Su-1
boşlukta yüzüyordu… yüzmek değil, çabasızca süzülüyordu. keyifli bir uyuşukluk sarmıştı heryanını, eciş bücüş bedeninden sıyrılmış gibiydi. ağırlıksızdı. neşeli br yunus, ardında yıldız tozları bırakarak hızla geçti yanından. ilk kez görüyordu böylesini, oysa buradaki tüm yunusları tanırdı, hepsi arkadaşıydı. sarıldığı taşla boşlukta döne döne ilerleyen pembe karınlı bir mürekkep balığı gördü ardından. kapkara boşluğu denizyıldızları taçlandırmışdı sarışın adaşları yerine. ve şimdi tüm yaratıklar etrafını çevreliyordu, keyifli uyuşukluk bir felçlinin acziyetine bırakmıştı yerini, binlerce, milyonlarca küçük dokunuş, varoluşsal bir linç eylemine dönüşüyordu. koltukaltında kör bir bıçağın dişlerini hisetti. neredeyse kesilen etin sesini bile duyuyordu, kendini kuşatmış, kollara yüzgeçlere, dikenlere rağmen o acıyı açıkça ayırdedebiliyordu. sonunda boğazında düğümlenen çığlığı hoyratça savurdu dışarı…
göğüs kafesinde dev bir timpanı çalınıyor gibiydi. yaratıklar kaybolmuştu ancak hala bedenini saran bir şeyler vardı ve koltukaltında kesif bir acı. evindeydi, mavinin göbeğinde. yukarı doğru çekildiğini hissetti. dirseklerinden aşağısı olmayan kollarını kullanarak dibe inmek istediyse de başaramadı, anımsamaya başlamıştı. dün geceden beri bedenini kuşatan bu ağlardan, bu kafesten kurtulmaya çalışıyordu, çabalarken bayılmış olmalıydı. Şimdiyse cellatları onu yüzeye doğru çekiyordu. bedenini sarmalamış olan iplerin kestiği koltukaltından bir kan bulutu yükseliyordu yukarı, onunla yarışırcasına. yüzeye doğru baktı. çaresizliğini kabullenmişti artık, bilmediği bir dilde zafer çığlıkları titreştiriyordu dalgaları, ve o dalgalar arasından yuvarlak yüzlü güneş gülümsüyordu ona. gittikçe yaklaşıyordu yüzeye ve güneşe. yaklaştıkça bir yüz belirginleşti sarı çanağın dalgalarla sevişen kıvrımlarında. onun yüzü, keşke şimdi yanında olsaydı, belki kurtarırdı onu. son bir kez adını söylemek istedi, bilmemesine rağmen. kelimelere yni doğmuş bir bebek kadar uzak olmasına rağmen. yüzü adıydı işte, yüzünü fısıldadı bir kaç kere…
memed…
“lanet olsun!” diye tısladı, düştüğü yerden kalkmaya çalışırken. koltuk değneklerinden destek alarak yeniden doğruldu, yetişmeliydi, sahile vaktinde ulaşmalıydı. ne yapacağını kestiremiyordu ya, hiçbir şey yapamasa da orada olmalıydı. bu küçük adada her haber çabucak yayılırdı. tıpkı deniz cadısının sonunda yakalandığı haberinin yaşadığı mağaraya kanat çırparak gelmesi gibi. “deniz cadısı” diye acı acı gülümsedi, olmayan bacaklarına inat dörtnala koşarken. sahile yığılı kana susamış kalabalığı görüyordu artık. “su” yu çekiyorlardı yukarı. yıllarca görmezden geldikleri günahlarını yoketmek istercesine hırs ve hevesle çekiyorlardı. buradan bile görebiliyordu gözlerindeki korkuyu ve ruhlarındaki inancı. kimsenin birbirine itiraf edemediği sırları duyabiliyordu. koşmaya devam etti, bir yandan da duaya.