk aklina bu<br />
notlar gelmis. 3000 dolayinda dosya&#8230; Inanilmaz bir surat ve<br />
imrenilecek bir isbirligiyle cocuklar butun dosyalari su basmadan<br />
kutuphaneden ikinci kata cikarmislar. Sabahin korunde uykularindan<br />
firlayip&#8230; Cocuklarimizin kimisi haylaz kimisi yaramaz kimisi soz<br />
dinlemez olabilir, ama hic gormedikleri Aziz Dede&#8217;lerinin notlarinin ilk<br />
kurtarilacak esya oldugunu biliyorlar&#8230; Egitim iste boyle bir sey olmali.</p>
<p>Her seye karsin iyimserligimizi elden birakmayacagiz ama. Surekli<br />
ileriye bakmaya and ictik. Mucadeleye devam!</p>
<p>Sevgili Dostlar,</p>
<p>Nesin Vakfi&#8217;nin ana binasini depreme karsi guclendirmek gerekiyordu. Bu<br />
sel felaketiyle birlikte binanin zemini daha da zayiflamistir. Binayi<br />
guclendirmenin maliyeti 350-400 bin lira arasinda. Sel felaketi<br />
dolayisiyla zararimizin da (insan gucunu saymazsak) 250 bin TL dolayinda<br />
oldugunu saniyorum. Bizim boyumuzu fersah fersah asan meblaglar bunlar.<br />
En zor zamanlarimizda hep yanimizda olan sizlerden butcenize gore bir<br />
katki bekliyoruz. Internetten bagis icin:<br />
<a href="https://secure.cs.bilgi.edu.tr/nesinvakfi/bagis.php." target="_blank">https://secure.cs.bilgi.edu.tr/nesinvakfi/bagis.php.</a> Banka hesap<br />
numaralarimiz asagida.</p>
<p>Cok tesekkurler.</p>
<p>Sizlere ve gelecege inancimiz sonsuz.</p>
<p>Hepimizden sevgiler, saygilar.</p>
<p>Ali Nesin (<a href="http://www.nesinvakfi.org/" target="_blank">www.nesinvakfi.org</a> &lt;<a href="http://www.nesinvakfi.org/" target="_blank">http://www.nesinvakfi.org/</a>&gt;)</p>
<p>*TL hesaplari:*</p>
<p></span></p>
<p>Sevgili Ali Nesin&#8217;in ilettiklerinin üzerine söze gerek yok. Yardımlarınız için gerekli bilgileri vakıftan alabilirsiniz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meme-dini.com/kategorisiz/sel-felaketi-nesin-vakfi-ve-ali-nesinin-cagrisi/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bellek ve Varoluş / Hatırlıyorum, Öyleyse Varım!</title>
		<link>http://www.meme-dini.com/anlam/bellek-ve-varolus-hatirliyorum-oyleyse-varim</link>
		<comments>http://www.meme-dini.com/anlam/bellek-ve-varolus-hatirliyorum-oyleyse-varim#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 20 May 2009 21:17:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meme-Dini</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Anlam]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[bellek]]></category>

		<category><![CDATA[descartes]]></category>

		<category><![CDATA[felsefe]]></category>

		<category><![CDATA[ibni sina]]></category>

		<category><![CDATA[varlık]]></category>

		<category><![CDATA[varoluş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meme-dini.com/?p=106</guid>
		<description><![CDATA[Descartes, nihayetinde &#8220;Cogito, Ergo sum&#8221; önermesini bize armağan ettiği düşünme seanslarında, felsefe için bir temel başlangıç noktası, şüphe götürmez, &#8220;açık ve seçik&#8221; bir bilgi aramak için yola çıkmıştır. Dönemin dinamikleriyle de gayet  ilintili bu arayışta, öncelikle tüm bilgilerini sarsan bir şüpheyle başlamıştır yolculuğuna. Aradığı sarsılmaz bilgi, üstüne her şeyi yeniden inşa edeceği bir aksiyom(belit) olarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Descartes, nihayetinde &#8220;Cogito, Ergo sum&#8221; önermesini bize armağan ettiği düşünme seanslarında, felsefe için bir temel başlangıç noktası, şüphe götürmez, &#8220;açık ve seçik&#8221; bir bilgi aramak için yola çıkmıştır. Dönemin dinamikleriyle de gayet  ilintili bu arayışta, öncelikle tüm bilgilerini sarsan bir şüpheyle başlamıştır yolculuğuna. Aradığı sarsılmaz bilgi, üstüne her şeyi yeniden inşa edeceği bir aksiyom(belit) olarak kullanılacaktır.   Euklides&#8217;in geometride yaptığını, felsefede yapmak istemektedir Descartes.</p>
<p>Dış dünyaya dair en temel algıları da dahil olmak üzere her şeye karşı işleyen metodolojik bir şüpheyle, sahip olduğu tüm bilgiler arasında en &#8220;açık ve seçik&#8221; olanını bulabilmek için ciddi bir eleme sürecinden geçmiştir. Burada küçük bir es verelim. Zira felsefeye dair bu türden anlatılarda, genelde sürece dair kısımlar yanıltıcıdır. Kendi izlediği yola dair anlatıyı kuran yolun izleyicisi olsa dahi, anlatısını didaktik bir biçimde yeniden kurar. Aslında süreç tam olarak böyle adım adım işlemez. Descartes örneğini ele alırsak, muhtemelen kendisi tek tek tüm bilgilerini bir elekten geçirerek köke doğru adım adım inmemiştir. Daha detaylı söyleyecek olursak, hımm bunlar gözlerim, bana şeylerin nasıl göründüklerini gösteriyorlar, ama suyun içine soktuğum çubuğun görüntüsünü olduğundan farklı göstererek beni yanıltıyorlar, demek ki onlara gğvenemem&#8230; bzzzzzT!! Gözler elendi! gibi bir süreci muhtemelen Descartes yaşamamıştır. Ama sistemini nasıl oluştrduğunu bize anlatırken, belli kaygılardan dolayı, adım adım ilerlemek durumundadır.  Verdiğimiz esi burada sonlandırırsak:</p>
<p>Descartes, kendisine verili olan, o güne dek öğrenmiş bulunduğu her şeyi sorgulayarak geriye doğru gitmiş ve sonunda kendisinden hiçbir şüphe edemeyeceği, açık ve seçik bir bilgiye, bir başlangıç noktasına ulaşmıştır. Bu bilgi, şüphe eden öznenin varlığına dairdir. Başka her şeyin varlığından şüphe edebilse de, bu şüpheyi geliştirebilen ya da bu uslamlamaları yapan kendi varlığından asla şüpheye düşemeyeceğini farkeder Descartes. Her türlü aldanma, aldatılma, yanılma senaryosunda bile, yanılan bir ben, özne, önsel olarak varsayılmaktadır. Düşünen özne bu açıdan kendini inkar edemez, zira tüm bunları o düşünmektedir.</p>
<p>Buraya kadar bahsttiklerimi anlayamadıysanız endişeye kapılmayın, zira döneminde de Descartes&#8217;in &#8220;düşünüyorum, o halde varım&#8221; önermesi, pek de öyle &#8220;açık seçik&#8221; anlaşılamamış olacak ki, farklı versiyonlarla ti&#8217;ye de alınmış. Konuyu hem biraz daha geriden hem de bizden bir filozofun önerdiği bir düşünme deneyiyle daha anlaşılır hale getirmeye çalışalım. İbn&#8217;i Sina&#8217;dan bahsediyorum. Şöyle bir düşünme deneyi önerir İbn&#8217;i Sina:</p>
<p>Oldukça yüksek bir yerden düştüğümüzü varsayalım. Yüksek bir yer diyorum zira biraz uzunca sürecek bu düşüş. Şimdi zor kısım başlıyor. Düşüşümüzün yarattığı esintiyle birlikte yavaşça tüm duyularımızdan sıyrıldığımızı düşüneceğiz. Önce gözlerimiz, artık düştüğümüzü görmüyoruz, şimdi kulaklarımız, artık duymuyoruz da, ardından kokular tad ve tenimiz, ve diğer algılarımız. Şimdi düşüşümüze dair hiçbir bilgi yok elimizde. (denge algısını sağlayan iç kulağınızı rüzgara kaptırmayı unutmadıysanız tabi). Artık dış dünyaya ya da bedensel anlamda iç dünyamıza dair hiçbir algımız ve eşzamanlı bilgimiz kalmamıştır. Ancak hala kendi varlığımızı algılayabilmekte ve bilmekteyiz. İşte descartes&#8217;in kastettiği de buna benzer bir şeydir. Öznenin bilgisi, buna bağlı olarak varlığın(kendi varlığımızın) bilgisi de kendiliğinden, kendinde, kndinden, inkar edilemez, apaçık ve seçik, sezgisl bir bilgidir.</p>
<p>Biz burada durmayıp konuyu biraz daha analiz edelim. Öznenin kendisine dair iki tür bilgi tanımlayalım önce. Biri dikey, diğeri yatay. Diğer bir deyişle biri eşzamanlı diğeri artzamanlı ya da biri tarihsel, diğeri şimdinin bilgisi. Varlığımıza dair bilgi aslında sadece şu anı içermez. Bizim özneye dair bilgimiz aslında tarihseldir. Değişen her şeyin içerisinde değişmezmiş gibi kalan özne(her şeyi algılayan ben) nin varlığı aslen bellekle teminat altına alınmıştır. Belleği varsaymadan bir özneden sözedebilmek ne kadar mümkün biraz bunu araştıralım. Aslında burada işe yine algılama ve düşünme süreçlerimizen başlayabiliriz. Nöronlar arasındaki biyokimyasal aktarımları ve bunların hızını düşündüğümüzde, aslında bir miktar gecikmeyle algılıyoruz her şeyi. Gözümüze değen ışıkla, zihnimizin bunu anlamlandırma zamanı arasında doğal bir fark var. Yani aslında çevremizde olup bitenlerin zamanını ve bizim onları algılama zamanımızı birarada düşündüğümüzde biraz geçmişte yaşadığımızı çıkarsamak zor olmayacaktır.</p>
<p>Şimdi bir başka uslamlama: Birbirinin ardından gelen iki an ya da iki saniye düşünelim. Art ardalıklarından dolayı, önce birini sonra diğerini algılıyoruz. Muhtemelen biri diğerinin nedeni. Bir biçimde bu ikisini birbiriyle bağlantılı anlamlandırabilmemiz için ikinciyi algıladığımızda ilkini de biliyor olmamız lazım. İşte bu bilgiyi bizim için koruyan yapıya ya da işleve &#8220;bellek&#8221; diyoruz. Yani burada bellek derken kastettiğim tek şey, zihinsel fotoğraf albümümüz değil.</p>
<p>Öznenin dikey bilgisi, içerisinde kimliği de içerir. Her biçimde öznenin bilgisini bir andan diğerine taşıyan ve onun değişmezliğini yaratan bellektir. Eğer belleğimiz olmasaydı, tamamen &#8220;durumsuz&#8221; varolanlar haline gelecektik. Sadece - tabi o da mümkünse - tek bir andan ibaret olacaktık. Kendimize ve kendiliğimize dair bilgimizin, birbirini izleyen anlar bağlamında kaynağı, daha da önemlisi onun değişmezliğinin bilgisinin kaynağı bellektir. İbn&#8217;i Sina&#8217;nın örneğine dönersek, hala düşüyor olduğumuzun, bir zamanlar düşmüyor olduğumuzun, bilmemkaç yıldır yaşıyor, hatta bu deneyi yapıyor olduğumuzun bilgisinin kaynağı bellektir. Descartes&#8217;e dönersek, şüphe eden ben&#8217;e dair bilginin kaynağı(şüphe etmese de böyle olacaktı) bellektir. Başlığa dönersek:</p>
<p>&#8220;Hatırlıyorum, öyleyse varım!&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meme-dini.com/anlam/bellek-ve-varolus-hatirliyorum-oyleyse-varim/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Antropontoloji ve Felsefe&#8217;de kavram</title>
		<link>http://www.meme-dini.com/anlam/antropontoloji-ve-felsefede-kavram</link>
		<comments>http://www.meme-dini.com/anlam/antropontoloji-ve-felsefede-kavram#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 11 Apr 2009 01:59:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meme-Dini</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Anlam]]></category>

		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[antropontoloji]]></category>

		<category><![CDATA[aristoteles]]></category>

		<category><![CDATA[arkhe]]></category>

		<category><![CDATA[bağlam]]></category>

		<category><![CDATA[deleuze]]></category>

		<category><![CDATA[derrida]]></category>

		<category><![CDATA[descartes]]></category>

		<category><![CDATA[differance]]></category>

		<category><![CDATA[felsefe]]></category>

		<category><![CDATA[fenomenoloji]]></category>

		<category><![CDATA[guattari]]></category>

		<category><![CDATA[heidegger]]></category>

		<category><![CDATA[husserl]]></category>

		<category><![CDATA[kavram]]></category>

		<category><![CDATA[türk felsefesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meme-dini.com/?p=102</guid>
		<description><![CDATA[Bundan önceki yazımda kısaca değindiğim ve olası farklı açılımlarını incelemeyi vaadettiğim antropontoloji kavramı üzerine yorumlarıma bu denemede de devam edeceğim.
Ancak öncelikle değinmek istediğim bir başka konu var. Felsefede kavram üretmek.
Deleuze ve Guattari&#8216;nin birlikte kaleme aldıkları &#8220;felsefe nedir&#8221; adlı metinde, yeni kavramlar üretmek ve bunları birbirleriyle ilişkilendirmek, felsefenin ne&#8217;liği sorunsalını açımlarken asli konu olarak ele alınır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bundan önceki yazımda kısaca değindiğim ve olası farklı açılımlarını incelemeyi vaadettiğim antropontoloji kavramı üzerine yorumlarıma bu denemede de devam edeceğim.</p>
<p>Ancak öncelikle değinmek istediğim bir başka konu var. Felsefede kavram üretmek.</p>
<p><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Gilles_Deleuze" target="_blank">Deleuze</a> ve <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/F%C3%A9lix_Guattari" target="_blank">Guattari</a>&#8216;nin birlikte kaleme aldıkları &#8220;felsefe nedir&#8221; adlı metinde, yeni kavramlar üretmek ve bunları birbirleriyle ilişkilendirmek, felsefenin ne&#8217;liği sorunsalını açımlarken asli konu olarak ele alınır. Yine aynı metinde kavram üretmek  &#8220;sanat&#8221; kavramı çerçevesinde değerlendirilir. Bu açıdan felsefe bir nevi &#8220;kavram üretme&#8221; sanatıdır.</p>
<p>Bu görüşe koşut bir felsefe tarihi okuması da karşımıza filozof-kavram çiftleri çıkaracaktır. Örneğin; Descartes - <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Cogito_ergo_sum" target="_blank">Cogito</a>, Platon - Idea vs&#8230;</p>
<p>Filozofun ürettiği kavram kimi zaman gündelik hayattan devşirilirken, kimi zamansa tamamen yeniden yaratılır. İlkine örnek olarak, Aristoteles&#8217;in kullandığı &#8220;arkhe&#8221; kavramını, ikincisi içinse Derrida&#8217;nın &#8220;différance&#8221; kavramını örnekleyebiliriz. Arkhe aslen halk arasında gemi omurgası anlamına gelirken, Aristoteles tarafından, öncüllerinin fikirlerini açıklamak amacıyla, şeylerin ilk ilkesi (eşzamanlı ve artzamanlı olarak) anlamında kullanılmıştır. <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=differance" target="_blank">Différance</a> kavramıysa difference üzerinden üretilmiş tamamen yeni bir kavramdır.</p>
<p>Kavram üretmek ve onu temellendirip tanımlamak, üretilen kavramın anlam uzayını tüketmez. Zira burada komşuluklar dediğimiz bir başka süreç devreye girer. Bir başka alandan devşirilen ya da doğrudan türetilen kavramın, devşirildiği alandaki ya da türetildiği kavramdaki anlam uzamıdır komşuluklardan kastedilen. Kavram yeniden üretilirken yeni bir bağlam ve yeni komşuluklar kazansa da eskilerini yitirmez. Etimolojisiyle anlamsal bağını koparmaz. Belki aslen yapılan sadece anlam uzayını genişletmektir. Temelini eski komşulukların oluşturduğu yeni bir bağlam.</p>
<p>Asıl konumuzun bağlamını oturturken değinmek istediğim bir diğer şey de, kavram üretmenin gerekliliği.  Aslında Deleuze ve Guattari&#8217;nin tanımını baz aldığımızda bu gereklilik felsefenin tanımı gereği, gerek ve yeter sebep haline gelir. Kavram ürtmek felsefece düşünmek için gerekli ve yeterlidir. Tabi küçük görünen büyük bir farkla; Kavram üretmek ve kavram uydurmak arasındaki fark.</p>
<p>Yeni bir kavram üretmek-türetmek ya da devşirmek, öncelikle yeni bir perspektif kazandırıp yeni bir paradigma yaratmak iddiasını örtük olarak içinde taşır. Yeni kavram, yeni komşuluklarıyla zihinsel süreçlerimizi daha bakir bir alana taşımaya adaydır. Küçük bir vurgu değişimi bile büyük farklar yaratabilecktir. Örneğin, Descartes&#8217;tan önce Augustinus, İbn&#8217;i Sina, ya da sofistler başta olmak üzere pek çok filozof, öznenin belirleyiciliği üzerine düşünceler üretmiş, ancak bunu bir gelenek haline getiren ve felsefenin konusunu, temel ilgisini kaydıran Descartes olmuştur. Bunun ürettiği kavramların sağladığı yeni açılımlarla gerçekleştiğini yadsımak mümkün değildir.</p>
<p>Kendimizden daha üst bir varlık alanından hakikatleri temaşa ettiğimiz varsayımına dayanmadıkça, tüm düşüncelerimizin bir biçimde zihnimizce türetildiğini ve dilin imkanı çerçevesinde biçimlendiğini kabul etmek durumundayız. Burada, bellek, çağrışım, algı ve bağlam gibi mekanizmalar ana süreçleri inşa eder. Konuyu çok dağıtmadan, bunları şimdilik kabul ettiğimizi varsayarsak, düşünce süreçlerimizin az ya da çok mekanik unsurlar içerdiğini farketmek-farzetmek zor olmaz. Bu bağlamda yeni kavramlar, bu mekanize süreçleri de bağlamsal yönlendirmelere tabi tutarak, yeni ve özgün düşünceler yaratacaklardır.</p>
<p>Yukarıda değindiklerimizden hareketle, özellikle Türkiye&#8217;de bir felsefe geleneğinin oturabilmesi ve bize özgü düşüncelerin felsefe tarihinde yer bulabilmesi için bizim felsefecilerimizin ürettikleri kavramlar ve bunlarla düşünmek çok önemlidir.</p>
<p>Bundan önceki yazımda, Antropontoloji kavramının, komşulukları ve tanımı itibariyle tanıdık olduğu ancak kavramın yeni olduğundan bahsetmiştim. İnsan-varlık bilgisi ya da Antropontoloji kavramı, insanın kavrayışını, diğer bir deyişle, insanın varlığa ve varolanlara dair kavrayışını temel alır. Burada vurgu, kendi bölünmezliği içerisinde insanadır(Anthropos). Belki ilk tanımı ya da açımlanışı itibariyle bize Husser&#8217;in Fenomenolojisini ya da kimi yönlerden Heidegger&#8217;i hatırlatsa da, vurgusunu ya da ağırlık noktasını değiştirmesi, bir başka bilime analojik yakınlıklar içermesi bakımından muhakkak yeni açılımlara gebe olacaktır. Bunu zaman içerisinde göreceğiz. Özgün olmaktan çekinmediği ve birikimlerini sadece aktarmak değil, üretmek için de kullanmaktan sakınmadığı için Betül Çotuksöken ve onun gibi nice felsefecimize de buradan teşekkürü borç bilirim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meme-dini.com/anlam/antropontoloji-ve-felsefede-kavram/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Antropontoloji</title>
		<link>http://www.meme-dini.com/anlam/antropontoloji</link>
		<comments>http://www.meme-dini.com/anlam/antropontoloji#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Apr 2009 21:25:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meme-Dini</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Anlam]]></category>

		<category><![CDATA[haber]]></category>

		<category><![CDATA[antropontoloji]]></category>

		<category><![CDATA[felsefe]]></category>

		<category><![CDATA[heidegger]]></category>

		<category><![CDATA[kant]]></category>

		<category><![CDATA[ontoloji]]></category>

		<category><![CDATA[türk felsefesi]]></category>

		<category><![CDATA[varlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meme-dini.com/?p=96</guid>
		<description><![CDATA[Uzun zamandır felsefe adına bir şey yapmadığımı farkedip geçtiğimiz hafta sonu bunu kırmaya karar verdim. Verdiğim bu karar, doğru mecrasını Maltepe üniversitesinin düzenlediği felsefe konuşmaları adlı etkinliğin 9.&#8217;sunda bularak, beni cumartesi sabahı Maltepe Üniversitesi Dragos kampüsüne sürükledi. Etkinliğin ana konusu bu yıl &#8220;ontoloji&#8221; olarak belirlenmiş. Konunun 9 haftalık bir süreçte Maltepe Üniversitesi&#8217;nin akademik kadrosunda da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Uzun zamandır felsefe adına bir şey yapmadığımı farkedip geçtiğimiz hafta sonu bunu kırmaya karar verdim. Verdiğim bu karar, doğru mecrasını Maltepe üniversitesinin düzenlediği felsefe konuşmaları adlı etkinliğin 9.&#8217;sunda bularak, beni cumartesi sabahı Maltepe Üniversitesi Dragos kampüsüne sürükledi. Etkinliğin ana konusu bu yıl &#8220;ontoloji&#8221; olarak belirlenmiş. Konunun 9 haftalık bir süreçte Maltepe Üniversitesi&#8217;nin akademik kadrosunda da görevli değerli alademisyenlerce yapılacak sunumlarla inceleneceği hoş bir <a href="http://www.maltepe.edu.tr/haberler/haberler.asp?id=1964">etkinlik</a> söz konusu.</p>
<p>İlk Haftanın konuşmacısı, pek çok çalışmasından da yakınen tanıdığımız Profesör <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=bet%C3%BCl+%C3%A7otuks%C3%B6ken" target="_blank">Betül Çotuksöken</a>&#8216;di. Her zamanki etkileyici ve pedogojik üslubuyla, varlık felsefesinde yeni bir açılım sağlayacağını düşündüğü &#8220;<a href="http://www.google.com.tr/search?hl=tr&amp;q=antropontoloji&amp;btnG=Ara&amp;meta=" target="_blank">antropontoloji</a>&#8221; kavramını da içeren bir sunum gerçekleştirdi.</p>
<p>Antropontoloji kavramı Çotuksöken&#8217;in kendi deyişiyle &#8220;Antropoloji ve Ontoloji kavramlarının bir kelime oyunuyla birleştirilmesi&#8221; sonucu yaratılmış. Kavramın arka planı ve komşulukları, pek çok tanıdık öğe içeriyor ancak kavram yeni, hatta sunumun ertesinde google&#8217;da yaptığım aramada, her şeyi bilen yeniçağ bilgesinin bile cahili olduğu bir kavramla karşı karşıya olduğumu anladım. (şimdi arama yapanlar Çotuksöken&#8217;in konuyla ilgili bir metniyle karşılaşabilir)</p>
<p>Çotuksöken işe varolanların varlık düzlemlerini ayrımlandırarak başlıyor. &#8220;dilde varolan&#8221;, &#8220;düşüncede varolan&#8221;, ve &#8220;dış dünyada varolan&#8221; olarak üçlü bir ayrım çıkıyor ortaya. Burada hemen dikkati çeken, bu ayrımlandırmanın iki ayağının insanı ya da özneyi varsayması. Zira dil ve düşünce özne olmadan üzerine çok da fazla konuşamayacağımız iki kavram.</p>
<p>Nicolai Hartmann ve Takiyyeddin Mengüşoğlu isimleri de sunumda sıkça geçiyor. Ben burada Heidegger&#8217;i de anmadan geçemeyeceğim. Zira Çotuksöken&#8217;in bu kavramı kurarken geçirdiği süreçte, en azından sunum açısından önemli bir yer tutan &#8220;felsefi söylem&#8221; adlı çalışmasında ortaya attığı varolanın varlığının dil-dışı belirsizliği durumu bize Heiddeger&#8217;den de hayli tanıdık geliyor. Biraz daha edebi bir üslupla ve Heidegger&#8217;in deyişiyle varolanın öksüzlüğü diyeceğimiz bu durum, özneye ya da insana bağlı bir ontolojiyi meşrulaştıran ana argümanlardan.</p>
<p>Şöyleşi de gelen sorulardan biri de, antropontoloji kavramının bir özne-merkezciliğe ya da solipsizme yol açıp açmayacağı konusuydu. Çotuksöken bu soruyu Kant&#8217;ı alıntılayarak yanıtladı. Bildiğimiz gibi Kant&#8217;da varolanın varlığıyla ilgilenmez. Numen kavramının kanatları altında onun insan-dışı varlığını stabilize eder, ancak insan tarafından bilinemez kılar. İnsanın ilgi alanına giren burada fnomenlerdir. Varolanın varlığının bilgisi insanda fenomenler üzerinden tezahür eder. İnsan sadece uzam ve zaman gibi kategorilerle yoğurulmuş fenomenleri bilebilir. Ötesi transandentaldir. Aslında bu noktada bir şeye aklım takılıyor. Tırnak içinde tu kaka diye itelenen solipsizmden kaçınmak için yapılan bu dilsel manevra aslında çok da bir şey söylemiyor. Evet, varolanın varlığı doğrudan özneye bağlanmıyor, ancak özne dışında bu varlığın bilgisine ulaşacak bir yol da tanımlanmıyor. O halde varolanın kendi özne-dışı varlığı umursanmazken ya da konu-dışı bırakılırken aslında yok sayılabilecek bir hale de geliyor. En azından bu konu asli önemini yitiriyor.</p>
<p>Gelelim Antropontolojiye. Bu kavram kendi ifadesinin de bize muştuladığı gibi, antropolojik bir ontoloji yöntemi ortaya koyuyor. Hartmann&#8217;ın dile getirdiği, &#8220;insanın bölünemezliği&#8221; ilkesinden hareketle insanı bir bütün olarak ele alıp varlığın ondaki bilgisini ilgi alanına sokuyor. Bu yönüyle asıl ilgi alanı dildeki ve düşüncedeki varolanlar gibi duruyor. Zira dil/düşünce/özne-dışı varolan Kant&#8217;ın Numen&#8217;i gibi insan bilgisinin ötesinde kalıyor. Bu konuyu ileride daha detaylı irdelemek üzere şimdilik kenara bırakalım ve söyleşide üzerine uzunca tartışılan konulardan biri olan sanal varolanlar&#8217;a kısaca değinelim.</p>
<p>Çotuksöken yeni bir varoluş biçimi olarak sanal varolanlar&#8217;ı ortaya koyuyor. Özellikle uzam ve zaman farklılığıyla diğer varoluş tarzlarından ayırdedebildiğimiz bu varolanlar, içinde yaşadığımız dönemde ve sonrasında sıklıkça tartışılacak yeni bir varlık alanını oluşturuyorlar.  Bu konuda pekçok çağdaş düşünürün yanısıra özellikle Baudrillard&#8217;ın çalışmaları dikkatle incelmeye değer. Ancak günden güne bilim-kurgu olmaktan çıkıp hayatımızın daha çok içine giren bu entiteler her geçen gün daha yoğun bir ilgiyi özellikle de akademik bir ilgiyi hakeder hale geliyorlar.</p>
<p>Önümüzdeki haftasonu söyleşiyi izlemeye gideceğim yeniden. Bu kez Sevgi İyi&#8217;nin öz&#8217;le ilgili bir sunumu var. Bu konuyu da yeniden irdeleyecek olmakla birlikte sizleri önümüzdeki haftadan da habersiz bırakmayacağım. Muhakkak ilginç şeyler çıkacaktır. Bu tip etkinliklerin, akademi içi ve dışı felsefecilerin kucaklaştığı ortamların daha sıklaşması dileklerimi de buradan kamuya iletmek isterim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meme-dini.com/anlam/antropontoloji/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Pembeydi gölgesi yalnızlığın</title>
		<link>http://www.meme-dini.com/edebiyat/pembeydi-golgesi-yalnizligin</link>
		<comments>http://www.meme-dini.com/edebiyat/pembeydi-golgesi-yalnizligin#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Mar 2009 10:13:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meme-Dini</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[deneme]]></category>

		<category><![CDATA[öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meme-dini.com/?p=32</guid>
		<description><![CDATA[Tekrarlandıkça anlamını yitirilen kelimeler vardır, içleri, kokuşmuş ağızların salyalarıyla doldukça ince kıvrımlarını yitiren, çirkef bulamacı suların ayaklarını kemirdiği toprak gibi içine çöküveren kelimeler. İsa anlamını çarmıha gerilerek buldu, ya bir kelime? Zihnimin çarmıhında kendi çaresizliğiyle hançerlenip kutsal bedeni tutkularımın leşyiyenlerince dişlenen kelimelerden biri öz deliliğimin çıplak ve kanlı etine dokundu. Yapışkan ve kaygan kızıllık arsızca [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tekrarlandıkça anlamını yitirilen kelimeler vardır, içleri, kokuşmuş ağızların salyalarıyla doldukça ince kıvrımlarını yitiren, çirkef bulamacı suların ayaklarını kemirdiği toprak gibi içine çöküveren kelimeler. İsa anlamını çarmıha gerilerek buldu, ya bir kelime? Zihnimin çarmıhında kendi çaresizliğiyle hançerlenip kutsal bedeni tutkularımın leşyiyenlerince dişlenen kelimelerden biri öz deliliğimin çıplak ve kanlı etine dokundu. Yapışkan ve kaygan kızıllık arsızca titredi önce. kıvamlı şerbetleri kucaklayan pembe bir dil gibi uzandı sonra ileri. Lokmasını sağdan sola geçirdi, büyüttükçe büyüttü. Köklerinden kopardı onu. Kelimem havada asılı kaldı. Bir el matkabı gibi önce kendi içini sonra tüm geçmişimi döne döne oydu. Bir kelime, dilimde isyan başlattı. Yandaşlarını da kendi özgürlüğüne özendirip onların da içini boşalttı&#8230; Ve ben şimdi, kelimelerimi nereye bağlayacağım. Bir kelime, peşine tüm inandıklarımı katıp, evrenin kıyısından aşağı yuvarlandı&#8230;</p>
<p>Adların yokluğuna bir kez alışınca, işaret ettiklerinden de tiksinir oluyor insan. Bir adsız varolamayan her şeye lanet olsun.</p>
<p>Şişman bir kadının kasıklarında, pörsüyüp gevşemiş derisinin altındaki büklüm büklüm yağlarca kuşatılmış, adeta boğulmuş küçük, kutsal, kanatlı pembe gibi insan. Kutsal yalnızlığı etdeşlerinin biraradalığının kütlesiyle kuşatılmış.</p>
<p>Mutlak bir yalnızlık ve tanrısal bir delilik, bu ikisi ana bir kardeştirler. Gerçekten tanrısal olanın babası olmaz. Mutlak ve efendisiz birdoğurganlığın ürünüdür o. Kendini doğurtur. Karanlığı, izbeyi ve nemi sever. Kendi dışkısında yuvarlanmayı sever. Yapışkan alacakaranlıkların pezevengi, esritici buhurları sever. Düşleri ve masalları sever. Ötekinin olmadığı yerde aklın dizginleri deliliğin farelerince kemirilir.</p>
<p>Geçmişim, &#8220;ben&#8221;imin, anılarımın ve kelimelerimin teminatını yitirdim. Yaşamım hükümsüzdür!</p>
<p>Not( bu not yalnızca akıllı insanların görebileceği piksellere iliştirilmiştir) :</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meme-dini.com/edebiyat/pembeydi-golgesi-yalnizligin/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Gözbebeği ve yalanlar</title>
		<link>http://www.meme-dini.com/makale/gozbebegi-ve-yalanlar</link>
		<comments>http://www.meme-dini.com/makale/gozbebegi-ve-yalanlar#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Feb 2009 09:42:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meme-Dini</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<category><![CDATA[bilgelik]]></category>

		<category><![CDATA[felsefe]]></category>

		<category><![CDATA[gerçek]]></category>

		<category><![CDATA[hakikat]]></category>

		<category><![CDATA[ilkel]]></category>

		<category><![CDATA[öz]]></category>

		<category><![CDATA[sanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meme-dini.com/?p=27</guid>
		<description><![CDATA[Yeni bir yüzle ve artık kendi evinde yayınlanan bu küresel ağ oyuncağında sizlerle eski yazılarımı paylaşmayı sürdüreceğim, fırsat buldukça yeni metinler üretmeye de devam edeceğim elbet. Bu geceyse bir başka ruh haliyle oturuyorum klavyenin başında. Bir dostumun isteği ve önerisiyle, oldukça köhne hatta artık neredeyse klişe olmuş bir kavram üzerine yazmaya karar vermiştim. Öyle bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yeni bir yüzle ve artık kendi evinde yayınlanan bu küresel ağ oyuncağında sizlerle eski yazılarımı paylaşmayı sürdüreceğim, fırsat buldukça yeni metinler üretmeye de devam edeceğim elbet. Bu geceyse bir başka ruh haliyle oturuyorum klavyenin başında. Bir dostumun isteği ve önerisiyle, oldukça köhne hatta artık neredeyse klişe olmuş bir kavram üzerine yazmaya karar vermiştim. Öyle bir kavram ki bu, klişeliği yarattığı en doğrusal anlam uzayına bile taban tabana zıt düşecek bir ruh haline sokuyor insanı. Onu yeniden okuma çabasını bir tarafa bırakın,tek nefeste ezberden üzerine binlerce kelime yazıp söyleyebileceğim bir kavram Bu da açıkça ortaya koyuyor ki, üzerine çok da düşünmediğim, düşünülenin köhneliğini kabullenmekle yetindiğim bir kavram. Bilgelikten bahsediyorum ve bu bahse girmeden önce böylesi bir itirafı da oldukça faydalı buluyorum. Zira bu itiraf, bilgelik kavramı ve komşulukları çevresinde dönen klişelerin akıntısına kapılıp yolumu doğrudanlaştırdıkça,<strong>Sokrates</strong>in demonu gibi ensemde boza pişirsin istiyorum. Şimdi belki bir yeniden keşif ya da yeniden okuma için derin bir soluk ve yeni bir paragraf…</p>
<p>Bilgelik, genellikle belli türden bir bilginin sahibi ya da izleyicisi olmak ama çok zaman da aslında ulaşılmaz olan bu türden bilginin peşinde olmak olarak anlaşılagelmiştir. Hatta bilgeliği sağlayacak bilginin peşindelik ve onu sevmek, az sonra bu yazının yayında olacağı kategorinin adının da yaratıcısı olmuştur, yani felsefenin. Malumunuz felsefe de bilgelik-hikmet sevgisi demek..(philo-sophia) Peşinde olunan bu bilgi, diğer bilgi türlerinden farklı olarak, hakikat diye isimlendirilmiş, değişmez bilgi, değişmez olanın, ezeli ve ebedi olanın bilgisidir. Görüngüler dünyasının sürekli değişen ve aldatıcı sanılarının gerisinde yatan değişmez <strong>ilke</strong>lerin ve <strong>öz</strong>ün bilgisi.</p>
<p>Bu kısa metinde böylesi bir bilginin imkanı, bilinebilirliğinin imkanı, aktarılabilirliğinin imkanı gibi konuları ilgi alanımdan uzak tutacağım. Bunun ilk sebebi, çekindiğim klişelerin çoğunun bu çatallı yollarda pusuya yatmış olması, diğeriyse yerimin zamanımın darlığı. Yine, bir yaşama biçimi olarak bilgelik efsanesinden de bahsetmeyeceğim. Bu konuda hepimizin zihninde oldukça sğlam imgeler mevcut, bir çırpıda bir bilge prototipi tanımlayamayacak olanımız yoktur sanırım.</p>
<p>Kurgulayacağım şey daha çok bilgeliğe dair bir başka imkanın düşünülmesi olacak. Tür olarak, bilgi nesnesiyle aramıza giren, bir kısmı bizden bir kısmı doğadan kaynaklanan dolayımları aşmanın bir imkanı. Bilginin değerini artıran niteliklerden biri de onun doğrudanlığıdır. Burada bilginin değerinden kastımın onun doğruluk değeri olduğu sanılmasın, ancak şimdilik sadece bunu belirtip geçeceğim. Değer konusu daha tatminkar bir açıklamayı ilerleyen satırlarda kendiliğinden bulacaktır. Doğrudanlıktan kastettiğim-yine bunun mümkün olup olmadığını dışarda tutarak- bilginin nesneden özneye doğru, hiçbir dolayım ve aracı olmaksızın akışıdır. Her aracının bu bilgiyi bir çarpıtmaya uğratacağını gönül rahatlığıyla varsayabiliriz. Duyular, dil ve başkaları bu çarpıtıcıların en bilindikleridir. Burada yatan örtük ve sinsi bir varsayıma dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu çarpıtıcıların dışında bir bilgilenme yöntemini varsaymak, aynı zamanda şeylerin, uzamsal, kavramsal ve anlatısal içeriklerinin dışında da bir tür bilgilerinin olduğunu varsaymak demektir. Herhangi bir şeyin, tadı, kokusu, adı, sesi hatta tanımı dışında da bir bilgisi olduğuna inanmak demektir. Şeyi şey yapan her ne ise onun bilgisi… Ancak bu konuyla ilgilenmeyeceğimizi belirtmiştik, o yüzden diğer kriterimize dönelim. Yani çarpıtıcılardan uzak bilgilenen insana. Öncelikle bu çarpıtıcıların en büyüğünü ele alalım, yani dili. Dilin çarpıtıcıların en büyüğü olduğu savımı daha önce bir başka makalemde detaylandırdığımdan burada buna değinmeyeceğim. Dili ele almadan doğrudan <strong>dil-dışı deneyim alanı</strong>na gireceğim. <strong>Prometheus ve isa</strong> başlıklı metinde değindiğimiz gibi hepimiz dil-dışı bir dönem ve süreçten geçiyoruz. Bebeklik… Henüz ben ve öteki kavramlarının dahi gelişmediği, insanlığın altın çağıyla özdeş, en büyük ana tanrıçayla bir bütün olunduğu dönemler.</p>
<p>Tüm mitlerde insanlar tanrılarla birarada oldukları, şeylerin bilgisine doğrudan sahip oldukları bir altın çağ yaşamışlardır. Ardından şölen biter ve insan cennetten kovularak, dolayımın doğasını oluşturduğu dünyaya atılır. Artık tanrılarla sadece bir kısım şanslı insanlar ve deliler biradadır. Bilgiye sadece onlar doğrudan ulaşabilir. İnsan saflığını yütürmiştir, çamura ve kana bulanmıştır. Bitimsiz bir çile, koşulsuz bir inanmışlık ve seçilmiş olmak ancak onu hakikate eriştirebilir. Zaman içerisinde sekülerleşen çile kavramı yerini çabaya, inanmışlık ahlaka bırakmıştır. Ancak bu durumda da hala bilgelik ve hakikat kavramlarına dair tüm motifleri bu hikayede bulabiliriz. Amaç hala değişmez bilgiyi bulabilmektir. En bilinemezci bile bilinemezliğin değişmezliğinde diretir. Ancak her an değişim içinde olan görüngülere bu değişmezliği atfedebilmenin tek yolu onları dil içine hapsedip, dondurup, genelleyip kavramlaştırmaktır ve az evvel de değindiğimiz gibi bu, aslında bizi dolayımsız bilgiden en çok uzaklaştıran şeydir.</p>
<p>İlgimizi dil-dışı deneyim alanı diye nitelendirdiğimiz bebeklik çağına çevirip, yeni bilgelik tanımımızın ilk motiflerini keşfe çıkalım. Öncelikle &#8220;ben&#8221; ve &#8220;öteki&#8221; kavramlarının henzü oluşmadığı, içine doğduğu ortamla neredeyse &#8220;bir&#8221;, edimsiz bir &#8220;tabula rasa&#8221; fikriyle karşı karşıyayız. Pek çok mitolojide, tekil olan tanrının &#8220;ben&#8221; deyişi, kendinin farkına varışı ilk bölünmeyi ve engellenemez yaratma sürecini başlatır. Yine doğu türünden bilgeliklerin tümü, yukarıda özelliklerini saydığımız bebeklik çağına dönmek için pek çok yöntem geliştirmişlerdir.(örn. meditasyon) Sonrasında insan yavrusunun sonsuz merakı ve keşfetme süreci başlar, tüm değişkenliğiyle dünyayı, her &#8220;şeyi&#8221; her nesneyi, her seferinde yeniden ve ilk kez deneyimleyerek. Onun için tek bir nesnenin bile sürekliliği söz konusu değildir. Önünden alıp ardınıza sakladığınız oyuncak puf olmuştur. Görmüyorsa yoktur, ellerinizin arasında varlığını sürdürmez. Çünkü henüz onu ölümsüz kılacak, soyutlayacak tutarlı bir adı yoktur. Her şey salt imgedir. Kavramlara hapsolmamış imgeler…</p>
<p>Tüm bu bilgilenme ediminin bir diğer özelliği, burada bilginin doğruluk değerinden söz etmenin mümkün olmayışıdır. Sözkonusu olan, keşifler, hayaller , oyunlar ve imgelerdir. Şeylere, ezberden değil, klişelerden uzak bir biçimde doğrudan yaklaşmaktadır dil-dışı alanın küçük ve doğal ustası. Altın çağın insanları, onların torunları şamanlar, ve günümüzdeki mirasçıları sanatçılar gibi.</p>
<p>Kimilerine bir sözlü anlatı üzerine oturup düşünmektense, onu bir ezgiyle mırıldanıp ayaklarını yere vura vura dans etmek daha bilgilendirici gelir, zira bu onu anlatının yaşandığı ruh haline evriltir. Kökenlerine döndürür. Kimileriyse bir metni yazanından tamamen bağımsız olarak, kendi yaşam dizgesi içinde, tüm olumladıklarını keşfetmek için okur. Her seferinde yeniden ve yeni bir anlam dizgesiyle. Bir başkası gözlerini kısıp bakar doğaya, renkleri çarpıtır, konturları eritir, sertleştirir. Ezgilerin dizgesini yıkar, çirkinin sırlarını deşer. Bilgeliğin büyüğüne göz dikeniyse, öncüllerinin yarattığı kavramların içini boşaltıp, yenilerini yaratır. Daha çok anlam mühendisliği diye adlandırmayı sevdiğim felsefe de aslen bir sanattır. O, bir analiz olmanın ötesinde kavram yaratma sanatıdır. Her felsefeci, kendi eseri olan, devşirdiği ya da yarattığı kavramlarla bilinir.</p>
<p>Artık ortaya koyduklarımıza aykırı olsa da belki küçük bir tanımla-ma-ma cüretini gösterebiliriz. Bilgelik, sınırlarını sadece öznenin belirlediği bir yaratma cüretinin adıdır. Burada yine bir başka yerde yazdığım bir metni alıntılayarak yazımı sonlandırmak istiyorum:</p>
<p>&#8220;<em>alaycı kuşları diğer kuşlardan çaldıkları sesleri taklit ederler. art arda birleştirip düzenleyerek, bitimsiz bir senfoni içerisinde sunarlar ve bunu yaparken yaşama dair hiçbir kaygıları yoktur. alaycı kuşları doğanın en büyük sanatçılarıdır.</em></p>
<p>Sanatçı gözü, gerçeği olduğundan farklı algılar ve eserinde bize bunu dayatır. eriyen konturlar, olmayan renkler, evrenle arasındaki sınırları yitirmiş figürler, tersyüz olarak içindeki duygu çorbasını kusan tenler… sanatçı, gerçekliği yeniden düzenler. O, numenle arasındaki dolayımı çok zaman yitirerek fenomenleri aşar. bilim adamı gibi, şeyi her ne ise o olarak görmek derdinde değildir. şeylerle umarsızca oynar. sanatçının gözbebeği, lunapark aynaları gibidir. oraya baktığınızda göreceğiniz şey, o sizi nasıl görmek istiyorsa odur. sanatçının gözbebeği bir düş kapanıdır. ruhunuzu ve düşlerinizi çalmaya çalışır.</p>
<p>Deliler gerçeği olduğundan farklı algılar ve bunu yaşamlarında bize dayatmaya çalışır…&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meme-dini.com/makale/gozbebegi-ve-yalanlar/feed</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Gözümün Kıyısı</title>
		<link>http://www.meme-dini.com/edebiyat/gozumun-kiyisi</link>
		<comments>http://www.meme-dini.com/edebiyat/gozumun-kiyisi#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Feb 2009 10:29:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Meme-Dini</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.meme-dini.com/?p=43</guid>
		<description><![CDATA[O ve ben başbaşa kalmıştık. Bir de 108 milyon yıl önce, kendi cazibesiyle özkıyıma uğramış bir yıldızın mirasçısı karadeliğin, ışığı yutan gözlerinden evren dikizliyordu bizi. Karadeliklerle karadullar arasındaki ortak noktaya takıldı bir an aklım. Gözlerim yuvalarında, gözkapaklarımın içindeki &#8220;encyclopedia britannica&#8221;yı taramak için şöyle bir turladı.
&#8220;Kadın&#8220;- daha ileride olmalı, alfabe öyle diyor.
&#8220;Kazık&#8220;- offf, çok gittim.
&#8220;Kaput&#8220;- birkaç [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>O ve ben başbaşa kalmıştık. Bir de 108 milyon yıl önce, kendi cazibesiyle özkıyıma uğramış bir yıldızın mirasçısı karadeliğin, ışığı yutan gözlerinden evren dikizliyordu bizi. Karadeliklerle karadullar arasındaki ortak noktaya takıldı bir an aklım. Gözlerim yuvalarında, gözkapaklarımın içindeki &#8220;encyclopedia britannica&#8221;yı taramak için şöyle bir turladı.</p>
<p>&#8220;<strong>Kadın</strong>&#8220;- daha ileride olmalı, alfabe öyle diyor.</p>
<p>&#8220;<strong>Kazık</strong>&#8220;- offf, çok gittim.</p>
<p>&#8220;<strong>Kaput</strong>&#8220;- birkaç sayfa daha&#8230;</p>
<p>&#8220;<strong>Kasık</strong>&#8220;- ahh! Yine kaçırdım.</p>
<p>Dikkatimi toplayabilmek için, kaygan ve yumuşak yorganlarıyla örttüm gözlerimin üzerini. Ilık bir nem perdesi ve içinde yıldızlar uçuşan, kızıl bir karanlık yorganın altına sızabilmek için yarıştılar. Nem ve karanlık fotofiniş&#8230; Vaktim olsaydı, sonucu öğrenmek için beklerdim ya o ve ben başbaşaydık ve sessizlik, &#8220;kıtaya bir demir perde gibi&#8221; inmek üzereydi.</p>
<p>Sessizlik&#8230; Sesin olmayışı; yokluğa bir atıf. Omzuma dokundu. İçerledim. Dışarıdan dokundu, bana dokundu. Artık içimde olmayışına, bendeki yokluğuna bir atıf. Fotofiniş sonucu: Nem, buhar farkıyla kazandı. Öylesine sevindi ki bu haksız galibiyete, taşkınlıklarından dolayı, bazı damlaları dışarı atmak zorunda kaldım. Gururla yanaklarımdan süzüldüler. Yerçekimi olmasaydı, uçmak ya da akmak konusunda bir seçim yapabilirdi, muhtemelen ışığı ve göğü seçerdi, sevinçten uçuyordu ne de olsa. Çenemden üzerine eğildiğim masaya serbest düşüşünü tamamlayınca, buharlaşıp havaya karıştı yine. Doğa adildir.</p>
<p>Cevaplanmamış çok soru var.</p>
<p><strong>Karadelik ve karadul arasındaki ortak nokta nedir?</strong></p>
<p><strong>Tercih hakkı olsaydı gözyaşı akmayı mı seçerdi, uçmayı mı?</strong></p>
<p><strong>Sensizlik çığlık atar mı?</strong></p>
<p>O, ben, omzumda elinin bıraktığı sıcaklık, sandalyesinin ağırlığından kurtulurken çıkardığı gıcırtı, hızlı yürüyüşüne ayak uydurmak için nefes nefese kalmış ayak sesleri, kapının az evvel çarpıldığı menteşesi içinde, fizik kurallarına gönül vermiş titreyişi, uzaklaşan kokusu, Yo Yo&#8217;nun Taango yorumunun havaya yaydığı titreşimler&#8230; başbaşa kalmıştık. Yapacak çok iş vardı. Gözlerimi açtım. Işık, bir karıncayiyenin dili gibi, umarsızca retinamı yokladı. O an, gözlerimi her yumduğumda gördüğüm yıldızların, ışık toplayıp renk ören karıncalar olduğunu anladım. Çubuk ve konilerime yapışmış son birkaç görüntüyü de yutmuştu karıncayiyen. Artık yıldız görmeyecektim.</p>
<p>Gidişini hiç görmedim. Gözlerim açık olsaydı, sadece uzaklaşan görüntüsü kalırdı zihnimde. Yaşadıklarımızı içinde saklayan memeye bir baş olurdu gidişi. Özledikçe emerdim. Üzerine yorum yapar, sonuçlar çıkartırdım. Oysa, görmediğim gidişi, limbik sistemimden vurdu beni. Ardında savaş çığlıkları, ayin tamtamları, kan kokusu, sessizlik ve dokunuşlardan kurulu, gözlerimi yumdukça hücum eden bir ordu bıraktı. Günde yaklaşık 24.000 saldırı. Bir de uyumak için çabaladığım dört beş saate sığdırılan meydan savaşları&#8230; Gittiğini görmeyi reddedişim yüzünden, o ve ben, sonsuza dek başbaşa kaldık.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.meme-dini.com/edebiyat/gozumun-kiyisi/feed</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>
