resim yok
Caravaggio

Archive for Aralık, 2009

Pornografi ve Uygarlığın çöküşü - Yetimhane

Çarşamba, Aralık 16th, 2009

İnsanlık tarihinin en acayip evlatları arasında yerimizi çoktan ayırttık. Bunun ötesi yazın tarihinde, ütopyalar ve distopyalar başlığı altında çoktan öngörülmüştü ancak içinde olduğumuz duruma düşeceğimizi kimse kestiremedi. Rahmetli Marx bile… Her şey kitabına uygun gidiyordu oysa; devrimler, manifestolar, ideolojiler, kuşaklar, medeniyetler çatışması, tarihin sonu, uygarlığın çöküşü, makinelerin krallığı… Sonra birden…

Hep merak etmişimdir; katı, totaliter bir o kadar da faşist rejimlerin çöküşünden sonra olanların nedenini. Doğrudur, bu rejimlerin örgütlü teşkilatları, güçlü yeraltı organizasyonları için zemin hazırlayacaklardır. Ekonomik olarak  çöküş kaçınılmazdır, zira rejim ve sistem yıkılmıştır. Bunlar kestirilebilir. Ama Porno? Oh no!

Yüksek ahlaklı idealist Alman gençliği, ilerici ve eşitlikçi Sovyet yoldaşları, onurlu ve soylu Japon oğulları ideolojileri çöker çökmez önce porno ve bununla bağlantılı olarak fuhuş sektörüne pompalanmışlardır. İşte bu benim için kestirilemez. Ha, bir Sibel Kekilli bin Helga’ya bedeldir o ayrı. Kültürel bir kıskançlığım yok yani. Neredeyse 18. yy’dan 20. yy’a dek felsefeye, özellikle de kıta felsefesine damgasını vurmuş Alman gençler ne olmuştur da namütenahi pompa yolunu seçmişlerdir.  İşte bu konu, benim için hala sırrını koruyor.

İşin garibi, porno sektörü günümüzde dağıtıcısı için hala karlı olmakla birlikte, üreticisine doğrudan para kazandırma rolünü neredeyse kaybetmek üzeredir. Gönüllü pornograflar, şekilli pornografilerle gönlümüzü eğlemektedirler. Amatör(amateur)  ruh, almış başını yürümüştür.

Bu fenomeni dejenerasyon diye adlandırıp kestirip atma taraftarı değilim. Ulusal kimlik sorunu haline getirmeye de çok sıcak bakmıyorum açıkçası. (cermenler ve caporlar uç insanlardır vs.) O yüzden analizimi bir başka yöne kaydıracağım.

Son 100 yıldır filozofların dillerinden düşürmediği “tarihin sonu” denilen şey nedir? Bu kavramın ortaya çıkışı aslında bir başka kavramla da yakından bağlantılıdır. Kriz kavramı… Şimdiki anlamında ve yoğun kullanımının ilk kez yine bir Alman olan Heidegger’de sıklıkla rastlandığı bu kavramın izlerini aslında çok daha gerilerde bulmak mümkün. Hatta çok da zorlanmadan takibimizi modernizmin babası sayılan Descartes’a dek sürdürebiliriz.

İki sorumuz var şu an. Özelde batı uygarlığı genelde dünya nasıl bir krizin içindedir? Dscartes ve ardılları ne yapmışlardır da böyle bir krize neden olmuşlardır. Aslında ikinci sorumuz çok doğru konumlanabilmiş bir soru değil. Zira kendi çağlarında bile yeterince tanımamamış bir filozoflar grubunun bir şeyler söyleyip ya da yazıp bir uygarlık krizine yol açmış olduuklarını, en azından bunun tek saiklerinin onlar olduğunu düşünmek saflık olacaktır. Belki şunu söylemek daha doğru: Descartes ve ardılları bir kriz olasılığının ya da krizin, okuru, yorumcusu, tanığı ve çocuklarıydılar. Bu açıklamadan sonra analizimize ilk sorumuzdan başlayabiliriz.

Yakın zamana kadar bizim de kafamızda “dark age-karanlık çağ” diye yer etmiş olan Avrupa orta çağının aslında pek de öyle olmadığı, hatta Avrupanın neredeyse en entelektüel zamanları olduğu artık açıktan konuşulabilmektedir. En ince detaylara dair boğucu Skolastik tartışmalar Avrupanın dilini-dillerini öz-aydınlanması için bilemiştir.  Nice Zweiglar harcamış olan Panavrupa idealinin de o zamanlar olabilecek en makul “birlikle” sağlandığını görürüz. Katolik birliği… Arap-Türk İslam medeniyetiyle çevrelenip sınırlanmış Avrupa Katolik Birliği, birlik kelimesinin anlamını da yansıtırcasına, kapalı bir kutu, bir aile gibidir.  Arada kardeşler birbirlerinin kıçlarını tekmelese de hepsi babanın koruması ve gözetimi altındaydı. Uluslararası iktidarın temsilcisi kiliselerdi. Bunları yazarken aklımın bir köşesinde de Thomas Moore var. Bu ütopyacının reform mücadeleleri esnasında katolik kilisesi yanında yer aldığını öğrendiğimde hayli şaşırmıştım. Ya da özgürlük fikrini gerek kişisel düzeyde gerek bir hümanist olarak insanlık adına savunmayı asla elden bırakmayan Rotterdamlı Erasmus’un açık bir biçimde reform yanlısı olarak kendini göstermeyişi şaşırtmıştı beni. Ancak sonradan düşününce, Avrupanın dikenüstü birliğinin korunmasından başka bir şeyi gözetmediklerini anlamıştım. Katolik kilisesi olası Avrupa Birliğinin tek teminatıydı.

Freud, kahramanın asıl işlevinin Babayı yenmek olduğunu söyler. Şayet tam olarak böyle dememişse bunu benim sözüm olarak tarihe not düşünüz. Yazının devamında Avrupanın baba katlinin sonuçlarına ve Avrupanın kahraman oluşunun bedelini dünyanın nasıl ödediğini inceleme devam edeceğiz.


Devamını okumak için tıklayınız...

Felsefecinin gündüz düşleri

Salı, Aralık 15th, 2009

Yüzleşme ve yabancılaşma…
Ele alacağım konu bağlamında iki kardeş kavramdır bunlar. Aslında biraz da burada daha önce sıklıkla dile getirilmiş bulunan bir serzenişin, şikayetin ya da özeleştirinin de olası yanıtlarından en bilinenidir. Neden felsefeyle ilgilen/e-miyoruz? Neden bunca heyecanla başlayan iyi niyetli çaba kendi yarınını ilgisizlikle cezalandırıyor?
Bu soruların içerdiği gizil anlam, felsefeyi biliyor olduğumuzdur. Felsefeyle ilgilenmek dediğimizde aklımıza gelen bir dizi, pamuk helva imgenin tam da felsefeyle ilgilenmek deyimini karşıladığına inanmak demektir. Belki de burada akademi boyunca 4 yıl ense kökümüzü bırakmamış olan “felsefe nedir?” sorusunu bir başka kılıkla yineliyor olacağım. Ancak bu kılık kesinlikle günün modasına uygun, hatta biraz baştan çıkarıcı biraz da çıplak olacak.

Felsefe dediğimizde aklımıza gelen ilk şey düşünmektir. Şimdilik ilgi alanıma girmediği için, bahsettiğim düşünme ediminin soru sormak/yanıt vermek, eyleme geçmek gibi detaylarına girmeyeceğim. “Nasıl bir düşünmek” ya da “düşünmek/düşünüyor olmak nedir” giibi soruların ve bunlara bağlı varsayımların üzerini örtüp yoluma devam edeceğim. Bu düşünme ediminin sonundaysa-burada bir sıçrama ve genelleme yaptığımı kabul ediyorum- düşünüleni ifade etmek gelir. Bunun da en kaba tabirle iki biçimi vardır. Söz ve metin. İnsanın kendini ifadesinin, bildirişimin iki temel yoludur bunlar. Ancak aralarında pek çok farktan bir tanesi, felsefeyle ilgilenmek, felsefeci olmak adına asal önem taşır.

Düşünme eyleminin ve sözün bir ortaklığı vardır. İkisi de “şimdi ve burada” özneyi içerir. Bu da içerilen özneyi dayatılan anlamın teminatı haline getirir. Kullandığım başlık da bir anlamda bunu ifade etmek amaçlıdır. Yazıya dökülmemiş her düşünce, felsefecinin gündüz düşleri nispetindedir. Eksiltilidir. Anlamı asla varolmayacağı bir sonraya ertelenmiştir. monolog ya da diyalog biçiminde olsa bile büklümleri dilin kendiliğindenliğinden uzaktır. En önemlisi de, gerçek bir yüzleşmeyi içermez.

Oysa metin, her ne kadar bir yazarı olsa da, onun dışında kendi öznesini yaratır. Zira anlamı dayatan “şimdi ve burada” metne eşlik etmez. Bir bakıma o da anlamını kendi varolduğu uzamlara sonsuzca erteleyen metnin bir yorumcusudur. Olası yorumlarından en meşrusu bile diyemeyeceğimiz türden bir yorumcu hem de. Yazar, artık yabancısı olduğu, kendine ait olmayan bir metinde kendi gündüz düşleriyle yüzleşmektedir. Aynı zamanda kendi yorumlarından yazım anında askıda kalanı itibariyle kendi felsefesiyle de yüzleşmektedir.

Bir felsefeci, yazmak zorundadır. Felsefe metinle yapılır. Felsefe metinle girilen bir hesaplaşma deneyimidir. Biraz daha ileri gidersek belki de bir okuma biçimidir. Bu kuma kavramının içine yazma edimini de dahil ediyorum. Yazmak çok zaman bir yeniden okumaktır.

Yazmaya başladığımızda, Türk felsefesi de kendini yetiştirmeye ve yeşertmeye başlayacaktır.


Devamını okumak için tıklayınız...

Mary and Max - Asperger Sendromu - Psikiyatrinin zorbalığı

Pazartesi, Aralık 14th, 2009

Önce mağaralar vardı, karanlık ılık ve nemli sığınaklar. Rahim kadar karanlık, nemli ve ılıktılar. Sonra Platon geldi ve mağaranın dışına davet etti bizi. Sonrasıysa malum. Göksel babalar, melekler, şehirler, kalabalıklar, gürültü, beton, çelik, mikrop, oğuzlar, uygurlar, peçenekler…

Ruhbilimciler ilkel korkularımıza ya da davranış bozukluklarımıza yaklaşırken, onların günümüz toplumundaki güvenli durumumuza pek de uymayan daha tekinsiz bir dönemdeki atalarımızdan ödünç alınmış oldukları ya da aksine içinde yaşadığımız şehir ve toplumların karmaşıklığına karşı naif tinlerimizin doğal tepkileri oldukları yönündeki perspektiflerle konuyu ele alma eğilimindedirler. Bu perspektife göre, ilkel atanın “savaş ya da kaç” taktiği yaşadığımız kültürün karmaşık iletişim ağları için fazla basit görünmektedir. İşte bu basitlik ve karmaşıklık arasındaki uyumlanma sorunu ya da diyalektik sahip olduğumuz ruhbilimsel gerilime yol açar. Bu durumda en başta modern toplum içinde yaşamayı ve doğru davranmayı öğrenmek gerekir. Diğer bir deyişle normal olmak gerekir. Zira modern toplumun ve kültürün varlığını teminat altına alan ya da meşruiyetini sağlayan şey normlardır, yasalardır, moral ilkelerdir.

Bu şehrin sakinleri olarak, pek azını tanıdığımız 15 milyona yakın insanla pek çok alanı ortak paylaşıyoruz. Başka bir söyleyişle 15 milyon yabancıyla omuz omuzayız. Onca kötücül olaya, suça vs.ye rağmen güvende olduğumuz illüzyonuyla kalabalık caddeleri ense kökümüzde yabancılarla arşınlıyoruz. Aklımızın bir köşesinde bu yabancılardan herhangi birinin bir anda dönüp yumruğunu o ense köküne indirebileceği fikri olsa muhtemelen adımlarımız şimdiki kadar kendinden emin olamazdı. İşte normlar ya da normallik derken kastettiğim şey, bu uç eylemlerden başlayıp, karşımızdakinin gözlerine uzun süre bakmamak, konuşurken küfretmemek, yerlere çöp atmamak gibi daha sakin alanlara dek uzanan bir yelpazede konumlanır. Peki tüm bunların konumuz ya da başlığımızla ilgisi nedir?

Asperger sendromu ya da isimlendirilmiş diğer psikiyatrik anomaliler, bir biçimde sahiplerinin bu normlara uyamadığını, onları anlamlandıramadığını ya da öğrenemediğini de ifade eder. Paragrafın başındaki linke tıklayıp asperger sendromunun semptomlarını okuyun. Bir kısmını kendinizde de bulacağınızdan eminim. Hatta bulduğunuz şeyler belki bazılarınızı endişeye de düşürebilecektir. Bu noktada ölçü, sözü geçen semptomların yaşam kalitenizi ne kadar düşürdüğü olacaktır muhtemelen. Sizi yaşayamaz hale getiriyorsa ya da davranışlarınızın birinci elden sorumluluğunu almanızı engelliyorsa, endişelerinizde haklı da olabilirsiniz. Aslına bakarsanız böyle değilse de çok rahatlamayın, zira bu tip sendromlarda ana etkiler farklı yaşlarda ya da farklı olayların tetiklemesiyle ya da travmalarla da ortaya çıkabiliyor. Burada farketmemiz gereken nokta, bunların sıradan ve “doğal” insan davranışlarının uç noktalara sürüklenmiş halleri oluşudur, daha radikal bir deyişle de toplumla iletişimimiz boyutunda oluşudur. En sivri psikotizm örneklerinde dahi, toplumu varsaymadan “deliliği”, ne davranışsal ne  içsel boyutta, tanılayamayız.

Bir de adlandırma sorunsalı var tabi. Eskilerin deyişiyle ” ad varlığın özünü taşır” - ki bu durumda varoluşun da kendisidir. Nevrozlarla ilgili iki şey söyleyebiliriz. Ya tamamen modern çağın ürünüdürler, ya da ismini öğrendiğimizden beri nevrotik olma hevesimiz de arttı. Bir bakıma her ikisi de doğrudur. Nevroz bir modernizm çilesidir, zira özellikle sanayi devriminden sonra şehirlerimiz “savaş ya da kaç” taktiğinin uygulanmasını yasaklayan savaş alanlarına döndü, doğrudur hevesimiz de arttı, zira adı konan tespit edilebilir hale gelir. Bir kısım dışavurumu bir isimle tanıladığınız anda o dışavurumlardan herhangi biri diğerlerini tetiklemeye başlar. Yeni isim ve işaret ettiği durum meşrulaşır. Bu açıdan nevroz insanların varlığını kabullenip kendilerinde aradıkları bir şey haline gelmiştir.

Yukarıda andıklarımızın bir de tedavi boyutu var, örneğin psikanaliz. Freud bu kavramla bir taraftan ciddi tepki alırken, diğer taraftan da büyük klinik başarılar kaydetmiştir. Bu başarıların ardında yatan temel neden, tekniğin mükemmelliğinden ziyade sürpriz saldırı etkisi olmuştur. Artık psikanalistin, psikoterapistin, psikiyatristin vs. divanındaki hasta bir taraftan danışma sürecine tabi olurken diğer taraftan da bunu kurgulamakta, üst-katmansal bir yaşantı olarak yeniden deneyimlemektedir. Çünkü artık süreç aşikardır. Danışan kendisine adını bildiği bir tanı, isim, etiket istemektedir. Bunu alınca da mutlu olmakta, durumu istatistikleşerek meşru hale gelmektedir. Yaşamanın zor olduğu bu toplumda yaşamamak için geçerli nedenleri vardır artık. Üstelik bunlar tüm tıp, bilim, hukuk, aile, kültür camiasının dahası tüm islam aleminin kabul edeceği nedenlerdir.

Psikiyatrist, normal bir yaşamın temsilcisi olarak aslında devasa bir iktidar imgesidir de. Bilgi iktidarin en büyük gücüdür ve danişman sözde buna sahiptir. Danışanın kişiliğinin sırlarına. Onu normale dönüştürecek sihire ve büyüye. Zaten o aslında ilk gençliğinden beri bunu istemektedir. Psikoloji ya da psikiyatri okumak istemiştir çünkü bu sihre sahip olarak o da içinde olduğu yaşamın kendisine dayattığı iletişimsel zorluklardan büyüyle sıyrılmak ister. Şimdi kendi meşru ve normatif konumundan, kendisiyle aynı acıdan kurtulmak isteyen danışanına sihrinden bir parmak sunmaktadır. Normal olanın temsilcisi olmak onun söylemlerini, bilgiçliğini ve yaklaşımlarını meşrulaştırır. (normalin temsilcisi ve bilgiçlik kavramları ilkelden ve disiplinin ilkeleri gereği reddedilebilir görünse de, bu yazının boyutunu aşacak bir tartışmayla meşrulaşacaktır)

“olduğum şeyden memnunum ve değişmek istemiyorum”

Max, “olduğum şeyden memnunum ve değişmek istemiyorum” diyor filmde. Mary and Max, pek çok yönden övgüye layık, üstelik oldukça da keyifli bir seyirlik. Hepinize tavsiye ederim, filme ulaşamayanlara yardımcı da olabilirim. Yukarıda yazdıklarımı da bu film vesilesiyle yeniden düşünme imkanı buldum. Bir kez daha,tanılanmış vakaların toplumla yaşadıkları, sözde hastalıklarından daha meşru gerilimlerinde nasıl davranılması gerektiğine dair fikirlerimi gözden geçirme imkanı buldum. Bir kez daha, ellerinde “doğru ve konforlu bir yaşamın sırrıyla” dolaştığını sananları lanetlemektense onlara acımak gerektiğini hatırladım. Bir kez daha onlardan biri olduğumu anımsadım. !0 dk.lık bir duyarlılık krizinden sonraysa, her ne idiysem o olmaya geri döndüm, zira ben de “olduğum-u sandığım- şeyden memnunum ve değişmek istemiyorum”.


Devamını okumak için tıklayınız...
felsefe dükkanı
Arka plan resmi :
Tasarım: Meme-Dini